Küfür çoğu zaman yalnızca bir öfke ifadesi değil, Pierre Bourdieu’nün deyimiyle meşru dil tekeline karşı geliştirilen bir karşı dildir. Bir siyasetçinin cep telefonundan çıkan birkaç küfürlü mesajın edebiyat tarihiyle ne ilgisi olabilir?

Muhalefet partilerinden birinin ilçe belediye başkanı hakkındaki yolsuzluk iddialarının ardından başka bir partiye geçme haberleri üstüne sinirine hâkim olamayan parti başkanının gönderdiği telefon mesajları, geçtiğimiz ay sosyal medyada en çok tartışılan konulardandı. Sonuç olarak; mesajların ifşasıyla oluşan kamuoyu baskısı nedeniyle ilçe belediye başkanının diğer partiye geçişi askıya alındı. Tam da bol kafir-küfürlü ‘Başka Türlü Sevenler’ projesi için jargon çalışırken patlayan bu skandal: Ne denli girift olursa olsun bir metinde, tüm fikri basitçe özetleyen ve günlük hayatta adaba mugayir bulunarak sessize alınan kelimelerden oluşan cümlelerin gücünü bir kez daha göstermesi açısından önemliydi. Muhalefet partisi başkanının kullandığı o sert ve doğrudan üslup, aslında sadece bugünün siyasi iklimine ait bir patlama değildi. Yüzyıllardır süregelen edebi ve toplumsal bir başkaldırı geleneğinin modern yansımasıydı.  Nef’i’nin “Sen ki bir nâdân-ı hod-bîn ü bed-gûhersin” (Sen kendini beğenmiş, cevheri bozuk bir cahilsin) deyişindeki keskinlik, Muhalefet partisi başkanının mesajlarındaki tavizsiz üslupla akrabalık taşıyordu. Nef’i dili yüzünden idam edilmiş olsa da hakaretin doğru zihinlerce ifade edildiğinde bir sanata dönüşebileceğinin kanıtı olarak tarihe geçmişti.  Muhalefet partisi başkanının yığma mesajları da Nef’i ekolünün modern zamanlardaki devamıydı.

Bedenin Büyütülerek Düzenin Küçültüldüğü İmalar Çağı

Edebi eserlerde bu tarz kelimelerin kullanımında özellikle toplumsal eleştiri bağlamında isyan ve başkaldırı metinlerinde gerçekçilik vurgusunun ana etken olduğunu görüyoruz. Zira sokak dilinin doğru kullanımının karakter inşası üstünde önemli rolü var. Kendinden uzak dünyalara veya konuşulması ayıp sayılan duygulara metin aracılığı ile yelken açan okuyucuda şok etkisi yaratmaları açısından getirdikleri özgün derinlik ayrıca önemli.

Cinsel imalar içeren iç gıdıklayıcı ıslak kelimeler gibi sunturlu küfür, argo ve sokak dilinin en yalın haliyle yer aldığı 20. yy ve sonrası eserlere geçmeden önce, bu temaların kapalı çağrışımlar eşliğinde ilk görüldüğü 14. yüzyıldan itibaren edebi dile yansıma sürecine bakarsak direkt söylem yerine, dönemin ahlak anlayışına uygun olarak ima yönteminin kullanıldığı görürüz. Küfür bugünkü anlamıyla ortada değildir ama beden vardır. Açlık, oburluk, cinsel çağrışımlar, rahiplerin düşkünlüğü… Küfür henüz kelimeye dönüşmemiştir. Sahneye grotesk beden olarak çıkar. Çünkü dönemin ahlak anlayışında bu kullanımlar dahi küfür gibi algılanır. İnsan bedeninin normal sınırlarını aşan, abartılı, çirkin veya tuhaf yönleri üzerinden yapılan grotesk beden yalnızca müstehcen bir mizah değildir. O, yukarıdaki iktidarın aşağıya çekilmesidir. Kralların ciddiyetini, dinin kutsallığını ve aristokrasinin steril estetiğini parçalayarak insan bedenini tekrar dünyanın merkezine yerleştirir.

Rahipler ve genç âşıklar üzerinden açık cinsel imalar ve komik yatak sahneleriyle Decameron ve karakterlerin aşırı yemesi, işeme ve dışkı sahnelerinin bolca anlatıldığı (François Rabelais) Gargantua gibi kitaplarda müstehcenlik, beden fonksiyonlarına yapılan abartılı cinsel göndermeler ve “Çok yediği için kendini koca bir kaka yığını içinde buldu…”, “Ve işiyordu, işiyordu, tam saraydaki çeşmeler gibi.” tarzında dışkılama mizahı sıkça karşımıza çıkar. Beden büyütülerek düzen küçültülür. Aşağı beden, yüksek ahlâkın karşısına konur. Küfür edilmez. Ancak iktidar sembolik olarak aşağı çekilir. Aşağı beden, (toprağı, karnı, cinselliği) temsil eder. Bu da sınıfsal olarak halkın bedenidir.

Shakespeare döneminde de küfür veya cinsellik içeren kelimeler doğrudan kullanılmaz. “Karın, göbek, osuruk, popo, kıç -belly, fart, arse” gibi kelimeler grotesk mizah ve komik etki yaratmak amacıyla hemen hemen aynı yöntemlerle kullanılır. Mizah, kelime oyununda saklıdır. Küfür henüz aristokratik bir maskeye sahiptir.

17-18. yy Fransa’sına baktığımızda Molière’in Tartuffe ve Hastalık Hastası adlı oyunlarında da benzer bir yaklaşım izlenir.

Battalname’den, Karagöz ve Hacıvat’a:

Osmanlı Edebiyatında Grotesk & Cinsel Mizah

  1. yy Osmanlı/Türk Edebiyatında da Grotesk & cinsel mizah; Battalname, Danişmendname gibi destanlarda yukarıda anlattığım anlayışa yakın bir tarzda abartılı beden gücü, devasa yeme-içme sahnelerinde hayat bulur. Kaygusuz Abdal’ın Tasavvufi hiciv eseri Budalaname’de (15. yy) ise bu beden, oburluk ve tuvalet imaları üzerinden mizah üretimi şeklindedir. Fuzuli’nin Şikâyetnâme’sinde ise bu yumuşak yaklaşımın doğrudan beden mizahı olmasa da alaycı, yer yer kaba tona dönüşür. Sertliği, ahlaki ve politik hicivden gelir. Dili klasik Osmanlı üslubuna uygundur. 16-17 yy’da ortaya çıkan Karagöz ve Hacivat orta oyununda da bu yaklaşım benzer şekildedir. Nef’inin 17. yy tarihli eseri Sihâm-ı Kazâ’da da -bildiğimiz anlamda küfür niteliği taşımasa da- sert hakaretler, ağır sövgü içeren yıkıcı dilinde; itibar, soy, ahlak ve zekâ üzerinden yok edici saldırı vardır. Dili öylesine ağır ve aristokratiktir ki hakaretin bile doğru zihinlerce ifade edildiğinde bir sanat dalı olabileceğinin canlı kanıtı gibidir. Ancak başta da belirttiğim üzere Nef’i dili yüzünden idam edilir. Nef’inin: “Sen ki bir nâdân-ı hod-bîn ü bed-gûhersin /Sen kendini beğenmiş, cevheri bozuk bir cahilsin.’’, “Sözün hebâ, kendin belâ, mecliste varlığın hata /Sözün boş, kendin bela; bulunduğun yerde varlığın hata.’’ ve benzeri dizelerini okurken

Eşiğin Aşılması: Küfürün İdeolojikleşmesi

  1. yy’a gelindiğinde bu üslup Nedim’in Lale Devri ‘ni (1718–1730) anlatan açıkça erotik imalar içeren ancak son derece zarif ve şuh bir dille yazılmış şiirlerinde kullandığı ‘’Leb, sîne, vuslat, şeb, mey, lâle, gül’’ gibi kelimeler erotik çağrışım taşısa da modern anlamda açık, küfürlü veya pornografik değildir. Sert hakaret dili ve yer yer argonun yer aldığı ilk eser ise Eşref’e ait politik hicivler içeren, Hicivler’dir. 19. yy’da Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey ile Rakım Efendi adlı eserinde eşiği zorlamaya zarifçe başlamıştır.

Ağır küfür, argo ve doğrudan cinsellik içeren (sikmek, göt, yarak gibi) ifadeler 18. yy İngilizcesindeki metinlerde de yer almaz. Dil ve edebiyat normları farklıdır. Mizah daha çok ima, kelime oyunu ve toplumsal normları altüst etme üzerine kuruludur. Açık yani dümdüz kullanımı ile cinsel içerikli küfürler, 20. yy ve sonrası eserlerde, daha çok sokak dili/argo içeren edebiyatta kullanılmaya başlanmıştır. Ancak sert sokak dili ve doğrudan cinsel küfrün edebiyata girişi birdenbire olmaz.  Marquis de Sade, bu eşiği hapishaneye atılma pahasına 18. yy’da zorlar. Küfür, onda sadece şok etkisi yaratmak için değil, ahlakı, dini ve iktidarı yıkmak için kullanılan bilinçli bir retorik araç hatta bir laboratuvar aracıdır. Sade ile birlikte edebiyatta beden ilk kez bu denli çıplak, sistematik ve ideolojik biçimde sahneye çıkar. Modernist kırılmanın önemli isimlerinden Louis-Ferdinand Céline, konuşma dili gibi nihilist küfür, argo ve kaba ifadeleri de edebiyata taşır.

Küfür ve Argo Kullanımı Sınıfsal Mıdır?

Geçici Bir Eşitlik İllüzyonu mu?

Dil yalnızca iletişim aracı değildir. Aynı zamanda iktidarın en görünmez araçlarından biridir. Michel Foucault, modern toplumlarda iktidarın yalnızca yasalarla ya da kurumlarla değil, söylem aracılığıyla işlediğini söyler. Hangi kelimelerin uygun, hangilerinin ayıp, hangilerinin yasak sayılacağı bu söylem düzen tarafından belirlenir. Küfür tam da bu noktada ilginç bir işlev kazanır. Çünkü küfür, iktidarın sterilize ettiği dili bozan bir kırılmadır. Resmi söylemin disipline ettiği kelimeler dünyasına sızan kaba bir yabancı gibidir. Küfür ve argo aristokratik dilin steril yapısına karşı bir başkaldırıdır. Dil sınıfsal sınırları geçici olarak yok eden bir silahtır. Bu yüzden küfür çoğu zaman yalnızca öfkenin değil, dilin kontrol altına alınmasına karşı verilen küçük ama etkili bir direnişin ifadesi haline gelir.

Mikhail Bakhtin’in Karnaval Teorisi burada devreye girer. Ona göre, Orta Çağ karnavallarında sınıfsal ayrımlar, rütbe ve toplumsal normlar geçici olarak iptal ediliyordu. Kral ve dilenci eşitti.

Rus edebiyatında realizmin öncülerinden (19. yy) Nikolay Gogol’de ise grotesk mizah genellikle sosyal eleştiri ve fiziksel abartı üzerinden yapılır. Gogol’de argo, durumların absürtlüğünde gizlidir. Tuvalet mizahı yoktur ama beden ve duruş bozuklukları, beden deformasyonu mizahi etki yaratır. “Adamın yürüyüşü öylesine sarsıntılı ve garipti ki, etraftakiler hem tiksindi hem de kahkahalarla güldü; kolları, bacakları ve başı adeta birbirine karışmıştı.” Gogol’un bu ifadelerine Bakhtin’in karnavallaşma kavramı üstünden bakarsak, grotesk bedenin ve elitist estetiğin klasik heykeldeki kapalı ve pürüzsüz görünümüne karşı, ağzı açık, burnu uzun, dışkılayan, yiyen ve doğuran, dünyaya sürekli temas eden, sokağın devinimli ve her an dönüşebilen açık bir bedeni ile savunmaya geçtiğini görürüz.  Gogol’de sarsıntılı yürüyen o beden, aslında Çarlık Rusya’sının hantal ve çarpık bürokrasisinin etten kemikten bir yansımasıdır. Bakhtin’in karnavalı burada, bir memurun paltosunda gerçekleşir.

Mayakovsky’de küfür, bireysel bir sövme eylemi değildir: Devrimin megafonudur. Statükoyu kıran bir balyozdur. O, burjuvayı “şişmiş suratlı asalaklar” diye aşağılar, Tanrı’yı meydan okumaya çağırır, aşkı ve düzeni aşağı diye haykırarak parçalar. Küfür, onda sınıfsal bir bilinç hâline gelir. Dil artık zarif bir sanat değil, yıkıcı bir afiştir. Gogol’ün dolaylı grotesk mizahının aksine, Mayakovsky dili doğrudan bir eylem alanı olarak kullanır. Onun argosu sınıfsal bir öfkenin, sokağın sesinin saraya ve burjuvaziye haykırışıdır. Küfür bireysel bir öfke değil, devrimci retoriğin parçası, şiir ise salon edebiyatı değil, meydan konuşmasıdır.

  1. yy gelindiğinde dilin sınırlarının ortadan kalktığını görmek şaşırtmasa da sansür kurumunu işleyişi ile dile müdahalelerin sürdüğünü görürüz. Henry Miller, Charles Bukowski, J. D. Salinger, Irvine Welsh, Bret Easton Ellis gibi isimler, sansürsüz kullandıkları dil ile sokağı ve adaba aykırı ancak insana ait her duyguyu sanat dünyasında neredeyse haykırırcasına önümüze sermiştir. Bukowski’i nasıl sokak dilini bizlere ulaştırmışsa, Welsh de sınıfsal bir karmaşanın doğurduğu argonun dünyasında ile zihinlerimizi ters köşe imgelerle sarsmıştır.

Küfür Edebiyatın Karanlık Köşesi Değildir

Karşı çıkanlar olacaksa da şahsi fikrim: Küfrün edebiyatın karanlık köşesi olmadığıdır. Tam tersine, dilin steril vitrininden kovulan gerçekliğin geri dönüşüdür, diye düşünüyorum. Edebiyat tarihi bize şunu gösterir: Her düzen önce küfrü yasaklar, sonra o küfrün içinden doğan yeni dili kabullenmek zorunda kalır. Sosyal medyanın vahşi dünyasında sinkaf ve küfürlü kelimeler öylesine sıradanlaşmıştır ki insanlığın kendini ve kötü gölgesinden süzülen çığlıkları ifade yöntemleri, üst düzey olarak algılanan mevki ve sınıflara mensup insanlarca da rahatça kullanılmaya başlanmıştır. Muhalaefet partisi başkanının kendi nezdinde halka ihanet ettiğini düşündüğü bir üyesine gönderdiği mesajlar bu açıdan bakıldığında hem haklı hem de çaresiz bir isyandan fışkıran ayarsız ancak doğru kelimelerdir.

Sonuç olarak; 14. yüzyılın imalı grotesk bedeninden Mayakovsky’nin devrimci balyozuna kadar küfür, edebiyatın her zaman en sahici sığınağı olmuştur. Bugün ister bir siyasetçinin mesajında ister bir sitcom senaryosunda karşımıza çıksın, sinkaflı her cümle aslında sterilize edilmiş düzene fırlatılmış birer hakikat parçasıdır. Belki de mesele küfretmek değil, o küfrün hangi sınıfsal barikatı yıktığıdır.

Son kitabım Ama’nın kahramanlarından Erdal’ı fazla küfürbaz bularak Allah kitap tanımayan küfür ve kelimelerini silerek metni adaba uygun hale getirmeye çabalayan editör arkadaşa da bu vesile ile selam ederim. Freud’un belirttiği gibi bastırılan her duygu bir gün başka bir biçimde geri döner: Edep ya hu!

Share.
Leave A Reply

Exit mobile version