Oktay Esgin
Psikolojik gerilim kitaplarının filminin çekilmesi belki biraz riskli olabilir, çünkü okurun hayal ettiği ile yönetmenin hayal ettiği bambaşka olabilir. Ancak okuduktan ve filmini de izledikten sonra Roland Topor’un bir başyapıt olan romanı ‘Kiracı’ (1964) (Orijinal adı:Le Locataire chimérique) ve aynı adlı ‘The Tenant/Le locataire/Kiracı’ filminin mükemmel şekilde benzer anlatımları içerdiğini görüyoruz. Roman Polanski kitaptan ancak on yıl sonra 1976’dakitabı sanki kendisi yazmış gibi mükemmel bir filmle taçlandırıyor. Filmin aynı zamanda başrol oyuncusu olan Roman Polanski’nin oyunculuk performansının ve ünlü yönetmenin kitabı nasıl uyarladığının görülmesi için filmi izlemeyenlere özellikle tavsiye ederim. Filmdeki buhran dolu apartman atmosferinin, sekansların kitapla neredeyse aynı ilerlediğini belirterek önce ünlü yazar Roland Topor ve kitabından bahsedelim. Aynı zamanda illüstratör, karikatürist, çizgi roman sanatçısı, ressam, oyun yazarı, şair, film ve TV yazarı, film yapımcısı ve aktör olan Polonya kökenli Fransız yazar Roland Topor, (1938-1997) sürreal yaklaşımlarıyla dikkat çeken çok yönlü usta bir sanatçı olarak bilinmektedir. Ailesi, Varşova’dan gelen Yahudi mültecilerdi, Topor hayatının ilk yıllarını Nazilerden kaçmakla geçirdi.
KİRACI, Yazan: Roland Topor, 174 sayfa
Norgunk Yayıncılık, Çeviren: Deniz Yetkin
Trelkovsky, Paris’te arkadaşının bahsettiği kiralık ev için gittiği apartmanda ilk iş olarak kapıcı kadını ikna eder, kadın isteksizce evi gezdirir ve ona muzaffer bir edayla önceki kiracının intihar ettiğini söyler; kadının atladığı hâlâ kırık camlarıyla duran çatıyı gösterir. Evi kiraya vermeye gönülsüz gözüken ev sahibini ise tasarruf ettiği birikimini öne sürerek ikna eder. Her şey yolunda gitmiştir ancak intihar eden o kadın aklına takılmıştır bir kere ve kadını yattığı hastanede ziyaretine gider. Baştan ayağa sarılı halde yatan Simone Choule ile konuşmayı denediği anda gelen öteki ziyaretçi Stella ile tanışır, kendisini onu teselli etmek zorunda hissetmiştir ve bu tanışmadaki duygusal atmosfer aralarında tuhaf bir ilişkiyi de başlatır. Trelkovksky’nin arkadaşları onun yeni evini kutlamak için apansız ziyarete gelirler ve ancak bu ziyareti gürültülü bir partiye dönüştürürler. İşte tam o sırada Trelkovsky’nin umutlu başlayan yeni hayatının kapının şiddetle çalınmasıyla zehirleniverdiğini görürüz. Ev sahibi Mösyö Zy gürültü için gelmiştir, onu arkadaşlarının içinde şiddetle paylar ve tehditler ederek dairesine çıkar. Durumu görmezden gelmeyi seçen arkadaşları ise ev sahibinin ardından türlü esprilerle adamla dalga geçerek gürültünün dozunu daha da arttırır. Trelkovsky, onlara paltolarını uzatarak gitmelerini istemek zorunda kalır. O geceden sonra Trelkovsky ve komşuları arasında esrarengiz durumlar, tuhaflıklar birbirini izler. Apartman merdivenlerine daha birkaç dakika önce düşürdüğü çöp kırıntıları anında yok olmuştur, taşınalı daha birkaç gün olmuşken evine hırsız girmiş; ev sahibi ise bu işe asla polisi karıştırmaması gerektiğini belirterek üstü örtülü bir tehditte bulunmuş üstelik evde terliklerle yürümesi gerektiğini salık vermiştir. Artık en ufak bir seste komşuları onun dairesine doğru vurmaktadır. Bazı geceler kapısına vurulur, açmaya gittiğinde hiç kimse yoktur. Bir başka komşuyu tahliye etmek için uğraşan işgüzar bir kadın imza için ona da gelir ancak kadını reddetmesinin ardından bu gereksiz kahramanlığının cezasını çekeceğini pek de aklına getirmek istemez. Ancak bir gece suçlamaya maruz kalan kadın onun ki dışında bütün merdivenlere ve kapı önlerine paspaslarına dışkısını bırakmıştır. Kadın, durumu ona gururla anlatıp gidince Trelkovsky telaşlanır, çünkü kadın değil yine kendisi suçlanacaktır; çözüm olarak dışkıdan bir parça alıp kendi kapısının önüne de bırakır ki suçlanmasın. Avluda herkes tarafından kullanılan ortak tuvalette insanların neden uzun süre kıpırdamadan dikelip beklediğini düşünür, bir dürbün alıp olanları anlamak için uzun uzun izler, önceki kiracı Cholule’dan kalan eşyalar arasında kadını hastane ziyaretinde dikkatinden kaçmayan ağzında olmayan köpek dişlerini, duvardaki bir delikte pamuğa sarılmış olarak bulur. Karanlıkta saatlerce horultunun hangi komşusundan geldiğine kulak kesilir, Choule’’a ait mektup yığınını, makyaj malzemelerini ve öteki tüm eşyalarını keşfetmeye başlar ve umutla taşındığı bu korkunç apartman ve Kafkaesk suçluluk duygusu onu esir alıp hasta edecektir. Bana kalırsa bu psikolojik gerilim hikayesinin kendisinden başka Topor’un, Trelkovsky’nin hastalık dönemini anlattığı şu sayfalar muhteşem bir edebiyat ziyafetidir.
“Işığı kapattı. Oda bir gergin lastik gibi bırakılmışçasına yeniden Trelkovsky’nin üstüne çöktü. Bir lahit misali onu sarmalıyordu, göğsünü sıkıştırıyor, başına bastırıyor, ensesini eziyordu.”…
“Adeta sanki su baskınına uğradıktan sonra buza dönüşmüş gibiydi. Eşya arasındaki boşluk aniden bir buzdağı kadar elle tutulur hale gelmişti. Trelkovsky’nin kendisi de bu nesnelerden biriydi. Yeniden hapsolmuştu. Artık evinin içinde değil, boşluğun içinde. Bir yanılsamayı ortadan kaldırmak için kıpırdamayı denedi. Başaramadı.”
Ateşli hastalığıyla başlayan paranoyalar iyileşse bile belki de hiç bitmeyecektir. Onu tepkisizce ve gizlice sürekli izleyen, onu yavaş yavaş Simone Choule’e dönüştürmeye çalışan komşularından artık nefret etmekte, duvardan taşan başlarını kazıyıp koparmak için dev bir jiletle onlara doğru koşmayı arzulamaktadır. Artık robdöşambr giymesinin sebebi onlardır, onun geçmişini çalmışlardır, uyuyor olmasından istifade ederek yüzüne de makyaj yapmışlardır.
“Kendisine bu kadar içerlemeleri için nasıl bir suç işlemiş olmalıydı ki? Belki de örümceğin ağına yakalanan sineğin işlediği suçun aynısını? Bina bir tuzaktı ve tuzak işe yarıyordu”….. “Affedilmeyen tam da Trelkovsky olmasıydı, bu yüzden kendisinden nefret ediliyordu ve bunun için cezalandırılmaktaydı.”
Herkesin ona kasıtlı zulmü devam etmektedir. Komşuları geçelim, arkadaşları bile zorbalık yapmaktadır hatta bir kahve olsun içmek için gittiği evin karşısındaki kafedekiler bile… Kafe’ye ne zaman gitse Fransa’nın o yıllardaki bizdeki ‘Birinci’ sigarasının muadili sayılabilecek filtresiz Mavi Gauloise (Bir zamanlar tütünü Türkiye’den giden) ister; ama onlar “Önceki kiracı Gitanes içerdi.” diyerek ona Gitanes, kahve yerine ise kakao verirler. Asılsız bir başka gürültülü gece için polise ihbar edilmiştir, karakola gidip ifade vermesi istenmiştir. Komiser gürültü azarından sonra, isminden dolayı onu Rus olmakla itham eder, neyse ki gürültü için bir işlem yapmaz ama “Bir zıpçıktının düzeni bozmasına müsamaha gösteremem” diyerek kapı dışarı eder. Köpek dişi olmayan Choule olduğunu sandığı sanrılar devam eder ve bir uyanır ki Choule gibi dişi yoktur her yer kan içindedir ya diş, dişi nerededir? O pencereden ya o ne zaman atlayacaktır? Ona göre komşuları planlı şekilde onu Choule’a dönüştürmekte kararlıdır, aynı onun gibi pencereden atlamasını beklemektedir:
“Bu tuzak ne zamandan beri devredeydi? Dönüşüme uğratılmış kiracıların listesinin uzunluğu ne kadardı? Hepsi de Simone Choule’ün akıbetini mi yeğlemişlerdi? Yoksa vefat eden kiracıların yerine geçmekle mi görevlendirilmişlerdi? Bu da onların üreme yolu muydu? Dünya dışı yaratıklar, mutantlar mıydılar, yoksa düpedüz katiller mi? Trelkovsky eski kiracıyı canlandırdı hayalinde, sargılar içinde, kocaman açılmış ağzıyla.”
Klostrofobinin derinlerinde tüyler ürpertici tam bir Kafkaesk bu kitabın şaşırtıcı finalini okurlara bırakıyor ve Roman Polanski’nin kitaptan uyarladığı az bilinen filminden de bahsetmek istiyorum.
KİRACI/THE TENANT (1976) Yönetmen: Roman Polanski
Okuduğumuz bir kitabı sinemada izlemenin hakkını veren Kiracı-The Tenant (1976) adlı filmin başrollerinde Roman Polanski ve İsabelle Adjani yer alıyor. Yahudi bir ailenin çocuğu olan, 1933 Paris doğumlu Roman Polanski yukarıda bahsettiğimiz yazar Roland Topor gibi Nazilerden payını almış, hamile annesini Auschwitz kampında kaybedince kamptan kaçmış, yıllar sonra babasını başka bir kamptan bulup kurtarmış ve oyunculuk deneyimlerine başlamıştır.
Polanski’nin Apartman Üçlemesi olarak bilinen ‘Repulsion’ (Tiksinti-1965) ve ‘Rosemary’nin Bebeği’ (1968) filmlerini takip eden son filmidir. Senaryo zihninizde filmi keyifle izlerken her an bir hayal kırıklığı olur mu endişesine kapılıyorum ancak film kitaptan daha etkili bir ruh hali yaratıyor ve insanın yabancılaşmasını, huzursuzluğunu anlatan psikolojik gerilim türündeki bu film, beyaz perdede belki de çekilen ilk Kafkaesk film olarak değerlendiriliyor. Polanski’nin filmlerinden bu üçlü film ve özellikle Oscar ödüllü ‘The Pianist’ (2003) filmi kendi hayatından fikirler vermektedir bizlere. Rosemary’nin Bebeği filmine tepki duyan satanist tarikat lideri Charles Manson ve çetesi 1969 yılında Polanski’nin evine bir baskın yaparlar. Polanski evde yoktur ancak evde aynı zamanda oyuncu olan doğumuna iki hafta kalmış hamile eşi Sharon Tate arkadaşlarıyla birliktedir. Çete üyeleri Sharon dahil evde bulunan herkesi işkencelerle katleder. Sharon’ın başucunda bulduğu ‘Tess’ romanını da yıllar sonra (1979) filme uyarlayarak eşine ithaf eden Polanski, 1984 tarihli bir biyografisinde eşi Sharon Tate’in ölümünden sonra hiçbir dini inancının kalmadığını, Tate’li yıllarını hayatının en güzel yılları olarak belirtmiştir. Kiracı filmini eşini kaybettikten sonra ABD’den Fransa’ya döndükten sonra çekmiş olduğunu belirterek, herkese iyi okumalar ve iyi seyirler dileyeyim.


