Şiirin Ontolojisi

Arda Cevahir

Şiirin Ontolojisi1

Derrida’nın Entelektüalizmi

Şiir nedir? Başka her şeyde olduğu gibi, bu konuda da özgürce ortaya atılacak betimlemelerden sakınmak gerek. Başka bir deyişle, biz, şiiri, yanıtla açığa kavuşturulacak soru biçiminde a priori benimsemiyoruz. Böyle bir şey, yanıtla doğrulanmak üzere, soru halini olumsuzlukla öteleyerek kendimizi beride duran hakikate davet etmek olurdu; böylelikle de yalanlanmış ve elimizde nedir sorusu yerine ne değildir‘i bulmuş olurduk: Sorunun bakışından ve hakikatin bakışından görünen o ne değildir‘i. Fakat yanıtımız sorunun ta kendisinde olmak zorundadır: …nedir? Böylelikle araştırımız, insan özgürlüğüyle ilişkisi bakımından nedirde ontolojik gerçekliğini kazanacaktır, zira şiirin insan varlığıyla kökel ilişkisini belirlememizin de başka bir yolu yoktur.

          Eleştirel idealizmin bir başarısı, varlığı bilinene indirgemekle bu ilişkiyi de örtbasla sonuçlandırmaktır ve her bilgi teorisi gibi de öte bir özneyi gerektirir. Öznelliğin en ucunda oturansa Tanrı’dır: Tanrı, ulaşılmak istenen değer, mutlak idealdir; ama her değer gibi de, özgürlüğün kendisi uğruna tüketilmesini varsayar. Ulaşmak isteyen varlık, ulaşılmak istenen varlığın bilgisiyle bütünleşmeyi gerekseyeceği bir eksiklikle donatılmış olmalıdır. Böylelikle özgürlük varlığın elinden alınmış olur, varlık, ne ise o olması gerekenin kalıbına sıkıştırılıp şeyleştirilir. Bir şekilde, az önce değindiğimiz nedir imi gibi, kendi var olmayanına, ne değildir‘ine indirgenir ve tam da bu yüzden, olduğu gibi bilinmek üzere olmadığı gibi görünmeye ve görünmediği gibi olmaya zorlanır. Bu bakış bize Mevlana’yı hatırlatıyor.

          Kuşkusuz o, ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol özdeyişiyle, bize ideal olanın bakışına yerleşmeyi önermektedir. Mevlana, zihnin bir gereği olarak, insanı olgu yerine değer düzlemine atmakta; beri taraftan, tıpkı şüphe üzerinde varlığının gerisindeki şüphe edilemez cogito bilincini bulan Descartes gibi, kusurlu varoluşu, -bu kusurlulukla kendi kendisini yaratamayacağından- kusursuz olan Tanrısal idealin bakışından görünmeye çağırmaktadır. Ama bu, Tanrı da olsa başkasının bakışından doğrulukla kavramak üzere, kendini olumsuzlamak, kendimin ne değildirine ulaşmak değil midir? Bu da demektir ki olduğum gibi görünmeye karar verdiğim anda, olduğu gibi görünmeyen varlığımın yanlışlığını da hakikatin bakışından doğrulamış oluyorum. Yani, doğrulanmak üzere kendimi yanlışlıkla var kılıyor ve olduğum gibi görünmek için göründüğüm gibi olmaya mecbur bırakıyorum. Dolayısıyla, doğruyu söylemek üzere yalan söylüyor ve doğru -yalan-söylemekle de yalan -doğru- söylüyorum: Kısacası; olduğumu olamıyorum ve bu, şiir nedir sorusuna vereceğimiz ontolojik yanıttır: Şiir olumsuzlamanın olumudur2.

          Olduğun gibi görünmek ya da göründüğün gibi olmak düşüncesi, temelde, bu iki türden edimin psişik birlik halinde gerçekleşeceği kendi üzerine dönüşlü tek bir bilincin varlığını gerektirir: “Özü sözü birdir,” deriz. Ama bu, sentez bütünlüğünde ortaya koyacak bir bakışın tanıklığında birlik olmak üzere özle sözün ayrışıklığını onaylamak da olmamalıdır. Mevlana’nın yanılgısı buradadır. Çünkü özü sözü bir olmak bilincin saydamlığıdır ve göründüğü gibi olmakla olduğu gibi görünmek, bilincin ya bağlacıyla birbirinden ayrıştırılamayacak birliği demektir: Göründüğüm gibi olduğumda olduğumda görünenim, olduğum gibi göründüğümde göründüğümde olanım. Ki eğer bilincin bu birliğini, bu özü sözü bir olmayı bir ideal, ahlak olarak alırsak, ahlaklı olduğumuzun görünmesi için bize bir tanık lazımdır ve bilincin birliği, kendi içinde olduğumu olmamaksa, bunu tanığın bakışında görünmeyle değiştirip kendi varlığımı olması gerekene dönüştürürüm. Ahlaklı olurum ve görünmesi gereken gibi olarak olduğum gibi görünürüm. Ne var ki bu, görünümün göründüğü gibi olmasından başka bir şey değildir; olduğum gibi göründüğümde de bu, olduğumun görünümünden yine başka bir şey de değildir. Mevlana, gerek olan olarak görünümde, gerek görünen gibi olmakta, olmakla görünmeyi ayrıştırmakta, tek bir olma kipelinden görünmeyi önerip bilincin birliğiyle birlikte varlığını da ortadan kaldırmaktadır. Böylelikle de ben kendimin bilinci olacak yerde, başkasının bilincindeki ben olurum. Yani, başkasının bakışında bir şey olurum. Kendimi, olduğu gibi görünen olarak, yani ahlak ideali olarak ortaya koyduğum anda, ahlaklılıkla varlığını kazanacak eksikliğimi de kabullenmiş olurum, ki eksiklikle bir tutulan öznelliğim de böylece ahlakla tamamlandığında silinip gitmiş olacaktır. Mevlana bizi ölümün ve Tanrı’nın durduğu yakadan seyretmekte, olmadığı gibi görünen varlığımızı olumsuzlayarak hakikatin görüsünden olumlanmaya döndürmeyi istemektedir. Ölüm gerçek yaşam yalan sözünün anlamı budur. Bu yüzden bizim varlığımız da, geriden geriye sürekli kendini yalanlayarak var olan bir hakikat olup çıkmalıdır. Dolayısıyla ben, başkası gibi ve başkasını izlercesine, kendi varlığımı ölümün gözünden bir kader gibi izlemekle yükümlüyümdür.

          Şiiri yürek veya kirpi olarak ortaya koyduğunda, kendini dikteyle ezberleten olarak betimlediğinde de Derrida, işte bu Mevlanacı idealleştirmeyi yansılar. Onun yanılgısı, bilincin birliği içinde kendi üzerindeki dönüşlülüğünü, başkasının gözünde var olacak sentetik bütünlükle (kirpinin kendine yusyuvarlak kapanması) karıştırmasıdır. Yok eğer karıştırmıyorsa, bilincin bu ilksel gerçekliği, nasıl oluyor da kirpi ya da yürek biçiminde bir ideal olup çıkabiliyor, varoluş üzerindeki bu başkasının bakışı nereden geliyor, onu sormak gerekir. Tıpkı olduğu gibi görünenle göründüğü gibi olanın aynı bilinç olması gibi, Derrida da, ontolojik olanı tümellik vasfındaki tikelliklerle perdelediğini bilmezlikten gelemez; meğerki derdi ontolojik gerçeği kendi payına dolambaçlı laflarla örtmek olmasın. Ontolojik olan, örneğin şu sözlerde: “Bir düzene koymanın hilesi, öncelikle salt ölüm ihtimalinden yani bir aracın sonlu varlığa sürüklendiği tehlikeden esinlenir. Felaketin yaklaştığını seziyorsun. Sonrasında kendiliğinden bu cazibeye kapılmış, yürekten etkilenmiş, ölümlülerin arzusu, sende bu nesneyi unutmaktan koruyan hareketi uyandırır. (Çelişkili bir hareket, beni muhtemelen takip ediyorsundur: Çifte zorunluluk, aporetik bağlılık); bu hareketin korumak istediği nesne, ölüme maruz kalır ve aynı zamanda da -nesne- tek kelimeyle bir kirpinin adresi, hitabı, otobanda yusyuvarlak kapanmışçasına kendini geri çekip uzaklaşması ve kendinden mahrum kalmış hayvan gibi kendini korur3.” biçiminde dile getirildiğinde, iç daralmasını allayıp pullayarak gözlerden gizlemekten başkaca nedir?

          Sartreyen bakışla söylersek; ölüm tehlikesi ayağımın dibindeki uçurumdur ve yaşamıma dönük tüm hileleri (ayağımın kayıp yuvarlanacak olmam, baş dönmesiyle kendimi boşluğa bırakacak olmam) bastığım toprağın kaygan zemininde hissederim. Korkunun edilginliğinde bir nesnellik taşıyorum, kopan bir taş gibi aşağıya yuvarlanabilirim, duyduğum dehşetle kendimi boşluğa atmam da elimde. İşte şu ötedeki dala uzanabiliyorsam, varlığımın altüst olmaması için varlık düzenini sahipleniyorsam, bu, sonlu varlığımın ölüme maruz kalmış resmini uçurumun dibinde görüşümdendir. Derrida’nın sözünü ettiği çifte zorunluluk, yani aporetik bağlılık da şu; hem kendimi uçuruma sürükleyen dehşet hem de şu üstümdeki dalda var olan gelecek düşüncesi olduğum içindir ki varlığım belirsizliktedir. Ama sonuçta düşünüme sığınır ve kendimi daldaki geleceğime doğru uçurumdan geriye alırım. Ya da Derrida’nın dediği gibi, otobanda yusyuvarlak kapanmışçasına kendimi geriye çekip uzaklaşırım. Bu kadar yalın bir gerçeği evirip çevirmeye gerek var mıdır? Bir ölçüde, ontolojik gerçeği uyarlamaktan gelen kendi mührünü taşıma kaygısı düşünülebilse de, dehşetle kendi geri çeken varlığımı, şu, “bu hareketin unutmaktan korumak istediği nesne,” baş dönmesinin etkisiyle kendimi boşluğa bırakacak olmanın çekimini de, “cazibeye kapılmış, yürekten etkilenmiş ölümlülerin arzusu,” diye betimleyerek okurun gözünde işi artistiğe vardırmak da neyin nesi?

          Gelgelelim, kötümser olduğumuz ve Derrida’nın da amacının, tüm şairler için geçerli olabilecek öngörüleri bütünsellikte betimlemek olduğu, hatta bunda da başarılı olduğu söylenecektir. Bu, bir ölçüde doğrudur. Derrida şiiri anlatmaktadır; bünyesini dolduran bütün iman dokusuyla şiiri bir ideal edip çıkartırken de, onu bir yürek bütünlüğüne sarıp sarmalarken de bu yüzden bütünüyle kendine haklı görünür. Ne var ki bu, kendi idealist düzleminde onu olumlamaktan, daha doğrusu açıklamamaktan öteye gitmediği gibi, işleri daha da içinden çıkılmaz hale getirir: Şiir, kâh kendini dikte ettiren kendinde olurken, kâh felaket karşısında iç daralması, yani kendiiçin olup çıkarken, olgu ve aşkınlık düzleminde görünen tek bir bütünlükle, kendi içini kendindeye doğru olgusallığa öteleyerek kendisi de sentetik bir tanıklık arayan şairce bir düşünüme saplanır kalır Derrida. Bu yüzden de Aristoteles’in, varoluşu açıklayamamakla eleştirdiği Platoncu ideanın şairane benzetme düzeyinden öteye gitmediğini söylemek gerek. Hem varlık karşısında ulaşılmak istenenin aşkınlığını taşımak, hem de kendinde şeyin ne ise o olan gerçeğini ona kazandırmak; ancak idealin özelliğidir çünkü. Kendi bakışımızı öne sürmemiz ve sorunu kökellikle çözümlememiz öncesinde, bu tümevarımsal olumlamayı görmek üzere Derrida’yı dinlememiz yerinde olacaktır.

          “Kaybolmak onun yasasıdır,” der, Şiir Nedir‘in başlangıcında: Şiir, “ben dikteyim, ezberle beni, kopyala, gözet ve beni koru, bana bak, gözler altında dikteleşmiş durumdayım,” diyen durumundadır. Dikte, bu olan ve bundan başka bir şey olmayan olarak varlığına yöneliktir; şiir, dilsizliğin ta kendisi olmakla varlığa gelmelidir, ki eğer nedir’e yanıt olacaksa da, bu da aynı dikte edildiği biçimde bir dilsizlik, kendini çözümsellikte açıklamak yerine kendi kendisiyle, ışık kuyruğu, şenlikteki bir fotoğraf biçimindeki şiirsellikte olmalıdır. Bu, sessizlik, yani onun varlığıdır: Nedir’e, “Bu soruya cevap verebilmek için bilgiden” vazgeçmesi bundandır. Ama burada gözden kaçan bir şey var: Şiirin, sessizliğin kendisi olmakla, varlığının farkına vararak varlıktan ayrışması için ilkin ses, yani varlık düzeni gerekmektedir; çünkü başka türlü sessizlik de bilinmezliğe yuvarlanacaktır. Şairin hiçliği vücut seçmesinin, cennet bahçesi dışına, çöle bir atılmak arzusu olduğunu, böylelikle payına düşecek daha geniş ama lanetlenmiş topraklara göz diktiğini daha önce belirtmiştik. Ne var ki hiçliğin kendini olduramayacağı ve varlığa dışarıdan gelmeyeceği düşünülecek olursa, bu hiçlik bilincinin de kendi varlığından kalkarak gerçekleşeceği bir varlık bilinci gerekmektedir, bu nedenle de şiirin varlığı, varlığın bağrında yeşerttiği hiçlik bilinci olup çıkacaktır. Bununla birlikte, şiirin, hiçlik olarak bağrında yeşerdiği bilinç de şairden başkası değildir. Dolayısıyla, şair de, kendisini şair olarak konumlandırmış bir bilincin, senin benin hiçlik bilinci olacaktır. Daha sonra değineceğimiz üzere, onun, yalan söylediğini kendisinden gizleyemeyen doğruluk bilinci de olması gerekmektedir; gelin görün ki Derrida, şairi her türden varlık bilincinden azat edip de “kutsanması bilgiden önce” bir dilsizlikle yüceltirken, sorgu karşısında bir savunma bilinci olarak beni (şairi) varlıktan dışarı atarken, kendisinin hiçlik bilinci olacağım varlık bilinci olma vasfını kendine giydirdiğini hissetmez bile. O’nun, neden şiiri bilinç düzleminde ve tek bir bilincin birliği içinde çözümlemek yerine, varlık yükümlülüğünün uzağında yürek olarak betimlediğini şimdi anlayabiliyoruz. Varlık sorunundan azat edilmiş olmanın uygun zemini yürektir de ondan. E peki yüreğin yürek olduğunun bilinci ne olacaktır? Böylelikle onun üzerinde, alttaki üzerine çakışan iskambil kartı gibi kendi bilinç aşkınlığını konumlandıran, onun varlık bilincini taşıyarak eksik olunanı olma özelliğini kendine devşiren de Derrida’nın ta kendisi olmaktadır. Böylelikle kendisini de bir sorumsuzluk, şiir bilinci, yani şair edip çıkardığını fark etmez. O yüzden şiiri, “belleğin tutumluluğu”dur. Eksiltilidir, varlıktan kovulmuş hiçliğinin, azat edilmiş özgürlüğünün “bilge bilinçdışılığıdır.” Ama böylelikle de, kendindeden kendiiçine geçerken bilinçsel birliğin ayrışıp hiçlendiği bilgiye dayalı bir hiyerarşiyle, şu “mutlak olmayan mutlak” silsilesiyle karşılaşılır: Varlık yükümünden azat edilip kırlara atılmış şiirin ya da sessizliğin seslik bilinci olarak; şiirsellik, şiirselliğin hiçlik bilinci olarak şairliğim, şairliğimin hiçlik bilinci olarak Derrida, Derrida’nın varlık bilinci? O da belli ki Logos ya da Tanrı’dır. Bu, Derrida’nın da, “Bu tüm çözümlerin, tüm ayrımların aşkınlık tarihinin ayırıcı silsilesidir” derken farkında olmadan itiraf ettiği şeydir. Bilincin kendi için birliğini ayrıştırıp başkasının bakışını göğüne yerleştirmede Derrida, gelip Mevlana’yla aynı safa bağdaş kurar: Başkası ben değilsem, başkası, ben üzerindeki bu bakışı nereden edinebiliyor? Bu durumda iki şık çıkar ortaya: Ya başkası Tanrı’dır ve bunun mümkün olması için en yukarıdan en aşağıya, yani şiire değin, her birimiz Tanrısal doluluğuzdur, ki bu durumda da başkası olan Tanrı bendir ve ben de başkası olan Tanrı olarak ben olmaktayımdır ya da hiçliğin bağrında, Tanrı da dahil her varoluşun hiçlik olduğunu kabul etmek gerekir. “İkisi birinde,” der, bu yüzden: “İkinci deyiş birinci deyiş içinde yer almaktadır. Bunu şöyle dillendirelim: Şiirsellik, senin (yürekten) öğrenmeyi arzuladığın şey, ama ötekinden ve öteki sayesinde ve de imparare a memoria diktesinin ardından şiirsel olurdu.” Eh, elbette ki Şeytan’ın vücudu ateşten olmalıdır. Yürekten öğrenmem gereken kendi hiçliğimin vücut algısı şu şiirsellik, varlık ve hiçliğimin bir ve aynı vücudu şu çöllüğümün kısır döngüsü, “çeviri denen yolu karşıdan karşıya geçmenin tesadüfen, hiç beklenmedik bir biçimde, bir kaza gibi gerçekleşeceği kadar olası, – olası ama insanın var gücüyle düşleyip arzuladığı, vaat etmekten geriye arzunun kaldığı yerde gerekli olduğu anda bir şeyin olması değil mi?” sözünde algının önüne geçip kendini şu bilge bilinçdışılık olarak keşfettiğinde, bu “yürek şeytanının” varlıktan kovulmuş yoksunluk bilinci ve yürekli şeytanı olarak bulduğunda, nesnesi değişmeden kendisi değişen şu öznellik, öteki, nereye kaybolmaktadır? Bu eksiltili şiirin, kendisi olmak için kendinin eksikliği olan bir bilincin mutlak doluluğunu gereksemesi gerekmiyor muydu? Derrida sormaz bunları. Demek ki bu doluluk ancak hiçlik doluluğudur ve tüm varlık düzeni bir hiçlik, yani şiir küresinden ibarettir; bu yüzden de Derrida, “kimsenin onu üretmeye ihtiyacı olmadan o kendiliğinden gerçekleşir,” der: “Bir etkinlik, bir iş olmadan, alıkoyan, alıkonulan coşkuyla (Pathos) alıkonulmanın coşkusuyla her üretime, hele de yaratılan ve oluşturulan her şeye yabancılaşır.” Hiç değilse, şiirselliğin de kendine dair bir varlık bilinci taşıması gerekiyorsa, bu varoluştan alıkonulmanın coşkusunun da bizzat bir kendini alıkoymama bilinci olması gerekir, bu nedenle de Derrida, hiçliğin mi bilinçten, bilincin mi hiçliğinden çıkageldiği bir sonsuzluğa yuvarlandığını bile görmeden birdenbire ağız değiştirip: “başkasından gelen dua, başkasının gelmesi” diye ekler, hiçbir etkinliği gereksemeyen şiir için. Daha sonra, olumsuzlamanın olumu başlığında göstereceğimiz gibi, bu başkası, aslında benden başkası değildir. Yine de, her şeye karşın Derrida’nın, şiirselliğin varlıktan kovulmuş tikelliğini betimlediği mi söylenecektir? Bu, doğru bile olsa, Derrida’nın da bu varlıktan kovulmuş tikelliğin taşıması gereken varlığa katılma aşkınlığını kendine gizlemesine yetmeyecektir. Derrida, tüm varlığıyla şiiri kendi hiçliğinde bir olgu olarak bu cebimize koyarken, şeytanı ateşten yaratmanın Tanrısal bilincini de diğer cebimizden kendine aparmaktadır. Bu kendinin olumluluk bilincini temsil edecek olan da kirpidir, daha doğrusu kirpi, kendisidir. Derrida, kirpiyi şu sözlerle: “Logos’un ötesinde, insansı olmayan” olarak betimlerken, daha önce otobanda iç daralmasıyla kendini geriye çekmesi gerektiğinde bilinçlilikle donattığını unutup yolun karşısına düşüncesizce zıplar. Her iki durumda da bir kendindeden kendiiçine geçiş söz konusudur ve Derrida bunu adım başı yinelemekten sakınmaz: Kirpi, bilinçlilikle kendini otobandan geriye çeker çekmez yeniden başkasının gözünde bir kendindeliğe bürünür, “İnsan onu eline almak, onu öğrenip anlamak ister, onu kendisi için ve yanında alıkoymak ister.” Bir acıdır burada o, İbrahim tarafından boğazına bıçak dayanmış İsmail’in yüzündeki gibi korumak, alıkoymak istediğimiz bir duygu yumağıdır, ki Derrida’nın da burada sözünü ettiği şiirselliktir artık bu. Ama hemen üzerindeki iç daralmasının, birkaç cümle aşağıda ansızın İsmail’in yüzündeki acıya dönüştüğü, kendiiçinden çıkıp kendinde var olarak benim kendiiçinime şiirsellik olarak attığı parende görünmez olur. “Kısaca söylemek gerekirse: sen,” der, “benzersiz bir biçimi, dokunulmaz niteliğin, idealiteyi, ideal anlamdan, nasıl derler, harf bedeninden ayırmayan bir olayı (yürekten) ezberleyebilmeyi istiyorsun. Bu mutlak ayrılmama isteği, mutlak olmayan mutlak.” Yani, fenomenal varlığını başkasının bakışında kazandığı için mutlak olmayan mutlak olarak onu ezberlemek istiyorum. Şüphesiz, Derrida’nın harf‘ini Heideggerci dil biçiminde okumak gerekir. Ve ekler: “İşte buraya şiirselliğin kaynağını esinlersin. Hayvanın kendi adına her şeye rağmen istediği harfin aktarımına olan sonsuz karşı koyması işte buradan kaynaklanmaktadır. Bu da kirpinin yıkımıdır. Peki yıkım, hatta sıkıntı ne ister?”

          Hayvanın direnişi, fenomenal algıya kendini zorla benimsetmeye yönelik bir dondurulma isteğidir; ne var ki bu kendindelikten hemen kendi hiçliğiyle sıyrılıp yeniden var olur, çünkü kendinde olmak yıkımıdır. Böylelikle durmadan devinir, kendiiçin olur ve uyandırdığı hayretle benin bakışında yenilenip, bende, “dikte yoluyla kendinden geçme düşü” uyandırır. Böylelikle şiir, başkasının gelmesi olmayıp, kendinin başkasındaki varlık bilinci olması gerekirken yani kendiiçinin, ne ise o olmayan ve ne değilse o olan olarak kendindeden kurtulup başkası için şiirselliği olması gerekirken; kendini başkasının bakışıyla hiçleştirerek şiirselliğe dönmek, yürek olmak, ne ise o olan bir duygu olmak ister. Bunu, Derrida’nın şiir için kullandığı ifadeyle belirtmek gerekir: “Yerine hiçbir şey konulamayan sözcük aynılığında alıkoymak ve korumak” zorunda kaldığımız: İsmail’in yüzündeki acı olmak istemektedir.

          Gelgelelim ki bu acı, kendindedir. Bizim canlı acılarımızın ve bilincin ne ise o olmayan gerçekliğinin uzağında, erimin dışındadır; var olmadığı için gürültücüdür; çünkü suskunluğuyla gürültülü olmak da yalnız onun özelliğidir. Yara olarak sessiz ve öznesizdir, tıpkı bir Meryem suretindeki hüzün gibi bizim için değil kendisi için var olur ve ona giden dışsallığımıza dikteyle kendi içsel çizgilerini giydirir, “elden kurtulur,” “emekle özdeş”tir, yürekle özdeş emek halinde şiirselliğini edinir ve kimse onu yaratamaz. Bu noktada Derrida’ya şunu sormak gerekir: Bu yürek, benim yüreğim midir? Yüreğim şiirselliğin ezber çizgilerini, duyacağı acının hatlarını ondan ediniyorsa, besbelli ki zaten erimimin dışında olmakla, o, yüreğimin eksikliğidir artık. Dolayısıyla bu şiir, bendeki ezber isteğini, benim kendi acım veya yüreğim yerine, kendi kendisiyle ortaya koymakta, sessizliği karşısında yeterince gürültülü olamayan yüreğimin sessiz eksikliğiyle de şiirselliği kazanmaktadır. Erimimin dışında olmakla, yüreğimin ezincine bulandığı başkası olduğundan, hem benim olan hem olmayan miras gibi, hiçliğiyle var olmakta ve varlığıyla da hiç olmaktadır -ezberimdeydi; ama şimdi birdenbire unuttum,- ona hem bağlı hem değilimdir; ezberim, yüreğim ve şiirselliğim olduğu anda benden kurtulup kendini dayatan varlığına geri de dönebilmektedir; o halde Derrida’ya şu soruyu da açıkça yöneltmek gerekir: Ben başkası değilsem, başkasının ve benin kendiçiinini, olduğu gibi görünmek ve göründüğü gibi olmak ikiliğinde önvarsayan bu ilişki, ideal olanla kurulan bir inançtan başkaca nedir? Ötelenmiş kader donukluğunda bir yara, yürek veya varlıktan yoksun kirpi olarak, tümüyle kendi hiçliğinin sırtında kendini hiçleyerek var olan bir hakikat gibi, tikelliğinden tümelliğe doğru başkasının bakışına yerleşerek ve ancak tüm bakışların başkasılaşmasıyla elde edilecek bir tümel olan tikellikle Şiir olup, her şiirin özgünlüğünü kendine soğurmakla, bu yürek, ulaşmak için varlığımı aşmam gereken bir idealden başka bir varoluşa sahip midir?

          Geldiğimiz noktada: Olduğun gibi görünmek ya da göründüğün gibi olmak ekseninde, gördük ki, Derrida’nın şiiri, ideal olmakla, olduğunda görünmeyen ve göründüğünde olmayan olarak bizi hiçlikle karşılaştırdı ve olması için de, aynı olmak kipelinde bir acı, yürek veya yusyuvarlak kapanmış kirpi olması gerekti. Ne var ki bu sefer de, insansı varoluşun ancak ölü olarak kendisine görüneceği ne ise o olan olarak, kendine yusyuvarlak kapanıp gizlenmiş bir tehlikeyi elde tutan başkasının bilincinde öznesizliğe ulaştı, ki bu da, onu ve kendini ancak ölümün gözlerinden izlemekle kendisi kılacak kendi üzerine dönüşlü bir bilincin gerektiği gerçeğine bizi ulaştırdı. Bu durumda, eğer Derrida’nın da, şairi bir ötelenmiş yazgı ya da ölü donukluğunda varlıktan azat ettiği düşünülecek olursa, nedir’i yanıtlayacak bir felsefe yerine, onu ölümün bakışından ve bir ölü dilsizliğiyle betimleyen şiir yapıtı ve düşünce şairiyle karşı karşıyayız demektir.

          Şiir nedir? Derrida bu soruyu şiirle, ona yüklediği anlamla, dilsizlikle yanıtlamaktadır, yani yanıtlamamaktadır. Bizim eleştirimiz de bir yanıt getiremedi; çünkü kendimizi bilincin dışına atılmış bulduk ve böylelikle de hiçbir yere ulaşmış olduk. Yanıtlandırabilmek için yeniden bilinç alanına dönmemiz ve araştırımızın yönünü onun içsel ilişkilerinde derinleştirmemiz gerekmektedir. Bununla birlikte, bilincin dışına çıkmakla gerçekleştirilecek her girişimin bizi aynı çıkışsızlığa ulaştıracağını da eklemek gerek. Bu ilişkiyi aydınlatmamız ve kendi düşüncemizin haklılığını orada temellendirmemizden önce, şimdilik, şiirin, bilincin kendi üzerine dönüşlülüğüyle gerçekleşen iki türdeş ediminin psişik birliği olduğunu belirtmekle yetinelim. Bu bilinç şair olduğu sürece de şiir olarak karşımıza iki yönü bulunan tek bir edim çıkacaktır. Buna göre: 1- Her şiir özünde iki varlık kipinde bir olumsuzlanan nesnellik, bir de olumlanan öznellikten oluşur ve 2) Her şiir birbirini bir diğerinde gerektiren bu iki öğenin bütünlendiği olumsuzlamaya yönelik bir aşkınlığın olumlanma bilincidir. Şiirin uzunluğu, biçimi nasıl olursa olsun, hep bu temelin yayılıp açılmasından başka bir şey değildir ve eğer bu iki öğe yoksa, orada şiir de olanaksızdır. Şiir,

          kendisine doğru uzaklaşacağımız olgusallık

          kendisine geri döneceğimiz aşkınlıktır

Notlar:

1- Arda Cevahir, “Olumsuzlamanın Olumu”, Özne Felsefe, 7. Kitap, Bahar 2007

 2- Alıntı cümleler, çeviri metinde olduğu haliyle aktarılmıştır. Şiir Nedir?, Çev: Ahmet Sarı – Abdullah Aslan, Babil Yayınları, Erzurum 2002

Akatalpa dergisinin Temmuz 2010 tarihli 127. sayısında yayımlanmıştır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ