Cihan Oğuz
Editör: Gülçin Sahilli
Yıl 1972. Babamın memurluk görevi nedeniyle Hatay-Samandağ’dayız ve ben henüz 9 yaşındayım. İlkokul 3. sınıfta okuyorum. Kardeşim Ayhan da 3 yaşında ve tam bir plak delisi. (Hâlâ öyledir ve muazzam bir plak koleksiyonuna sahiptir.) Babam, askerliğini tek kurşun atmadan Kore’de yaptığı için Türkiye’ye dönüşte Japonya’dan şahane bir pikap getirmiş. O yıllarda Âşık Mahzuni ve Neşet Ertaş’ın 45’lik plakları bütün Anadolu’yu salladığı gibi Samandağ’da da revaçta. Âşık Mahzuni’nin “Elim Kolum Kelepçeli”, “Niye Küstün Antep Maraş İlleri” gibi türküleri dillerde. Neşet Ertaş’ın “Seher Vakti Çaldım Yârin Kapısını” türküsünü ilk kez dinliyorum ve o yaşta erken kedere kapılıyorum. Daha aşkın ne olduğundan haberim bile yok.
Aynı yıl evimize ilk kez türkü dışında bir plak giriyor: Hümeyra’nın, bir yüzünde “Ben Sana Mecburum” diğer yüzünde de “Adım Kadın” şarkısının olduğu 45’liği. Şaşıp kalıyoruz tabii. Babam Hümeyra’yı nereden keşfetti? İşin sırrını kısa süre sonra öğreniyoruz: Meğer babam radyoda Hümeyra’yı hiç kaçırmaz dinlermiş ama o buğulu sesten çıkan şarkının sözlerini -muhtemelen radyo istasyonundaki uğultu, cızırtı vs. yüzünden- bir türlü dört dörtlük anlayamazmış. En sonunda kafası atmış, “Ben bu kadının söylediği şarkılardan bir şey anlamıyorum, plağını alıp evde dinleyeyim bari!” diyerek Antakya’nın yolunu tutmuş ve o yıllarda kentin tek plakçısı Mazmanlar’ın kapısını çalmış. Plak evimize bu macera sonunda geldi.
Dürüstçe itiraf etmem gerekirse, ben Hümeyra’nın o 45’liğindeki “Ben Sana Mecburum” şarkısından ziyade “Adım Kadın” şarkısına vurulmuştum. Sözleri ve müziği Bora Ayanoğlu’na ait bu şarkı, henüz feminizmin Türkiye’de adının bile duyulmadığı ve kadın haklarının esamesinin okunmadığı o yıllarda gerçekten çok radikal bir şarkıydı. (https://www.youtube.com/watch?v=umnzqhSqhn4):
“Bana kimse sormaz
Atarlarken düğümü
Ben bir dilsizim
Silkemem ki yükümü
Gözlerimde ürkeklik
Kimse bilmez küsümü
Çünkü adım kadın
Dinletemem sözümü
Bana herkes sahip
Benim hiç hakkım yoktur
Ben akıldan yoksun
Ama vazifem çoktur
Âdem’in yediği elma
Hep benden mi sorulur
Çünkü adım kadın
Kadınım hükmüm yoktur”
Sonra tuhaf bir şey oldu. İster 9 yaşındaki bir veletin imge dünyasını keşfetmesi deyin, ister tesadüfî bir duygulanım: Ben Sana Mecburum’da içimi ılıtan olağanüstü bir damar yakaladım (https://www.youtube.com/watch?v=4CQFR4U06us). Hele hele şu dizeler canıma okudu:
“Fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir Cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum sen yoksun.”
Tabii o dönem dijital teknoloji, plaktaki ufak tefek cızırtıları bilgisayar programıyla yok etme gibi kolaylıklar yok. Ama iyi ki yokmuş. O cızırtılar, o şiiri ve şarkıyı ölümsüzleştiren bir hususiyet katmış meğer hayatımıza.
Sonra büyüdüm. Tonla karşılıksız aşk, ayrılık, acı. Hepsi geldi geçti. Ama taa o yıllarda hayatımın şahdamarına Attilâ İlhan’ın “Sana kullanılmamış bir gök getirsem” dizesi mıhlanıp kaldı. Anladım ki, aşkları aşıyorsunuz, ama şarkılardaki hüzne sözünüz geçmiyor.



