Songül Dolkun

Mutsuzluğu iliklerini hapsetmişken karanlığa, nefesi kırmışken göğüs kafesini, kalemi parçalamışken mutluluğun izlerini, gökyüzünün maviliğini görecek liyakatı kalmamıştı Sylvia’nın. Öyle bir sıkışmışlık ki bu  “ Sırça bir fanusun içinde ölü bir bebek gibi tıkılıp kalan insan için dünyanın kendisi kötü bir rüyadır.” diyor . Hayat çizgisinin yönünü değiştirip talih hamuruyla oynama cesaretinde bulunsa bile varacağı son karanlık oluyor. Nasıl mı?

Gizdöküm şiirin prensesi olarak bilinen Sylvia, ölmeden yalnızca bir ay önce bıraktı bizlere Sırça Fanus’u. Sylvia’nın hayatını bilmek bu kitabı sizler için daha özel kılacaktır. Kendisi ruhsal sorunlarla boğuşmanın yanı sıra herkesin imrendiği yazılarını büyük dikkat ve incelikle okuduğu 20. yüzyıl edebiyatının önemli kadın şairlerindendir. İntiharı kadar eşi tarafından yaşadığı ihanetle de sıkça adından söz ettiren şairimiz yazılarıyla da insanlara ilham olmuştur. Bunun en büyük örneklerinden biri Nilgün Marmara’dır. Her şeye cesareti olan Sylvia bu romanı kendi adıyla çıkaracak cesarete sahip olmadığından takma bir isimle yayınlatır. Tek romanı olan bu kitap aynı zamanda yarı otobiyografi niteliğindedir. 1950’lerde Amerika’da kadın olmanın her yönüne değinmiş ve sonrasında da feminist yönüyle tanınmaya başlamıştır. Yazının her türüne âşık olan Sylvia kelimelerle öyle bir oynuyor ki aslında bu kitabın onun intihar etmeden önceki sessiz çığlığı olduğunu anlıyorsunuz. Bu sessiz çığlıklarının ilk sinyalini kitabın kapağında yer alan bir cümleyle hepimize yansıtmış oluyor aslında. “ Sadece içimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum!” diye başlıyor sözlerine. İlk bakışta sıradan okul anılarını ya da genç kızlık hikâyeleri anlatacağı düşüncesi uyanıyor akıllarda. Sayfalar ilerledikçe ve kendi yaşamıyla özdeşleştirildiğinde işlerin hiç de öyle olmadığını görüyorsunuz.

Kitabın başkarakteri Esther Greenwood bir moda dergisinde çalışmak için Newyork’a geliyor. İlk başlarda Esther karakterini güven içinde, kendi dünyasında ve bir hayli neşeli olarak görüyoruz. Sırça fanusu onu rahatlatmaya yetse de çocukluğunun ağır tramvalarını hâlâ yaşıyor. Sanki Sylvia’nın günlüğünü okuyormuşsunuz hissine kapılıyorsunuz. Karaktere tekrar döndüğümüzde Esther, ilk başlarda hayattan çok zevk almayı seven bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Esther; idealleri olan, yükselmeyi hedefleyen, işlerini ilerletip bir şiir kitabı çıkarmak ya da editör olmak isteyen bir karakter olarak gösteriliyor. Annesinin inançları yüzünden insanları yargılıyor ve seçici davranıyor. Siyahlar ya da beyazlar değil, biriyle yatmışlar ya da yatmamışlar olarak değerlendirmek onun için işleri daha da kolaylaştırıyor. Annesinin baskıları yüzünden bakireliği kutsal bir emanetmiş gibi boynunda taşıyor. Bu kadar yasağın ve baskının içinde tek isteği özgürlük olan Esther, Doreen ile karşılaştıktan sonra hayatı değişmeye başlıyor. Doreen karakteri hayatı hızlı yaşayan, erkek düşkünü bir genç kız olarak çıkıyor karşımıza. Sylvia, Doreen ile arkadaşlığını        ilerlettikten sonra tıpkı onun gibi yaşamaya başlıyor. Partiler, erkekler ve daha nicesi… Kitabın ilerleyen bölümlerinde, Sırça fanusu çatlamaya başlayan Sylvia’nın çok yakın zamanda paramparça olduğuna tanıklık ediyoruz. İşte bu dakikadan sonra onun için karanlık dönem başlamış oluyor. Sürekli gelgitli halleri onu ayrı bir feverana sürüklüyor.

Psikolojik rahatsızlıkları ortaya çıktıktan sonra çok farklı bir Esther çıkıyor karşımıza. “Tıpkı bir hortumun merkezindeki nokta gibi durgun ve bomboş, çevremdeki hayhuyun içinde yuvarlanıp gidiyordum. ” diyen Esther için hiçbir şey kusursuz olmuyor o saatten sonra. Hatta ona uzaktan hoş gelen erkekler bile yakınına girdiğinde midesini bulandırıyor. Hayatta en son istediği şey sonsuz güvenceye ulaşmak ve okların fırladığı yay olmak  olan  Plath’in kaleminden çıkan her dram Esther’i daha da karanlığa çekiyor. Küçüklüğünden beri annesinin onun üzerinde kurmuş olduğu baskı, bunalımlar ve daha nicesi ile karşımıza çıkıyor. Esther için değişmeyen ve asla unutmak istemediği şey ise bir kadının ötekileştirilmeye çalışılmasının karşısında boyun eğmemesi. Bir klinikte tedavi görürken hatta beynine şok verilirken bile bunu savunması, Sylvia’nın alt mesajlarından biri olduğunu hissediyoruz. Evet, Esther’in fanusu belki çatladı belki kırıldı lakin hayattan öğrendikleri ve öğrettikleri okurken sizleri hayrete düşürecek hatta kendinizi sorgulatacak nitelikte. Her şeyden önce dünyayı bir kadın yazar gözünden göreceksiniz. Üstelik bu yazarımız ileri düzeyde manik depresif.

Edebi bir eser olarak görmediği için takma bir adla yayınlattı eserini Sylvia. İntiharının taslağını içinde susmak bilmeyen bir ses ile kitap haline getirdi. İnsanların kendi sırça fanuslarında kapana kısılmış olmalarını konu alsa da gençliğin faydasız özentilerinde kaybolmuş boşa geçen zamandan, aileden ve hatta feminizmden de nasibimizi almamızı istedi. Adeta ilmek ilmek dokuduğu bu eser ile  bizlere  anlatmak istediği şeyler vardı. Sanki alın bir de olaylara benim tarafımdan bakın der gibiydi. Benliğini dünyaya kabul ettirmiş olsa bile ruhunu bedenine asla kabul ettiremedi. Rutubetli evinin kapısını araladığında yazabiliyordu ancak. Tükenmez dediğimiz kalemler tükendi elinde.  Sonra ne mi oldu?  Kısacık hayatına sığdırdığı bu romanı yayınladıktan bir ay sonra çocuklarının odasına çıktı. Onlara kurabiye ve süt götürdü. Kapılarını koli bandı ile güzelce bantladı. Sakin bir şekilde fırını boşalttı. Gazı sonuna kadar açıp kafasını içeri soktu. Oracıkta kıydı canına. Sonunda aradığı huzuru bulmuştu. Karanlık. İşte tam Sylvia’lık bir hareketti bu. Sylvia erkek kardeşine yazdığı bir mektupta, “Bu kitap Amerika’da asla basılmamalı,” demişti. Zaten Sırça Fanus adı da Sylvia’nın bizlere anlattıklarını anıştırır nitelikte; anlayışlı bir okurun çıkarması gereken anlam da budur …”

Share.
Leave A Reply

Exit mobile version