Distopya / Romandan Sinemaya Anti Ütopya

İbrahim Ekrem Keleşoğlu

Yazarın şu ana kadar yazılmış 8 makalesi bulunuyor.

    Distopik, apokaliptik, post-apokaliptik kavramlar kelime olarak gündelik hayatın içinde kullanılmaya başlanmasına rağmen, ortalama sanat alıcısının belleğinde silik olan, toplum sosyolojisi ve yönetim biçimleri üzerine tanımsal kavramlardır. Aynı zamanda edebiyat ve sinemada birer sanatsal formdurlar. Bu alanlardaki eserlerin ilk örnekleri 20. yy başında edebiyatta ve ardından sinemada ortaya çıkmaya başlamıştır. Bugün aktüellik kazanan bu olguların öncülü olan kavram “Distopyadır. Distopya ütopik bir devlet anlayışının antitezini tanımlamak için kullanılmış ve tanımladığı devlet yapısına Distopik denilmiştir. 

     Distopik toplum, tüm yetkilerin tek bir merkezdeki diktatoryal bir yönetimin elinde bulunduğu devlet sistemidir. Bir anlamda totaliter ile eş anlamlıdır. Latince kökenli “totus” (bütün) sözcüğünden türetilmiş ve İtalya’da ki faşist rejimi adlandırmak için “totalitario” olarak kullanılmıştır. Totaliter yönetimlerin ana argümanı olan “Devlet içindeki herkes, devlet dışındaki ya da devlet karşıtı olan hiç kimse” ifadesi tam olarak Distopik devlet yapısını tanımlar. Bireyin güvenliği için alındığı söylenen önlemlerle, bireyin devletin organı haline getirildiği sistemdir.

     Temel olguları yukarıda belirtilen bu yapının, sosyal ve toplumsal sonuçlarına bireyin yıkımı üzerinden itiraz, sanat içinden gelmiştir. Distopik roman böyle oluşmuştur. İlk örneklerinden biri H.G Wells’in yazdığı “Efendi Uyanıyor” (1910) adlı romandır. Distopik gerçekliği konu alan ve özgür iradeyi yok eden totaliter sistemi en iyi anlatan “Yevgeni Zamyatin’in “Biz” (1920) adlı kült eseridir. Bu roman edebiyatta ilk ütopya karşıtı roman olarak kabul edilmiş ve kendinden sonra gelenleri etkilemiştir. Bu yazarlardan ilki olan Aldous Huxley “Cesur Yeni Dünya” (1931) adlı romanı yazarken, George Orwel ise “Hayvanlar Çiftliği” (1945) ve “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” (1949) adlı romanları yazmıştır. Bu baş yapıtlardan bir diğeri de Ray Bradbury’ın “Fahrenheit 451” (1953) adlı eseridir. Bu türde önemli romanlar yazılmış ve yazılmaya devam etmektedir. Katharina Burkedin’in “Swastika Geceleri” (1937), Anthony Burges’in “Otomatik Portakal” (1962), Ursula K. Le Guin’in “Mülksüzler” (1974), Margaret Atwood’un “Damızlık Kızın Öyküsü” (1985) bunlardan öne çıkanlardan bazılarıdır.

     Romanla oluşan Distopik dünya kurgusu, roman-sinema etkileşimi üzerinden, sinemada da kendini gerçekleştirir. Bu etkileşimin sonucunda sinemada pek çok Distopik film yapılmıştır. Distopik filmlerdeki yapının işleyişi ve kurgusu, Distopik romanlarda olduğu gibidir. Bunun içinde birçok Distopik roman aslına bağlı kalınarak sinemaya aktarılmıştır. 

     Distopik filmler (Romanda olduğu gibi) içinde bulunulan dönemin politik, teknolojik ve toplumsal yapısı göz önüne alınarak kurgulanmış bir gelecekte gerçekleşir. Bu filmler, modern toplumu oluşturan unsurların bazılarındaki uygulamaların tehlikeli sonuçlarına karşı, insana uyarı niteliğindedir. Aslında modern toplumun yakın bir gelecekte karşılaşabileceği durumları anlatırlar. Filmlerin çoğunda son derece tehlikeli hale gelmiş baskıcı bir sistem vardır. Sistem yüksek teknolojiye sahiptir ve bunu, insanları kolaylıkla yönetebilmek için kullanılır

     Distopik filmde geleneksel sosyal yapılar ve küçük guruplar yoktur. Toplumsal statüler bireyin tercihinde değildir. Ne olması gerektiğini devlet tarafından belirlenmiştir. Rekabetçi bir ortamda, işleyen bir demokrasi üzerinden kendini geliştirme imkânı ortadan kalkmıştır. Kast sistemine benzer bir yapı içinde, tek tip insanların olduğu toplumsal yapı Distopik filmlerin değişmeyen özelliğidir.

     Bu tür filmlerin varlık nedeni gelişen teknoloji ve buna bağlı olarak giderek yabancılaşan insanların toplumsal yapı üzerindeki olumsuz anlamda ki dönüştürücü etkisidir. Bu durumun gelecekteki dünya düzeni konusunda öngörüde bulunulmasına neden olması, Distopik filmlerin çıkış noktasını oluşturur.

     Distopik filmlerin en önemli ve türün sinemada önünü açan yapıtları, evrensel kültürün yeni dili ve zenginliğidir.

     Metropolist (1927 – Fritz Lang). Metropolis Fütüristik bir atmosferde geçen, Distopik bir filmdir. Kapitalist sistemde işçiler ve işverenler arasındaki çelişkiyi anlatır. İnsanlar ikiye ayrılmıştır. Üst dünyada konfor içinde yaşayan bir azınlık, yeraltında ise makinelerle yaşayan işçiler vardır. İşçiler birer nesne olarak algılandığı için, üst sınıf için önem taşımazlar. Bir anlamda Orta Çağ Avrupa’sında ki serf-senyör ilişkisinin post-modern tekrarı gibidir. Film Alman dışavurumcu sinema akımının başarılı bir örneğidir. Bilim-kurgu türünün ilk örneklerinden olan Metropolis, insan yerine robot kullanılması sekansıyla, ardılları için önemli bir referans ve kaynaktır. 

     Özenle oluşturulmuş dekorları, sanat tasarımı, sistemi eleştirisi ile zamanının ötesindedir. Filmin düşünsel ana ekseni işçilere belli zamanlarda “Üreten eller ile planlayan beyin arasındaki aracı kalp olmalıdır” diyen gizemli kadının sözleridir. Burada ki “kalp” devleti temsil eder. Film nihayetinde aslolan devlettir diyor. Bu yönüyle, Lang’ın sınıfsal çatışmada ki sertliği yumuşatarak, işçi sınıfının lehine olabilecek bir kırılma yaratmak yerine uzlaşmacı bir tavır takınması filmin eleştirilebilecek yanıdır. Bununla birlikte film, bir burjuva olan Freder karakteri üzerinden Egels’e selam göndermeyi de ihmal etmiyor.

    Fahnheit 451 (1966 – François Truffaut). Film tarihi bilinmeyen, belirsiz bir gelecek zamanda geçer. Otorite özgür düşüncenin, ülkede kaos yaratacağını söyleyerek kitap okumayı yasaklamıştır. İnsanlar kitabın ne olduğu bilmedikleri bir toplumda yaşarlar. Yazılı kültürün yerini, ezbere dayalı görsel ve işitsel kültür alır. İnsanlar televizyon ekranından, devletin onlara verdiği bilgileri edinirler sadece. İstenilen sanatsal ve kültürel etkinliklerde bulunmayan, edilgen ve düşünsel körlük yaşayan bir toplumdur. Bu toplumda herkes devlet tarafından belirlenen minimal sosyal alanda yaşamaktadır. İnsanlar arasında ki iletişim sınırlıdır. Kendine ve topluma yabancılaşmış oldukları halde bunu bilmezler. Yaratılan düşünsel illüzyonla, ideal toplumda yaşadıkları ve mutlu olduklarını zannederler.

    Filmde itfaiyeciler denilen bir yapı vardır. İtfaiyeciler devletin polis gücüdür ve görevleri toplumda kitap okuyan insanları bularak, okudukları kitapları yakmaktadır. Bu işte usta ve acımasızdırlar. Filmde sistemi sorgulayan çatışma alanı, bu gurup içindeki Guy Montag karakteri üzerinden oluşur. Görevini iyi yapan Guy, otobüste karşılaştığı öğretmen Clarisse yakınlaşması ile dönüşüm geçirmeye başlar. Clarisse’nin etkisiyle, baskınlar sırasında bazı kitapları kurtarır ve okur. Onun kırılma anı baskın yaptıkları bir evdeki kadının, kitaplarıyla yanarak can vermesi olur. Guy mesleğini sorgulamaya başlar. Bir akşam evinde karısına ve onun misafirlerine, okuduğu kitaptan bir bölüm aktarır. Bu onun, küçük insanın, ilk devrimci kıvılcımıdır. Ardından karısının onu ihbar etmesiyle, kendi evindeki kitapları yakması istendiğinde yaşadığı ikilemde, itfaiye şefini yakarak kaçması ve kitap okumayı seven insanlarla buluşması, anarşizm kıvamında bir çözüm sunumu gibidir.

     Ve film bize; “Gözlerini merakla doldur ve sanki on saniye sonra ölecekmişsin gibi yaşa…” Diyor.  

   Otomatik Portakal (1971- Stanley Kubrick) Film endüstri sonrası ahlaki değerlerin birbirine karıştığı, iyi ve kötünün ayırt edilemez hale geldiği bir toplumda, gençlerden oluşan bir çetenin insanlara uyguladıkları şiddet üzerinden, toplumsal değerlerin çatışmasını anlatıyor. Bir holigan olan Alex adlı genç birçok suçtan sabıkalı çete reisidir. Bir gün çetesiyle ayrılığa düşünce onlar tarafından ihbar edilir ve topluma kazandırılmak için polis tarafından beyni yıkanır. Film kötülüğün doğası üzerine düşünmemizi istiyor. Alex doğası gereği mi kötü, yoksa koşullardan dolayı mı? Bu sorudan sonra, kapitalizmin ahlaksal çöküşünü, bozulan aile yapısını, bunun sonucunda “değerlerden” uzaklaşan ve yalnızlaşan insanların şiddete ve karanlığa saklanışlarını anlatıyor. Ayrıca bozulmanın devlete ve topluma yayılmış durumda olduğunu da.

     Film aynı zamanda özgür iradeyi de sorgulamamız gerekir diyor. Alex’in tedavi ile iyileştirilmesi, Alex’e özgür iradesini mi yoksa özgürlüğünü mü kaybettirmiştir? Alex kendi istemediği için mi kötülük yapmıyor, yoksa tedavinin sonucunda, istediğini yapamayacak hale gelmesinden dolayı mı yapamıyor? Alex’e uygulanan tedavi Alex’i tamamen etkisiz hale getirirken, devletin kendi çıkarları için insani değerleri yok edebileceğini ve bunu yaparken asla acıma duygusuna kapılmayacağını gösteriyor.

     Filmin en can alıcı mesajı; “Kötü olanı seçen bir adam, belki de bir şekilde kendine zorla iyi olmak dayatılan adamdan daha mı iyidir?” cümlesiyle izleyiciye veriyor.

      Stanley Kubrick büyük yeteneğiyle Anthony Burges’in aynı adlı romanından yaptığı filmle, sinemanın baş yapıtlarından birine imza atıyor.

     1984 (1984 – Michael Radford) Film, George Orwel’in aynı adlı Distopik romanından sinemaya aktarılmıştır. 3. Dünya Savaşı’ndan hemen sonra Distopik bir evrende geçen film, Dünyanın en büyük devleti olan Okyanusya’yı anlatır. Okyanusya günümüz Londra’sının olduğu yerde kurulmuş bir korku imparatorluğudur. Burada yaşayan bütün insanlar yönetimin istediği her şeyi yerine getirmekle yükümlüdür. Okyanusya’da kitap okumak ve âşık olmak yasaktır. İnsanlar belirlenmiş kodlarla yaşamak zorundadırlar. Makineleşmiş insanlar yabancılaşmanın birer sembolü gibidirler. Hükümetin kurduğu haberleşme ve sansür mekanizması ürkütücüdür. Bu bakanlıkta çalışan Winston Smith, diğer çalışanlarla birlikte halkı değişik yalanlarla uyutmak ve sanal gerçeklik yaratmakla görevlidir.

    Filmin kırılma anı Smith’in Okyanusya’ya ait her şeyin büyük bir yalan olduğunu öğrendiği andır. Vatanseverliğini ve yaşamını oluşturduğu bu dünyayı sorgulamaya başlar. Burada üzerinde durulması gereken, başka filmlerde de olduğu gibi aşka yapılan göndermedir. Çünkü geçmişiyle zayıf da olsa bağını koparmayan Winston’un hayatı Outer Party üyesi Julian ile tanışmasıyla değişir. Filmin ilerleyen sekanslarında Winston ve Julia’nın yakalanarak, sistematik işkencelerle sisteme uyumlandırılmaları, film noir tarzı bir sondur. Filmin (aslında romanın) en önemli katkısı, türün devamı filmlerde sıklıkla kullanılan, her şeyi ve herkesi gören Big Brother kavramını sinemaya kazandırmasıdır. Bu açıdan bakıldığında bizim Big Brother’imiz de Tanrı denilen varlık olabilir mi…?

   Distopya için birer kült olan bu filmler dışında bu türde birçok film çekilmiştir. Truman Show (2988), Matrix (1999), Zamana Karşı (2011), Bıçak Sırtı (2017) Distopik filmin iyi örneklerindendir. 

     Felsefi olarak derinlikli bir olgu olan Disyopya, geniş kavramsal alanı ile entelektüel bir yerde durmaktadır. Bu filmler, bu alandan mutlak olarak beslenmeli ve bunu yansıtmalıdır. Ancak bazı filmlerde popülizm ön plana çıkmıştır, türün üzerine kurulduğu öz bozulmuş, abartılmış atmosfer ve aksiyon ile türün nedenselliğinden uzaklaşılmaya başlanmıştır. Bu Distopik film evreni için bir tehlikelidir. Bunun ilerleyen zaman içinde nitel yapısı güçlü filmlerin yapılmasına engel olmayacağı ümidiyle… İyi seyirler.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ