Derya AKAR BALCI
-Erendiz Atasü’nün Baharat Ülkesi’nin Hazin Tarihi Romanı Üzerine Bir İnceleme –
Modern edebiyatın kurmaca metinleri, hayatın gerçeklerini olduğu gibi yakalayıp yansıtmak gibi bir görevi üstlenmeyip, hayatın anlamını metnin kendi iç anlamıyla, içe dönüklüğüyle dile getirir. Erendiz Atasü’nün (1947) Baharat Ülkesi’nin Hazin Tarihi adlı romanı modern edebiyatımızın en güzel örnekleri arasında yer almaktadır. Roman, çağdaşlaşma ve modernizm yolunda kurulan bir ülkenin gerçeklerini, fantezi edebiyatın unsurlarından faydalanarak dile getirir. Fantezi edebiyatın özelliklerinden birisi, gerçek dünya öğeleri kullanılarak anlatılamayacak durum, düşünce ve içerikleri anlatmak için alternatif yöntemler kullanmaktır. Aslında fantastik edebiyat, gerçek anlamda biçimsel hayali bir dünya kurar ve alt metinde okuyucusuna bir ileti gönderir. Bu bakımdan Baharat Ülkesi’nin Hazin Tarihi okuyucusuna gerçek dünyada olmayan ya da olması ihtimalini gözeten hayali bir ülke sunar.
Kurmaca dünyanın güzellikleri ve inceliklerini kullanarak yeni bir dünya, yeni bir ülke yaratmak, yazarın yeni yarattığı dünyada okuyucusunu gerçeklerle yüzleştirmesidir.
Erendiz Atasü’nün, genel olarak, eserlerinin ana odak noktasını kadınların toplumsal konumu oluşturur. Yazar, sınıfsal yapı ve cinsiyet ayrımını kadınlık bilinci çerçevesinde sorgulayarak kadınların yaşam deneyimlerini yansıtır. Bu bakımdan Berrak-su karakteri romanın ana odak noktasını oluşturmaktadır.
Baharat Ülkesi’nin Hazin Tarihi, hüzünlü iklimlerde yol alan bir romandır. Bir direnişin, bir sevdanın; mücadelenin, yeniden kuruluşun romanı. Baharat Ülkesi, hayali ve simgesel bir ülkedir. Roman, gelişmekte olan ülkelerin tarihini ve bugünlerini, gelişme sürecinde yaptıkları yanlışlıkları ve içine düştükleri çıkmazları; Berrak-su, Cavahar ve Zubin aşk üçgeninde anlatmaktadır.
“Baharat Ülkesinin insanları, dünyanın sadece değişken yeryüzü şekillerinden ibaret olduğu ve tarihin yazmadığı o eski çağlarda, rüya ile uyanıklık, ölümle dirimin birbirine ulandığı bir alaşımda yaşarlardı.”
Eserin odak noktası Büyük Kurtuluş Mücadelesi’nin kadın kahramanı ve sembolü Berrak-su’dur. Berrak-su, anne ve babasının verimli aşkları sayesinde bol çocuklu bir ailede büyümüştür. Anne-baba dava uğruna mücadele ederken evi çekip çevirmek ve kardeşlerine bakmak Berrak-su’nun görevi olur. Temelinde sevgi ve dayanışma olan ailesinde para kıt, sevgi boldur. Berrak-su liseyi bitirdiğinde ana babası onu ev işlerinden azat edip burs kazandığı üniversiteye gönderir. Hayatının seçimlerini yapmakta onu özgür bırakırlar. Doğal kadınlığından gelen anaç güdüleri okşanarak, beslenerek büyütülür. Zubin’e karşı duyduğu ilginin temelinde belki de bu büyütülüş şekli yatmaktadır.
Üniversite arkadaşları Cavahar Mehta ve Zubin ile birlikte, imparatorluğun bilge üniversite şehirlerinde öğrenciyken, rutubet dolu havada, nemi kırmak için tutuşturdukları şöminenin başında üç tutkulu yürek Kurtuluş Mücadelesi’nin temellerini atarlar. Gençlik ateşi ve enerjisi ile dopdolu pırıl pırıl bir genç olan Berrak-su, İmparatorluğa karşı direnişin bir çaresi, çıkar yolu olması gerektiğini söyleyerek dokuma fabrikaları kurma fikrini ortaya atar. Dul evlerindeki kadınlar ile müttefik olunabileceğini söyleyerek kalkınmaya bir adım yaklaşabileceklerini, özgür olabileceklerini dile getirir. Bu noktada her kalkınma hamlesinin -gelecekte karşılarına sömürü düzenine alet olabileceği fikri o şartlar da akıllarına gelmez- çağdaşlaşma sürecinin getirisi işçi-patron ilişkisi fikrini geliştiren bir düşünce olarak bakılabilir. Her ortak adımda mutlaka çalışan, ezilen, insan gücünden faydalanılan bir kesimin var olduğunu yadsımamak gerekir. Böylece, doğal kadınlığından gelen anaç güdüleri okşanarak, beslenerek büyütülmüş Berrak-su, içindeki özgür ruhlu kadının seslenişiyle mücadelenin ilk ışığını yakar; aynı zamanda Zubin ile olan aşkını yaşamaya başlar, derinlerde ise Mehta’nın aşkı yatmaktadır.
Baharat Ülkesi’nin kalkınmasına büyük katkı sunan “Yuva”nın kurucusu olur. Küçük yaşta evlendirilen ve sonra sahipsiz kalan kızların, kadınların yaşadığı dul evlerinden ülke kalkınmasında büyük emek harcayan, küçük ellerle kumaş dokuyan üretim yuvasına dönüştüren kutsal yapının mimarıdır.
Berrak-su’nun yaşamı, hayatı değiştirmek için yola çıkıp da hayatın sürüklediği tüm insanlar gibi soluk soluğa mücadeleyle geçen ömründe kendisiyle değil karşısına çıkan, engeller diken koşullarla hesaplaşmaya dayanır. Düşünme yeteneğini, ihtilalci olduğu kadar bir düşünür ve kuramcı olan babasından alır. Koşullar üstünde enine boyuna düşünür her zaman. Gençliğinden beri tanıştığı “içe bakış” denen ruh halini yaşamının her evresinde kullanır. Yasa ve yaşamın özdeş olmadığı toplumlarda; can çekişen, sürünen, halledilemeyen meseleler daima yaşayagelmiştir. Bunlardan biri “dul evleri” meselesidir. Köhneleşmiş kurum ve dernekler, vakıflar Baharat Ülkesi’nde de dehşet saçmayı sürdürmektedir. Berrak-su, mücadeleci ruhu sayesinde hem düşmanla hem erkeklerle, hem töreyle hem de siyasi otorite ile mücadele ederken Mehta’nın desteğiyle Yuva’yı kurar. Dul evlerini Yuva’ya dönüştürür. Yuva, onun hayatının sembolüdür aynı zamanda.
Yuva, Baharat Ülkesi’nde, bitki örtüsünün son bulduğu yüksekliğe kurulmuş; sırtını doruğu dumanlı dağın güney cephesine yaslamıştır adeta. Bulutlar “Yuva”nın pencerelerine çarpar; bahçesinde dolaşanların başları bulutların üstünde, gövdeleri pamuk yumağını andıran su buharının içinde hareket eder. Yuva’yı dünyanın geri kalanına bağlayan tek yol, çamların arasından kıvrıla kıvrıla dağı dolanarak yükselir niteliktedir. Yuva, Berrak-su demektir. Berrak-su, dişiyle tırnağıyla, kendinden, vücudundan ödün vererek “Yuva”yı hayata geçirmiştir. Zor durumda olan kadınların sığınağı durumundadır. Baharat Ülkesi’nin ümidi, kalkınmanın öncü ve gizli destekçisi, üretim merkezi durumundadır.
Büyük Kurtuluş Mücadelesi’nin sembol kadınlarından bir diğeri de Mavirüzgar’dır. “Dul evleri”nden birinden küçük yaşta kaçırılıp Mehta’ya teslim edilen, gök mavisi gözleri olan kız, Mehta’nın evlatlığı olur. İzbe dullar evinde kaldığı zamanlarda çürümüş ahşap tavanlara bakarken tavandaki çatlaktan gökyüzünü seyredip kuşlara, esen yellere özenen küçük kız, adının Mavirüzgar olmasını ister. Mavirüzgar…6 yaşında gelin olmuştur. Babası tarafından satılmış, bir çocuk gelin, adam ölünce de akrabaları sahip çıkmayıp sokağa atar. Tren yolculuğuna çıkmadan az önce Mehtaya teslim edilir ve ölünceye kadar Mehta’nın yanından ayrılmaz. Askeri pilot olarak ülkesine hizmet eder son nefesine kadar. Mavirüzgar, özgürlüğün, kuruluşun ve bağlılığın sembolü oluyor ülkede. Onun bir suikast sonucu hayatını kaybetmesi ülkedeki herkesi üzer; Büyük Kurtuluş Mücadelesi’nin gereği gibi yeni yönetim tarafından yürütülememesinin göstergesidir.
Kadın olarak var olmanın zorluğunu yaşamının her aşamasında yaşayan Berrak-su, “Baharat Ülkesi’nin varlığını sürdürmesi için elinden geleni yapar. Kadınların bütün sosyal haklara sahip olmaları için var gücüyle mücadele eder. Her canlıyı kutsal, böcek öldürmeyi bile günah sayan ve bu varsayımda buluşan çeşit çeşit dinleri, mezhepleri birleştiren anlayış sıra dul kadına gelince ortak bir tutumla, onu kocanın cesediyle birlikte canlı canlı yakmayı vazeder. Berrak-su bunu bir türlü anlayamaz ve değiştirilmesi gerektiğini düşünür. Belki de törelerin efendi yetiştirdiğini unutmamak gerekir. Kadının isyan etmeye bile hakkı olmadığı bir dönemde Berrak-su, arkadaşları ile birlikte kadınların da hakları için mücadele etmeleri gerektiği inancını yaymaya çalışır.
Her şey erkeğe yakışır, yakıştırılır; isyan bile!
Baharat Ülkesinin Hazin Tarihi, okuyucuyu hüzünlendirerek son bulur. Ama bu hüznün içinde Berrak-su, bir umuttur, insanların içindeki ümidi yaşatan mücadele ruhudur.



