Faruk Bal: Sevgili Mehmet M. Salmanoğlu, Zinneni [1] kitabı Zeytin Günlerinden Geliyorum şiiriyle başlamış. Kitabın özeti gibi olmuş bu şiir de. Kitabın adını da çağrıştırıyor. Altınözü’nün zeytinleri ünlüdür Antakya’da. Dini mitoljide de geçer zeytin. Hz. Nuh’un suların çekilip çekilmediğini anlamak için geminin penceresinden bir güvercin salar. Güvercin gemiye döner. Anlar ki sular henüz çekilmemiş. Yedi gün sonra tekrar salar güvercini geminin penceresinden. Güvercin bu sefer gagasında yeni koparılmış bir zeytin yaprağıyla döner. Gagasında zeytin yaprağıyla dönen güvercin o günden bugüne ümidin, barışın simgesi olur. Tufana karşı direnip yaşayan zeytin de ölümsüzlüğün simgesi…
Uzun bir giriş oldu ama zeytinle bütünleşen Altınözü, sadece zeytinle değil; Altınözü (Kuseyr) Bayramları, Altınöz Çarşısı vb. başlıklar altında çok kültürlü bir yerleşim yerinde herkesin kardeşçe, birbirlerinin kültürlerine ve inançlarına saygı duyarak yaşadıklarını da anlatmışsınız. Dini mitolojideki güvercinin ve zeytinin simgeleştirdiklerinin Altınöz’üyle örtüştüğünü söyleyebilir miyiz?
Mehmet M. Salmanoğlu: Zeytin Altınözü’nün simgesi. Ekonomisi tarıma dayanan Altınözü’nün temel geçim kaynaklarının başında zeytin, zeytincilik ve zeytinyağı gelmekte. Zeytinliği olmayan aile yok gibidir Altınözü’nde. Barışın sembolü zeytinle Altınözü özdeşleşmiş diyebiliriz. Suriye sınırında yer alan üç mahalle ve kırk altı köyden oluşan Altınözü bir halklar ve inançlar bahçesi. Türkler, Araplar, Kürtler bir arada yaşar; Sünni, Alevi, Hristiyan inançlar iç içedir. Ezan sesi çan sesine karışır burada. Alevi ziyaretlerinde her inançtan insan orada adaklarını adar. Bayramlarda, düğünlerde, cenazelerde her kimlikten ve inançtan insan yan yanadır. Bu yüzyıllardır böyle devam etmekte. Barışın simgesi zeytin Altınözü’nde her sokakta, mahallede, köyde insan hayatına nüfuz etmiş durumda. Zeytin, barış ve kardeşlik içinde yaşayan halklara ve inançlara ruh veriyor diyebiliriz.
Faruk Bal: Zinneni başlıklı anlatıda eskiden zeytinin nasıl toplandığını, yağı için nasıl işlendiğini, kitabın adının da “cenneten gelen sabah kahvaltısı” anlamına geldiğini; gerek Altınözü (Kuseyr) Bayramları gerekse Zinneni başlıkları altında artık bayramların sadece otellerde tatil yapmakla eski güzelliğini yitirdiğini, zeytinyağı fabrikalarıyla da zeytin kültürünün eski özünün kalmadığını yazmışsınız. Diğer bölümlerde de göreceğiz belki; eski Altınözü kültürünün modernleşmeyle birlikte erimeye, değişmeye başladığını söyleyebilir miyiz?
Mehmet M. Salmanoğlu: Modern hayatla birlikte ne yazık ki çoğu değerimizi kaybetmeye başladık. Bunların başında geleneksel sözlü kültür geliyor. Bayramlar, düğünler, nişan törenleri, düğünlü güreşler, hikâye anlatıcılığı gibi geleneksel değerler eski formumu kaybederken insani dayanışma da yok olmaya başladı. Çok kültürlülük yağmalanıp, yok edilip her şey tek tipleştirilip ruhsuz bir dünya yaratılmaya çalışılıyor. Bundan etkilenmemek mümkün değil. Ama Altınözü kimi değişiklikler olsa da hala o çok kültürlü yapısını korumaya çalışan nadir yerlerden biri. Gelenekler zayıflasa da kısmen kendini koruduğunu söyleyebiliriz.
Faruk Bal: Altınözü Şehir Sineması bölümünde sinemanın sinema olduğu günleri, Altınöz Mersehleri bölümünde orada yapılan aba güreşleri müsabakalarını, Fatikli Akşamları bölümünde mesel anlatma günlerini, Fatikli Bayram Eğlenceleri başlığı altında köyünüzde yaşanan bayram eğlencelerini anlatmışsınız. Bayram eğlencelerinde kadınların salıncağa binip darbukayla şarkı söylediklerini de yazmışsınız.
İçinde yaşanmış kimi çocukluk, kimi kimi ilk gençlik, kimi de 80’li yılların başlarında 12 Eylül Darbesi’nin getirdiği zorlukları anlatan anılar olmasına rağmen bu kitap; sözel tarihe mi ya da bir anılara mı, yoksa folklara mı daha yakın duruyor?
Mehmet M. Salmanoğlu: Kitapta yer alan folklorik ögelerin çoğu sözel tarih çalışmasına, bir kısmı da çocukluk ve gençlik yıllarında tanıklarıma dayanmakta. Anılar kısmı da daha çok 70’li yılların sonuyla 80’li yılları başında Altınözü’nde nasıl bir hayat sürdüğüyle ilgili. O yıllarda liseli gençliğin durumu, 12 Eylül’ün yarattığı tahribatı anı/ anlatı şeklinde anlatmaya çalıştım. Aslında Zinneni bir hafıza çalışması. Bizim gibi toplumsal hafızası zayıf, yazılı kültürle arası pek hoş olmayan bir coğrafyada kendi toprağıma olan vefamı yerine getirmek amacıyla bir belge bırakma çalışması diyebiliriz. Kendi geçmişime bir seyahat, bir yolculuk bir bakıma. Ama Zinneni bir nostalji, geçmişe özlem kitabı değil. Antropolojik kültürün kaybolmaya yüz tutmuş geleneklerini, folklorik değerlerini kayıt altına alma çabası. Biraz da günümüz bireyci toplumuyla geçmişin dayanışmacı toplumu arasındaki farklara işaret etmek diyebilirim.
Faruk Bal: Sarılar, Tokaçlı Bayramları başlıklı anlatıda Hristiyan cemaatin bayramlarına değinilmiş. Müslümanlarla Hristiyanların birbirlerinin bayramlarını kardeşçe kutlamaları anlatılmış. Hakikaten Antakya’da Saray Caddesi’nde Ortodoks Kilisesi’nin orda çuhalara karşılıklı bayram kutlama yazıları hazırlanırdı. O geleneklerin halen sürmesi güzel. Antakya’dan dışarda olsak da o kardeşliği özleyeceğiz değil mi?
Mehmet M. Salmanoğlu: Altınözü’nde Hristiyan kültürü hâlâ canlı. İlçe merkezindeki Sarılar Mahallesi ve ilçeye iki kilometre uzaktaki Tokaçlı (Cneydo) köyü bu inancın ve kültürün yaşandığı yerler. Bayram kutlamalarında karşılıklı ziyaretler yapılır, düğünlerde kol kola halaya durulur, cenazelerde, taziyelerde hep bir iç içelik vardır. Antakya kadar canlıdır Altınözü’ndeki inanç ve kültürlerin bir aradalığı.
Faruk Bal: Tekamül Terzihanesi başlığı altında bu dükkânın bir buluşma yeri olduğundan ve Salah Usta’nın bilgeliğinden, siyasi duruşundan söz etmişsiniz. Yine bu anlatıda gömleklerini ve takım elbiselerini babanızın bu terziye sipariş ettiğini, yine konfeksiyon ürünlerine karşı yabancılaştığınızı da yazmışsınız. Yine bir sonraki Ömer Abi’nin Dükkânı başlıklı anlatıda Ömer Abi’nin yönlendirmesiyle önerilen dergi ve kitaplarla edebiyatla, mizahla buluşmuşsunuz. Ömer Abi’nin dükkânının Altınözü’nün “Siyaset Meydanı” olduğunu da belirtmişsiniz. Taşrada böyle buluşma mekânlarının adları değişse de hâlâ sürdüğünü söyleyebilir miyiz?
Mehmet M. Salmanoğlu: Eskisi kadar olmasa da hala o mekânlar mevcudiyetini koruyor Altınözü’nde. Çarşı esnafı her inanç ve kimlikten insandan oluşmakta. Kaldırıma atılmış bir masada tavla atanlara, bir terzide buluşup güncel siyaset konuşanlara sık sık rastlanır Altınözü’nde. İlçenin nabzı hâlâ dükkânlarda, kahvelerde atmaya devam ediyor diyebilirim.
Faruk Bal: Cabbur’un Boya Sandığı başlıklı anı da sanki öyküye yaklaşmış biraz. Cabbur’un Hristiyan kökenli bir yoksul olması, ekmeğini ayakkabı boyayarak kazanması… Antakya ve kırsalı biraz deşelendiğinde sanki birçok güzel öykü roman çıkacak gibi. Yanılıyor muyum?
Mehmet M. Salmanoğlu: O toprakları eşseniz her karışından hikâyeler fışkırır ama bunları yazacak, anlatacak kalemlere ihtiyaç var. Unutulmuş, bir kenarda bırakılmış Altınözü yeni yeni görünür olmaya, hatırlanmaya başlandı. Haliyle oranın öyküleri, romanları zamanla yazılacak diye düşünüyorum.
Faruk Bal: Evimizin Direği, Annemin Bakışları başlıklı anlatılarda anne ve baba sevgisi anlatılmış. Özellikle Annemin Bakışları başlıklı anlatıda sınıra yakın yerlerde yaşayan insanların sıkıntıları dillendirilmiş. Pasaporta İçi Isınıamayanlar başlıklı anlatıda da bu sıkıntılar pekiştirilmiş. Sınıra yakın bir kasabada yaşananlar oranın sosyolojisini nasıl etkiledi?
Mehmet M. Salmanoğlu: Sınır her zaman bölünmüşlüğü ifade eder. Akrabaların bir kısmı sınırın öte yanında kalmıştır. Uzun yıllar ancak kaçak yollarla sınır geçilerek birbirlerini görmeye çalışmış olsalar da ruhsal bölünmeyi de beraberinde getirmiş. Ahmed Arif’in “Hısımız komşuyuz karşı yaka köyleri obalarıyla/ Birbirine karışır tavuklarımız” dizeleri sınır boylarında yaşayanların ruh halini en iyi şekilde yansıtıyor. Duygusal bir boşluk hâli de diyebiliriz buna.
Faruk Bal: Kimi zaman öyküler de yazdığını biliyoruz. Yeni yazı çalışmalarınız var mı?
Mehmet M. Salmanoğlu: Ara ara karaladıklarım oluyor ama biliyorsunuz öykü edebi türler içinde yazılması en zor olan türlerden. Son zamanlarda öykü türünde çok eser verilmeye başlandı ve çok iyi öykücülerimiz var. Hem usta öykücülerimizi hem günümüzün yetkin kalemlerini rehber edinip yeni öyküler yazma gayreti içindeyim.
Faruk Bal: Sorular çoğaltılabilir. Ama sonrasını meraklı okurlarımıza bırakalım. Ekleyeceğin birşeyler var mı?
Mehmet M. Salmanoğlu: Zamanın her şeyi elimizden çalmaya çalıştığı böyle dönemlerde edebiyata, hafıza çalışmalarına daha çok alan açmak, bu çalışmaları çoğaltmak gerektiğini düşünüyorum. Hafızasız toplumların nasıl savrulduklarını, gelenekle bağ kuramayanların sağlam bir geleceklerinin olmayacağını tarih bize gösteriyor. Hafızayı güçlendirmek, edebiyatın zengin dünyasına yaslanmak, Yaşar Kemal ustanın dediği gibi “Binbir çiçekli bahçe” olan bu topraklarda çiçeklerimizi soldurmamak önceliğimiz olmalı.
Söyleşi için teşekkür ederim.
Ben çok teşekkür ederim…
[1] Mehmet Muhtar Salmanoğlu, Zinneni Altınözü Anlatıları, 160 sayfa, Aleni Kitap 2. Baskı Mayıs 2024



