Selda AKTAŞ

Pınar Kür, 15 Nisan 1945 yılında Bursa’da doğdu. Doğduğu zaman annesi Bilecik’te hocaydı. Annesi de babası da o sıralar Cumhuriyet kuşağı, idealist öğretmenler. Anadolu’da çalışmayı tercih etmişler. Annesinin Bilecik’te doğurabileceği bir yer olmadığı için, çok yakın olmamasına rağmen Bursa’ya gidiyor. Çünkü ilk öğretmenliğe orada başlamış ve doğum için orayı tercih ediyor.

Pınar Kür, kardeşi Işılar ile mutlu bir çocukluk geçiriyor. İnsanın hayatında çok kötü olaylar da olabilir ama bir çocuğun mutluluğunu sağlayan ona duyulan sevgidir. Çocuklar onlara duyulan sevginin gerçekliğini içgüdüsel olarak hemen anlıyorlar. Pınar Kür ve kardeşi gerçekten sevilen çocuklardı. Küçük yaşta yurt dışına gitmenin, büyük değişiklikler yaşamanın travmalarını yaşasalar da, netice itibariyle bunların hayatını zenginleştirdiğine inanıyor. Daha altı-yedi yaşlarındayken Uludağ’a tatile gider, kamp yaparlardı. 1950’lerin başında, herkesin tatile çıkma alışkanlığının olmadığı yıllarda, ailesi grup arkadaşlarıyla Kızılay’dan çadır kiralar, orada kamp kurarlardı.

Kür’ün ailesi o dönemde Türkiye’de hiç görülmemiş ölçüde özgürlük tanırdı çocuklarına. Genç kızlığında Amerika’ya gitmeleri, çok farklı bir kültürün içinde yaşamaları büyük ayrıcalıktı. Pınar Kür, çevresiyle ilgilenen gözlemci bir çocuktur. Her gördüğünü biriktirip, kaydediyor.

Kür, tiyatro oyunu yazmak tek hayalimdi ama ortama girdikten sonra yavaş yavaş hevesim kaçmaya başladı diyor. Yılma aşamasına geldiğinde de istifa ediyor. O dönem tiyatroyla ilişkisi eleştirel bir açı kazanıyor, heveskarlıktan çıkıp gerçekleri görmeye başlıyor. Altmış-yetmiş’li yıllarda kısa kısa hikâyeler yazmaya başlayan Kür, bunların çok da iyi olmadığını söylüyor. O dönemde bir sona ulaştırıp gönderdiği öykü yok.

İlk edebi denemesi olan Yarın Yarın’a başladığında öyle kimselere söylemiyor. Işılar, annesi ve eşi Can dışında kimsenin bilmesini istemiyor. Daha ortaya bir şey çıkmadan “ben yazarım” demek olmuyor, gülmesin millet; o yüzden de fazla empoze etmiyor. Romanı yazması iki yıl sürüyor. Kime, nereye bastıracağını bilmeden yazıyor. Bu arada bir çeviri daha yapıyor (Al Capone’un Hayatı). Kitap basım aşaması sancılı ve stresli. Aydın Emeç dosyayı “biz on iki Martla ilgili roman basmak istemiyoruz, sevmiyoruz bu konuları” diyor. Bozuluyor tabii. Kendine güveniyor ama yeterince de güçlü değil. Hilmi Yavuz da okuyor romanı ve “bu roman güzel; ama kimse kolay kolay basmaz” sonra da, “istersen Atilla İlhan’a götür” diyor. Dosyayı İlhan’a götürüyor. İlhan dosyayı beğeniyor ama ne zaman basılacağını söylemiyor. Zaman uzadıkça Pınar Kür umutsuzluğa düşüyor. Tam yayımlanmayacak dediği günlerde kardeşi Işılar elinde kitapla geliyor. Satışa çıkmış haberi yok. Evde bir şenlik havası. Yarın Yarın’la başlayan edebiyat hayatı hız kesmeden devam ediyor.

Romanları, hikâye kitapları izliyor. “Benim hikâyelerimin okuru çok ayrıdır romanlarımın okurundan. İkisini de seven vardır mutlaka ama hikâyelerimi sevenler romanlarımı pek sevmezler. Belki de çok alınganımdır bu konuda. Birisi ‘Hikâyenize bayılıyorum’ derse, ‘ya, demek romanlarımı sevmemiş’ diye alınırım.” diyor bir söyleşisinde.

Akışı Olmayan Sular öykü kitabıyla Sait Faik Armağanı kazanan Pınar Kür öykücü olarak da seçkin bir yere oturacağının sinyalini vermiş oluyor. Kitap Kür’ün ikinci öykü kitabı. Beş öyküden oluşuyor.

Biraz Daha Ölmek

Öykü kitaptaki diğer öyküler gibi Arif Paşa Apartmanı’nda geçiyor.

Pınar Kür bu mekânı seviyor, oldukça uzun tarif ediyor. Okuyucunun gözüne bir resim gibi gelsin istiyor. Bunun tiyatrodan aldığı eğitimle çok ilgisi var. “Taksim yakınlarında ağaçlıklı, sessiz bir sokağın en büyük yapısı bizimki. Hatta İstanbul’un-gerçek sarayları saymazsak-en büyük yapılarından biri. Gölgeli bir bahçenin üç yanını sarmış, yedi katlı, her katında üç büyük, iki küçük daire olan dev bir apartman.”

Öykü erkek kahramanın ağzından anlatılıyor. Anneye duyulan hayranlık ve özlem diğer aile bireylerine duyulandan farklı. Göze çarpan, Freud’cu bir görüngeden yazılmış olduğu.

 Babam tanıdığım en zengin adam değil, ama annem gördüğüm kadınların en güzeli.

 Annemle birlikteyken hep varım, her an canlıyım. Güzelliğine hayranlığım sonsuz.

Annesiyle geçirdiği her an kıymetli ve abartılmaya değer kahramanımız için. Onunla geçirilen anların içine ne babası ne de kız kardeşi Gülsevil’i dâhil etmek istemiyor. Yatılı okuldan onu almaya gelen annesiyle geçirdiği anları büyük bir mutlulukla anlatıyor. Japon pazarına gidiyorlar, istediği her oyuncağı alıyor annesi ona. Her seferinde kız kardeşine de bir şeyler almasa daha da mutlu olacağını söylüyor çocuk Erdoğan.

Öyküde Erdoğan Bey’in yetişkin ve çocuk söylemlerinin annesine dair tutumunda farklılıklar var. Annesiyle olan ilişkisi büyük değişim gösteriyor… Kırk yıl öncesi için fazla ayrıntıya girilmiş olsa da anlatımdaki öz ve ustalık bütünlüğü bozmuyor. Anneye karşı değişen yaklaşımın kardeş Gülsevil için aynı kaldığı görülüyor. Ona duyduğu düşmanlık, aşağılama hiçbir değişime uğramamış; eski ağırlığından, bir umarsızlığa dönüşmüş.

Öyküde kahramanımızın kurduğu cümle oldukça sarsıcı. Peki, yaşamadan ölünür mü? Bir soru daha. Yaşamadan ölünür mü? Çünkü ben ne zaman yaşadım? Elli yaşındayım, doğru. Babamın yaşını aştım, doğru.    Ölüme adım attığım da doğru. Ama ben ne zaman yaşadım?

Hiç yaşamamışken daha az yaşamaya yargılıyorlar beni ömrümü uzatmak için. Yaşamın izmaritini veriyorlar elime, sigara içmeyi yasakladıktan sonra.

Kısa Yol Yolcusu

Öykü otobüs güzergâhında, karakterin her gün dört saat süren gündelik yolculuğunda çağrışımlarla anlattığı geçmişinden bahsediyor.

Her gün dört saat boyunca İstanbul iki yanımda akıyor, ben saydam bir kutu içinde İstanbul’un ortasından akıyorum. Ama birbirimize değmiyoruz. Şişe içinde ırmağa atılmış bir mektup gibiyim. Hem ırmağın içindeyim, hem ona bir katkım yok. Hem diyeceğim bir şeyler var şişenin içinde kapanmış, hem ırmağın bunlardan haberi yok ve olmayacak. Hem ırmak beni bir yerden bir yere götürüyor, hem gittiğimiz yönü ben saptayamıyorum. Hem ırmak bana dokunuyor, hem ben ırmağa dokunamıyorum. Birbirimize değmiyoruz.

Yaşamı hiç değişmiyor kahramanımızın. Her sabah yedi otobüsüne yetişmek için erkenden uyanıyor. Önceleri saat altı da kalkarken, daha sonraları yirmi geçe kalkmaya başlıyor. Yedi otobüsüne yetişiyor ama oturabilmek için erken kalkıp sıraya girmesi gerekiyor. Sabah otobüsleri çok kalabalık. Körük’lüler olmasa insanların işi daha zor.

Gidiş-dönüş yolu hemen hemen tümüyle aynı. Yol boyunca yüzlerce, binlerce birbirine yapışık duran yüksek yapı, sarp kayalar arasından ilerliyormuş duygusunu uyandırıyor. Tek tük birkaç ağaç. Yol boyunca sayısız dükkân, tabela, renkli, ışıklı yazı.

Bir kış sabahı, kentin en geniş caddelerinden birinde, gökyüzüne asılmış duran dört gelini yan yana görüyor. İçindeki ilk duygu ürküntü. Sabahın karanlığı zaten ürküntü başlı başına. Karın dört kez çoğalmış yolumu kesiyordu. Kiralık gelinlikle evlenmeyi bir türlü içine sindiremeyen karısı, evde gelinliğini çıkarma zamanı geldiğinde hüngür hüngür ağlamıştı. Kiralık gelinlikle evlenmek mi yoksa sabaha kadar ağlaması mı uğursuzluk getirdi evliliğe? Yoksa başka bir sevdiği mi vardı? Yanıtı olmayan sorular. Otobüsün içindekilere merakı olmayan kahramanımız, dışarıda olan insan ve olaylara odaklanır. Ruh halleri, görüntüleri hepsi başka başkadır. Yine de aralarında bir akrabalık ilişkisi var gibidir. Havada sallanan dört gelinliği görüşünün üzerinden birkaç ay geçmiş. Dükkânın içinde gördüğü şey bu defa onu ürkütmemişti. Bir düşü sürdürüyor duygusuna kapılmıştı. Gördüğü şey bir ev eşyasıydı. Bir askıydı. Cevizden. Palto, pardösü gibi kalın giysilerin asıldığı. Yan yana üç dörtken baklava biçiminde. O an gözünün önüne eski bir ev geliyor, hayal meyal çocukluğundan. Askıyı anımsayıveriyor. Anneannesinin evinde, kapının arkasında aynı askıdan, belki o aynı askı.

Bir gelinlik ve armonik askı çerçevesinde kurulan öykü, öykünün egemen etkisi, öykü kişisinin annesinin, babası tarafından öldürülmüş olmasından daha dramatiktir. Öykünün son paragrafı bu ağırlığı anlatır niteliktedir.

Bir armonik askı, bir kararmış ayna, bir garip iskemle, bir olası sandık, tozlu bir vitrinin gerilerinde. Gelinlik giymiş, kollarını iki yana açmış dört yapay kadın bir yapının yükseklerinde. Hepsi cansız bunların. Hepsi ölü madde. Neden o duraklardan birinde yaşamı bulacağımı sanıyorum, onu da bilmiyorum.

Leyla için Şiir

Yazar şimdiki andan geriye çeviriyor bakışını. Hem teknik olarak hem de bir duyarlılık formu olarak kullanıyor bunu.

Kendinden yaşça büyük Leyla’ya aşıktır kahramanımız. On yaşındadır. Leyla’nın gidiş gelişlerini kollamak için bahçede nöbet tutar. Gittiğini görmeden, daha birkaç saat dönmeyeceğine emin olmadan hiçbir oyuna katılmaz. Şiir yazma gereksiniminin ilk ne zaman doğduğunu bulup çıkaramıyor.

Aşkımın umutsuzluğu beni çaresiz vazgeçişlere sürüklemezdi. Tersine, umutsuzluktan beslenirdi içimdeki sevgi-nasıl olursa? Şiirlerim ise gittikçe çoğalıyordu. Ağaçlardan, çiçeklerden, ip atlayan kızlardan da söz ederdim bu şiirlerimde, birçoğu görünüşte aşk şiiri değildi-ama hepsi, hepsi öyleydi. Saklardım herkesten yazdığımı da yazdıklarımı da.

Kötü olduklarını bildiğimden değil – bilmiyordum o sıralar, iyi ya da kötü olmaları sorun değildi benim için- benden başka kimseyi ilgilendirmediklerinden. Bir de Leyla’yı elbet. Şiirlerimin asıl sahibinin o olduğunu biliyordum. Leyla’ya tüm düşler. Hiçbir zaman olamayacağını bildiğim şeyleri o an oluyormuşçasına saklarsın.

LEYLA’YI GÖRMEYELİ YİRMİ YIL OLDU.

Karısı aklı başında bir kadındır, annesi de, kızları da. Kendini bildi bileli aklı başında kadınlar arasındadır. Bir tek Leyla vardı aklı başında olmayan.

Bu aklı başında kadınlardan bunalıyorum.

Aradan aylar geçtikten sonra, bir kez daha bahar geldiğinde, yeniden gördüğümde onu, kesinlikle anladım: Leyla deli falan değildi-küskündü yalnızca. Herkese. Canından bezdirmişlerdi onu. Saçına başına, süsüne, giyimine özen göstermeyişi küskünlüğündendi. Ne ki bunu benden başka kimse bilmiyordu.

Ancak düş görmeyenler ya da hemen unutanlar, yani aptallar başkalarını deli gibi suçlayabilir. Leyla’ya yapılanlara kızmamış mıydım-çocukken, delikanlılığa adım attığım yıllarda?… Hem de nasıl…

Bugün olmuş Leyla’yı hala unutamayan Levent, eşine, çocuklarına göstermeden onun için tekrar şiir yazmaya çalışır. Leyla’yı düşünür. Son zamanlarda sık sık onu anımsadığını söylerken aslında hiç unutmamıştır ki.

“Susun be! Susun artık! Yeter! Sessizlik istiyorum! Leyla’ya şiir yazacağım.”

Pınar Kür, öğrencilerine kurgu incelemelerinde “Leyla için şiiri” kullandığını söyler. Bu öykünün acıklı bir hikâyesi vardır. İntihar eden bir arkadaşım üzerine yazılmıştır, hayattan edebiyata geçişin ne kadar farklı olduğunu mesela o hikâye güzel örnekler. Kitapta ona ithaf edilmiştir. Rümeysa…

Son Çizgi

Belki hiçbir zaman böyle beklenmedik bir anda bunca hazırlıksız ayna karşısında kalmamıştı. Belki de yeni olmuştu bu ve birdenbire. Olabilirdi pekâlâ. İğrençliğin çizgileri yıllardır, yavaş yavaş, belki belli belirsiz çizilmişti yüzüne de son bir çizgi birden hepsini açıklığa kavuşturmuştu. Tıpkı bir ressamın, resmindeki tüm çizgilere gerçek anlamını kazandıran son fırça darbesi gibi. Peki ama kim, ne zaman çizmişti o son çizgiyi?

Muammer, hiçbir zaman yakışıklı bir adam olmamıştı. Olmaya da gerek duymamıştı. Al yanaklı, güleç yüzlü, gençliğinden beri bakanda dazlak izlenimi uyandıran bir adamdı. Sempatik, hoş sohbet olmasından dolayı etrafınca sevilirdi. İyi fıkra anlatır, başkalarının anlattıklarına da uzun uzun gülerdi.

Peki bu iğrenç görüntü nereden belirmişti aynada? Yakışıklılık gerektirmeyen, dostluklarla dolu yaşamının neresindeydi? Son çizgi… Son çizgiyi kim, ne zaman çizmişti?

İkinci karısıydı Sevil. Beş yıl önce evlenmişti. Sevil ile tanışıp kimi dışarıdan bakanlara sorarsanız “hayatın fırsatını” değerlendirdiğinde kırk beş yaşındaydı.

İki ay içinde evlendiler. Onu sevmek konusunda kendisine hiçbir yalan atmamıştı Muammer. Öyle bir amacı yoktu, çoktan umudunu kesmişti o duygulardan. Bazı şeyleri evlendikten sonra öğrendi karısına dair. Amansız hazırcevaplığının derin bir aptallığı gizlediğini de. Kadınlıktan nasibini almadığı için gururlanması da bir yalan, daha doğrusu bir zırhtı.

Oğulları Kaya dört yaşına girmiştir. Yazlık evlerinde konuk olarak Nurdan’la kocasını ağırlamak isterler. Genç ve güzel bir kadındır Nurdan. Kocası ve çocuğuna çok düşkündür. Muammer’in kendisine aşık olduğundan habersiz. Onu uzaktan sevmek ve hayal etmekle yetinir.

Çocuklar dışarıda oyun oynuyor, çocukların sesine bir köpeğin acılı havlamaları karışıyordu. Köylülerden birinin köpeğiydi. Sesleri sadece Muammer duyuyordu. Çocukların sevse de kuyruğunu çekerek ona eziyet ettiklerini Nurdan anlatmıştı. Çocukların sevgiyle, kıyıcılığı nasıl bir arada yaptıklarını kafasında kurarken, yetişkinlerin de bu tarz davranışları nasıl gizleyebildiklerini, bunun yollarını çok iyi bildiklerini anlıyordu. Nurdan, birden koşarak mutfaktan çıktı. Elinde domatesleri doğradığı bıçak. Hızla çocukların oynadığı yere yöneldi. Evin köşesini döneceği an olduğu yerde donup kaldı. Ama bağırmadı. Durumu ilk anlayan, kadını her gördüğünde gözünü ondan ayıramayan Muammer’di. Onun durmasıyla fırladı yerinden.

Kaya ile Cem, yerden yarım metre yükseklikte olan kuyu çemberine tırmanmışlar, Muammer’in birkaç saat önce kuyunun deliğini örtmek için serdiği hasırın üstüne yerleşmişlerdi. Hasır yerinde dursun diye etrafına dizdiği taşları tek tek köpeğe atan çocuklar yarısını bitirmişti. Hasır iyice esnemiş, sarkmıştı. Bütün bunları kısa bir sürede algıladı Muammer. Koştu. İki çocuğun birer kolunu aynı anda kavradı.

Arkasını döndü. Kuyunun üstünde duran hasırı tuttuğu gibi fırlattı. Sonra iki eliyle kuyunun taşına dayanarak deliğe doğru eğildi. Kendini görmek istiyordu. Su, derinde karanlık bir ışıltıydı yalnızca. Yüzünü göremedi. Yüzüne çizilen en son çizgiyi göremedi. Görebilseydi anlayabilirdi belki, hiçbir yeni çizginin son çizgi olamayacağını… Ölünceye dek…

Bitmiş Zamana Dair

Daha bütünlüklü, Pınar Kür damgasının daha belirgin vurulduğu bir öykü. Odakta bir kız çocuğu var. Bir soyluluk atmosferi içinde, o kız çocuğunu büyüleyen ailenin fertleri, olanca zarafet ve seçkinlikleriyle yine akışı olmayan suların “Leitmotifine” ulanıyorlar: Uyumsuzluk. Ama bu kez bambaşka bir uyumsuzluktur söz konusu olan, “bitmiş”, hatta “yitmiş” bir zamanı yaşamaktadırlar dokuz numaradakiler. Bir kuşağın son dönemini, sessiz ve vakur can çekişmesini başarıyla veren bir öykü.

Öykü Mehmet Abut’un yalısıdır. Pınar Kür bu mekândan çok etkilendiğini söyler. Mekân içinde hikâyeyi kurup, insanları o mekâna yerleştirmeyi seviyor.

Ahmet de ölmüş

Bir “Açık arttırma” ilanında öğrendim bunu. Bir sızı döndü dolandı yüreğimde. Ahmet değil, tüm o ölümler dizisi değil, içimde birden canlanan bütün bir yaşamaydı o sızıyı salan, biliyorum. Bütün bir yaşama.

Karlı bir sabahtı onlarla tanıştığında. Masalsı bir gündü. Küçük, yalnız kızların beklenmedik bir kapıyı açıp billur bir saraya adım atabilecekleri bir gün. Bir anda onların kızı oluvermişti. Fuzuli evden kaçmasaydı, o kediyi alıp onların kapısına çıkmasaydı, bu evin kapıları ona açılmayacaktı. Dokuz numara onun için bambaşka bir dünya değil, bambaşka bir çağdı. Nebile Hanım, daha ilk günden onun gönlünü çalmayı başarmıştı. Konuştukça konuştu. Saatin nasıl geçtiğini anlamadan. Aynı yapının içindeydi ama burası kendi evlerinden çok farklıydı.

Nebile Hanım, küçücük, minyatür deyimine tıpatıp uyan bir kadındı. Kemikleri öylesine inceydi ki camdan yapılmış olduğuna inanası gelirdi insanın. Teninin aşırı beyazlığı mı, kocaman gözlerinin parıltılı, aydınlık yeşilinden mi bilinmez, kırışıksız yüzü ışık saçardı sanki. O günden sonra o evin kızı olmuştu artık. O dünyaya kolayca kayıvermesinin başlıca nedenlerinden biri o evdeki rahatlıktı, bunu biliyordu artık.

Bugün Ahmet’in öldüğünü okuyunca geçmişe, yaşadığı günlere döndü. Herkes tek tek gitmiş, bir Ahmet kalmıştı geriye. Kendisinden on iki yaş büyüktü, kırk altı yaşındaydı demek ki. Aileden en kısa yaşayan o oldu. O günleri, o yaşamayı anımsayacak bir tek kendisi var dünyada artık.

*Kitabın ismi Akışı Olmayan Sular olmasına rağmen içinde bu isimle başlayan bir öykü yok. Fakat bütün öyküler akışı olmayan suları anlatıyor. Durgun sular değil; Akışı Olmayan Sular!

*Olaylar, hep erkek kahramanların gözünden anlatılıyor.

*Pınar Kür, “benim içimde her zaman olan hüzün tabii ki yazdıklarımda da var…” diyor. Birisi söylemişti. “Senin gözlerin her zaman ıslak.” O herhalde gerideki hüzündür…

*Yazarlık gözlemektir. Her zaman söylerim, o gözlem olduğu için insan zaten yazar olur. Durup dururken “ben yazar olacağım, dur bakayım, gözlem yapayım” olmaz.

Füsun Akatlı – Rüzgara Yazılıdır

Mine Söğüt- Pınar Kür Söyleşisi -Aşkın Sonu Cinayettir

Share.
Leave A Reply

Exit mobile version