Neslihan Perşembe Kulakoğlu’ndan Dizdar Karaduman Söyleşisi…

Adı olmayanların şairi, şiirin yazarı, öğretmeni

“…sonra mübadil suların/bir adasında/yeldeğirmenine/takılmış yüzün/habire pişmanlığı döndürüyor/umarsız/senin adın yok…” Eğitimci-şair-yazar Dizdar Karaduman’ın kitabında ilk şiirinin dizelerinde çağımızda daha da artan zorunlu göçler değil sadece dikkat çektiği. Geçmişten bugüne farklı coğrafyalarda aynı acıyı yaşayanlara; yok sayılan insanlara bir vurgu. Aslında diğer şiirlerinde de adları yok sayılanları şiir kitabında baş tema edindiğinin ipucunu veriyor şair. İçerik olarak Toplumcu Gerçekçi anlayış olmakla birlikte, biçim, söz sanatları açısından çağdaş bir yapıya sahip şiirleri. Kitabının adıyla dahi ‘Sendeki Yara Bende Kanıyor’ diyerek şiirlerinin duyarlı, insancıl yanını ele veriyor ilk bakışta. Bu açıdan Dizdar Karaduman, yaşamın acılarına, yıkımlarına karşı şiiri bir kalkan olarak kullanıyor. Bir okur olarak Karaduman’ın şiirlerini okuduğunuzda güçleniyor, empati yapıyor, yaşam yolunu uzatabilecek ipuçları buluyor; aydınlanıyorsunuz. Bu yolda sıkılmıyorsunuz çünkü Dizdar Karaduman uzun yıllar Türkçe ve Türk Dili Öğretmeni olarak çalıştı. Şairlik, yazarlıktan önce iyi ve sıkı bir okur. Okuduklarını ustaca inceliyor, incelemelerini deneme tarzında yazıyor. Bu yazılarından büyük kısmı dört cilt olan ‘Şiirlerin Söylediği’ kitabında da bir araya geldi. Bu gelişler etkinliklerde anlatıldı. Bornova Şiir Topluluğu’nu da yöneten, etkinliklerle katılımcıları günden güne çoğalan Dizdar Karaduman ile gelin eğitimci, şair, yazar kimliğini dizelerin bakış açısından İzmir eksenli başlatarak konuşalım.

Eğitiminiz ve öğretmenliğiniz farklı illerde geçti ancak İzmir doğumlusunuz, uzun yıllardır İzmir’de yaşıyorsunuz. İzmir’in şiirde yerini, şairlerini, İzmirli bir eğitimci ve şair kimliğinizle sizden dinleyelim.

Doğma büyüme Bornova – İzmirliyim. 1402 sayılı yasa kapsamında Sivas’ta dört yıl sürgün olarak görev yapmamın dışında İzmir’de değişik okullarda çalıştım. Emekli olduktan sonra da yaşamımı İzmir’de sürdürüyorum. İzmir’in şiirdeki yerine gelince 8500 yıl öncesine dayanan tarihi bir mirasa sahip İzmir’de başta M.Ö 9. yüzyılda Smyrna (İzmir) bölgesinde yaşamış, Batı edebiyatının ilk büyük eserleri kabul edilen İlyada ve Odysseia destanlarının derleyicisi ve yazarı İyonyalı ozan Homeros’la başlar İzmir’in şiir damarı. Osmanlı döneminde İzmir, kültür ve sanat yapısındaki gösterdiği yükselişe karşın şiir alanında aynı ivmeyi göremeyiz. Bu dönemde Tire’deki Şuara Tezkireleri’nde on beş Divan şairinden söz edilmektedir. Benzer bir durum Tasavvuf ve Aşık tarzı şairler için de geçerlidir. Ancak 18. Yüzyıldan sonra özellikle kentin içinde bulunduğu çok kültürlü etnik ve sosyal yapısı nedeniyle matbaanın da gelişiyle birlikte kültür sanat ve edebiyat alanında yeni bir ivme kazanmaya başlar İzmir. 19. Yüzyılda matbaanın kullanım alanının daha da gelişmesiyle birlikte kentte kültür, sanat ve edebiyat alanında bir hareketlilik görülmeye başlar. Bu yüzyılda Divan şiiri alanında Ahmed Tal’at, Mansurizâde Es’ad, Yanyalızâde Celâl, Hasan Âkif, Mehmed Abdurrahman, Hasan Servet, Ahmed Cemil gibi şairlerin öne çıktığı görülür. Halk şiirinde ise Âşık Ahmed Behçet’in Tasavvuf şiirinde ise Ali Ulvi Baba, İrşadi, Mihri Efendi, Şemsi Baba gibi isimler ön plana çıkar. Modernleşme sürecinde ise Tevfik Nevzad’ın tek şiir kitabı Aveng-i Şebab (1889) İzmir’de çıkar.

Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren 2. Meşrutiyet ve Cumhuriyetin kuruluşuyla birlikte İzmir Türkiye’nin ikinci büyük kültür merkezi konumuna gelir. Artık 17 gazete ve derginin yayın hayatına girdiği İzmir’de Aşık edebiyatı alanında Havva Bacı, Necmiye Bacı, Neferi, Nevcihan Özmerih, Hicrâni gibi halk ozanlarının isimleri ön plana çıkar. Cumhuriyetin ilk döneminde şiir alanında Benal Nevzat, Mehmet Ârif Bilgi, Enver Tuzcu, Nazan Güntürkün, Halim Yağcıoğlu, Nuran Hariri, Adnan Önelçin, Hasan Vasfi Uşkan, Ahmet Kanyılmaz, Hatice Müberra Kıran, Rauf Alanyalı, Selahattin Birkan, Fethi Savaşçı, Muammer Lütfi Bahşi ilk akla gelen İzmirli şairlerdir. Tabi İzmir-Urla doğumlu Seferis’i de unutmamak gerekir.
İzmir, şiir damarı güçlü olmasına karşılık sesini yeterince duyuramamış olmasına rağmen birçok önemli şaire sahip üçüncü büyük kentimizdir. Garip akımıyla birlikte serbest şiirin İzmir’e de yansıdığı, dolayısıyla da Attila İlhan, Hüseyin Cöntürk, M. Şerif Onaran, Salah Birsel, Dinçer Sezgin, Mübeccel İzmirli, Nuran Hairi, Yüksel Pazarkaya, Yaşar Aksoy, Dinçer Sümer, Necdet Neydim, Semih Çelenk, Seyfettin Tekdilek, Metin Altıok, Mehmet Mümtaz Tuzcu, Avram Ventura, Hüseyin Yurttaş, Hüseyin Peker, Halim Yazıcı, Ahmet Günbaş, Tuğrul Asi Balkar, Asuman Susam, Aliye Özlü, Cem Seyhun Ünbay, Nesrin Kültür Kiraz, Didem Madak, Atilla Er, Neval Savak, Neslihan Perşembe Kulakoğlu, Onur Akyıl, Erkan Karakiraz, Ayşen Deniz Onaral, Özgür Zeybek gibi daha birçok şairi sayabiliriz.
Bunların yanı sıra daha sonra meslek görevi nedeniyle İzmir’e yerleşen ve yaşamını burada sürdüren, bu güzel kentimizin yazın ve şiir hayatına katkı veren şair ve yazarla doludur İzmir. Bunlar da bu güzel kentin şairi sayılmalıdır bana göre. Necati Cumalı, Şükran Kurdakul, Nahit Ulvi Akgün, Abdullah Neyzar Karahan, Mehmet Sadık Kırımlı, Hidayet Karakuş, Oğuz Tümbaş, Halit Özboyacı, Bedri Karayağmurlar, Timuçin Özyürekli, Süreyya Berfe, Hayri. K. Yetik, Veysel Çolak, Yusuf Alper, Aydın Şimşek, Bilsen Başaran, Tuğrul Keskin, Namık Kuyumcu, Turgay Gönenç, Fergun Özelli, Fatma Aras, Hüseyin Ferhad, Aslıhan Tüylüoğlu, Neslihan Yalman, Mehmet Rayman, Mine Ömer, Nesrin İnankul, M. Mazhar Alphan, Raif Özben, Sedat Şanver, Coşkun Şimşekli, Selami Şimşek, Durmuş Taşdemir, Mehmet Mahzun Doğan, Zübeyde Seven Turan, Özlem Tezcan Dertsiz, Ümit Yaşar Işıkhan, Hülya Deniz Ünal, Özge Sönmez, Gülçin Sahilli gibi adını anamadığım daha birçok şair var bu güzel kentte.
Şiir sanatı üzerine şair Veysel Çolak yönetiminde yirmi yıldır, halka açık, ücretsiz eğitim çalışmaları yapan, etkinlikler düzenleyen Karşıyaka Belediyesi Veysel Çolak Şiir Atölyesi, Aydın Şimşek yönetiminde sekiz yıldır İzmir’de şiir, edebiyat ve yazarlık eğitimi veren Kanguru Kültür ve Sanat Merkezi ile birlikte birçok özel şiir atölyeleri ve toplulukları – Buna 2019 yılından şiir etkinlikleri düzenleyen Bornova Şiir Topluluğu da dahil – İzmir’in şiir hayatına renk katmaktadır. Başta İzmir Büyükşehir Belediyesi olmak üzere İzmir ilçe belediyeleri ulusal ve uluslararası şiir ve edebiyat etkinlikleri, kitap fuarları düzenleyerek şiir ve edebiyatın kentte varlığını sürdürmesine olanak yaratmaktadır.

Okurlarımıza, Türk Edebiyatı’nda şiir başta olmak üzere edebiyatın farklı alanlarına dair inceleme, eleştiri yazan yazarlardan kimleri önerirsiniz?

Bu soruya yanıtım biraz uzun olacak. Çünkü eleştiri konusu biz de en sorunlu konuların başında geliyor. Eleştiri türü, bizim edebiyatımıza ne yazık ki çok geç girmiştir. Eleştirinin tarihi Antik Yunan Edebiyatı’na  kadar  uzanırken bizdeki ilk eleştiri metinlerine Divan Edebiyatı’ndaki  Şuara Tezkireleri’nde rastlanır. Gerçek anlamda eleştiri türü olarak görülmeyen bu tezkireler, birer kaynak niteliğindedir.  Bunlarda genel olarak eserin yazıldığı dönemde yaşayan veya ölmüş olan şairlerin hayatları ve eserleri hakkında bilgiler verilir. Modern anlamda bir eleştiri özelliği taşımazlar.  

Edebiyatımızda Tanzimat döneminde Namık Kemal’in 1866’da Tasvir-i Efkar’da yayımlanan “Lisan-ı Osmanînin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülâhâzâtı Şâmildir” yazısı, Ziya Paşa’yı tenkit etiği “Tahrib-i Harabat” ve “Takip” yazıları bizdeki  modern eleştirinın ilk öncü örnekleri sayılmaktadır. Beşir Fuad, bu dönemde Türk Edebiyatı’nda ilk kez realizm ve naturalizmden söz ederek  ve bunlarla ilgili bilgiler vermiştir.

Cumhuriyet Dönemi’nde ise Divan Edebiyatı, Tanzimat Edebiyatı ve Servet-i Fünun Edebiyatına yönelik eleştiriler devam eder. Şiirle ilgili tartışmalarda ise  “eski-yeni” ve “şiir-ideoloji” eleştirileri öne çıkmaya başlar. Yedi Meşaleciler, Beş Hececileri eleştirir ve şiiri sunileştirdiklerini, cansızlaştırdıklarını eleştirirler.  

Daha sonra Nâzım Hikmet, Resimli Ay’ın Haziran ve Temmuz 1929 sayılarında “Putları Yıkıyoruz” başlığı altında imzasız olarak yayımladığı “Abdülhak Hamit bey,  efendi Daii âzam değildir. Âzâmı bir tarafa bırakalım dahi olmanın umumi vasıflarına bile haiz değildir.” dediği Abdülhak Hâmit Tarhan ve “ Yıkmak istediğimiz ikinci put şair Mehmet Emin beyin kendisine boşu boşuna verilen “Milli şairlik, Türk şairliği sıfatıdır” cümlesiyle  başlayan Mehmet Emin’i hedef alan iki eleştiri yazısı ile siyasi sonuçlar da doğuran bir eski-yeni kavgasını başlatmıştır.

Yakup Kadri’nin Resimli Ay yazarlarını “gözlerini dogmaların kör ettiği vatan haini komünistler” olarak nitelendirmesi ve Nâzım Hikmet’le Vâlâ Nurettin’i “Anadolu Harbi sırasında düşmana karşı çıkmaktan ürkerek Maarif Vekaletini dolandıran ve çaldıkları para ile Karadeniz’i aşıp Bolşeviklere iltihak eden iki vatansız” ilan etmesi üzerine, Nâzım Hikmet de Resimli Ay’ın Haziran 1929 tarihli sayısında, Yakup Kadri’nin perişan haldeki halka ait paralarla İsviçre’de tedavi görmesini de eleştirerek kendisine şöyle yanıt verir “Cevap: 1”de: “…Ben ki bileklerimde tel kelepçeyi / bir altın bilezik gibi taşımışım, / ben ki ilmikleri sabunlu iplere bakıp / kıllı kalın ensemi kaşımışım, / tehdidine pabuç / bırakır mıyım hiç?… //…Haki ceketli ölülerin ceplerinden /çalarak parasını /satın aldın kendine /İsviçre dağlarının havasını…”

Nâzım Hikmet’in sert yanıtı üzerine Yakup Kadri taraftarları karşı saldırıya geçer. Bunlardan biri de Milliyetçi Türk Ocağı Cemiyeti’ne de başkanlık yapmış Hamdullah Suphi Tanrıöver’dir. İkdam gazetesi için kaleme aldığı yazıda “Putlar Nasıl Kırılır?” diye sorduktan sonra şöyle der: “Vatan ve milliyet dininin diktiği putları yıkanlar bunların yerine hangi putları dikeceklerdir, bunu bilmek lazım – Bolşevik dininin putları… Biz uğursuz bir cereyanın memleketin her köşesinde emarelerini gördüğümüz halde […] susuyor ve susturuluyoruz. […] Karşımızdakiler kimlerdir? Bolşevik kapısının müseccel köleleri!”

Bu yazının yayımlandığı gün, otuz kadar milliyetçi bir araya gelerek Resimli Ay bürosunun önünde toplanır. İşe karışmamak üzere önceden emir aldığı görülen polis herhangi bir müdahalede bulunmazken Serteller’in bürosundaki Nâzım Hikmet “Siz bizim büyüklerimizi öldürüyorsunuz, mukaddesatımızı yıkıyorsunuz” bağrışlarını dinlemek durumunda kalır.

Daha sonra yatışan kalabalığa yaptığı açıklamada, her toplumsal değişimin edebiyatın yapısında da değişiklikler gerektirdiğini ve bunun komünizm propagandasıyla karıştırılmaması gerektiğini söyler.

Nâzım Hikmet bu saldırıdan yaklaşık bir yıl sonra Abdülhak Hamid Tarhan ve eşi tarafından çaya davet edilir. Aradaki anlaşmazlığa bir son vermek isteyen ve kendisine Divan şiiri anlayışını kast ederek “Biz onları yıktık siz de bizi yıkacaksınız” diyen bu şairden oldukça etkilenen Nâzım Hikmet, Abdülhak Hamid Tarhan’ı Orhan Selim takma adıyla çıkan “83 Yaşında Delikanlı” adlı şiiriyle över. Daha sonra “Putları Yıkıyoruz”daki tavrı kendisine hatırlatıldığında ise yaşlı şairlerin sanatına değil onların etrafında oluşturulan “putlaştırma” hareketine karşı olduğunu söyleyecektir.

1923-1938 yılları arasında şiir eleştirileri, genellikle şairler tarafından yapılmış. Olumlu eleştiriler, aynı şiir anlayışına ve dünya görüşüne sahip şairler tarafından yapılırken, olumsuz eleştirilerse karşı anlayıştakilere yöneltilmiştir. Bu dönemde yapıta yönelik eleştiri pek görülmez. Eleştirilerde çoğu kez şairin kişiliği ve ideolojik eğilimi eleştiri konusudur. Eski şairler, milli olmamakla suçlanırken yeniler de şiiri ideolojinin hizmetine sunmak ve halk şiirini beceriksizce taklit etmekle suçlanırlar. Şiir eleştirilerinde en çok eleştirilen şairler arasında Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmet Haşim, Tevfik Fikret, Mehmet Akif Ersoy, Nâzım Hikmet, Yahya Kemal Beyatlı ve Necip Fazıl Kısakürek dikkat çeker.

Roman ve öyküde daha çok karakterler ve konularla ilgili eleştiriler görülür. Yazarların Anadolu’yu yeterince tanımadıkları ve yaratılan karakterlerin yeterince gerçek ve bu toplumun içinden olmadıklarına vurgu yapılarken bu alandaki eleştirilerin şiire göre daha derli toplu olduğu görülür. Eleştirmenlerin roman  ve öykü eleştirilerinde aradıkları  ölçüt, olay ve kişilerin gerçeğe uygunluğu ile psikolojik çözümlemelerdeki derinliktir.

Bu dönem eleştirilerin merkezinde yer alan eserler: Sinekli Bakkal, Kuyucaklı Yusuf, Yaban, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Gökyüzü, Sabahattin Ali ve Sait Faik’in hikayeleri ve Muharrir, Tohum, Bir Adam Yaratmak, Sağanak, Unutulan Adam gibi tiyatro eserleridir. Dönemin en hararetli tartışma konularından biri de dil meselesidir. Harf inkılabı, dilde sadeleşme, öz Türkçecilik, yazı dili – konuşma dili sorunu bunların merkezini oluşturur. Cumhuriyet döneminde eleştiri denince akla gelen ilk kişi Nurullah Ataç’tır. Bu döneminde Ataç dışındaki eleştirmenler şunlardır: Sabahattin Eyuboğlu, Orhan Burian, Mehmet Kaplan, Suut Kemal Yetkin, Mehmet Fuat, Asım Bezirci, Hüseyin Cöntürk, Fethi Naci…“ Eleştirimizin 1950’lere kadar geçirdiği süreç kuruluş/çıraklık, 1960’lara kadar olan süreç ise kalfalık dönemi olarak adlandırılabilir.

Edebiyatımızda 1960’lara kadar özellikle Öznel ve İzlenimci Eleştiri ön plandadır. Türk edebiyatında 1950’lere kadar aşağı yukarı genellikle izlenimci eleştiri anlayışı egemen olmuştur. Bu tarihten sonra ise nesnel eleştiri anlayışı başat bir öge olarak belirginlik kazanmakla beraber az da olsa  izlenimci eleştiri de varlığını sürdürür. Fakat, öznel eleştiri, çoğu zaman yazarların birbirine saldırı hatta küfür etme aracı olmuş, eserin edebi değerinden çok, sanatçının kişiliğine yönelik alay ve hakaret yazıları halinde görülür.

1960 sonrası dönemde birçok etmenin de yönlendirmesi ile nesnel eleştiri ön plana çıkmaya başlar. Böyle bir eleştiri yaklaşımı, bu dönemde Türk Edebiyatı’nda iki ayrı ortamda gelişir. Bunlardan biri, üniversite çevreleridir. Daha çok Batı dil ve edebiyatları bölümü akademisyenleri, Batı edebiyatlarından edindikleri birikimleri Türk Edebiyatı’na uygulamaya çalıştılar. Bunlar arasında Berna Moran, Tahsin Yücel, Akşit Göktürk, Murat Belge, Şerif Aktaş, Doğan Aksan, Gürsel Aytaç gibi isimleri sayalabiliriz. Nesnel eleştiri anlayışının geliştiği diğer bir ortam da profesyonel yazarların ürünlerini yayımladıkları bazı dergilerdir.

Nesnel eleştiri yönteminin en tanınmış eleştirmeni Hüseyin Cöntürk’tür. İngiltere ve Amerika’da 1920-1970 yılları arasında hakim olan Elliot, Richards, Wellek, Waren, Beardsley, Wimsatt gibi kişilerin temsil etiği İngiliz-Amerikan Yeni Eleştiri anlayışının edebi metne yaklaşım biçimini Türk edebiyatına uyarlamaya çalışmıştır. Hüseyin Cöntürk, etkin bir eleştiri için başlıca şartın sistemli bir eleştiri dili kurmak olduğunu, bunun için de hangi ölçütlerin temel alınması gerektiğini kuramsal açılardan sorgular. Cöntürk, eserlerinde görülen yeni eleştirinin etkisi ile Ataç’tan beri süre gelen izlenimci / öznel eleştirinin en güçlü karşıtı olmuştur. Eleştiri yazılarının toplandığı  “Çağının Eleştirisi (2005, Birinci Kitap, Y.K.Y. İstanbul),  Çağının Eleştirisi (2006, İkinci Kitap, Y.K.Y. , İstanbul.)” yapıtlarıyla  günümüz eleştirmenlerine önemli bir kaynak oluşturmaktadır

Cemal Süreya, Cumhuriyet Dönemi eleştirmenleri olarak bilinen Nurullah Ataç, Cevdet Kudret, Mehmet Kaplan, Tahir Alangu, Fethi Naci vb. isimlerin hiçbirisini eleştirmen olarak görmez. Onların bazılarının bilgi verdiğini, bazılarının insanları çekiştirdiğini, bazılarının ise insanları yarıştırmaktan başka bir şey yapmadıklarını söyleyerek, onları şöyle eleştirir: Nurullah Ataç çeliştirmen, Tahir Alangu soruşturman, Cevdet Kudret deriştirmen,  Suut Kemal çekiştirmen, Mehmet Kaplan uyuşturman, Sabahattin Eyüboğlu yetiştirmen, Orhan Burian barıştırman, Vedat Günyol biliştirmen, Adnan Benk veriştirmen, Fahir Onger geçiştirmen, Mehmet Fuat alıştırman, Fethi Naci kızıştırman, Hüseyin Cöntürk yarıştırman, Rauf Mutluay doluşturman, Asım Bezirci koğuşturman, Mehmet H. Doğan geliştirmen, Doğan Hızlan buluşturman, Konur Ertop araştırman, Vecihi Timuroğlu seviştirmen, Muzaffer Uyguner üleştirmen, Adnan Binyazar örtüştürmen, Füsun Akatlı konuşturman, Atilla Özkırımlı dalaştırman, Murat Belge yakıştırman, Enis Batur ileştirmen, İlhan Berk eleştirmen (Süreya, 1990: 217) …

Cemal Süreya’nın da vurguladığı gibi kısaca günümüzde eleştirinin yok denecek kadar az olduğu söylenir. Çünkü hiçbir şairin eleştiriye tahammülü yoktur. Günümüzde şiir eleştiri yazıları pek ilgi görmediğinden, ekonomik bir getirisi de olmadığından,  dolayısıyla şiir eleştirisi üzerine metin yazanlar da yavaş yavaş bu alanı terk etmeye başlamışlardır.  Bu durum şiir eleştirisinin  geleceği bakımdan düşündürücüdür.

Günümüzde bu alanda daha çok şairlerin yaptığı deneme-eleştiri  karışımı bir şiir eleştiri söz konusudur. Son yıllarda kültür sanat ve edebiyat dergilerinde   daha çok kitap tanıtma yazıları yazılmakta, bu metinler de gerçek bir eleştiri yazısı özelliğini taşımamaktadır. Bunlar içinde az da olsa eleştiri yazısı niteliği taşıyan kitap tanıtım yazıları da  görülmektedir.  Ömer Türkeş, Sadık Aslankara, Birsen Ferahlı, Orhan Kahyaoğlu, Hülya Soyşekerci  vb. adları sayılabilir.

Eleştiriye açık bir toplum olamayışımız, genel olarak eleştiri ve özelde şiir eleştirisi, bizim toplumumuzda ciddiye alınan bir  edebiyat disiplini olamamıştır. Durum böyle olunca da en küçük eleştiriye bile tahammül edemeyen şairler, eleştirmenlere tepki gösterip belden aşağı ağza alınmayacak sözler sarf edebiliyorlar. Sonuçta edebiyat ve şiir dünyasında bir yandan bu olumsuz tepkiler ve okurun ilgisizliği diğer yandan harcanılan emeğin ve zamanın karşılığını göremeyen eleştirmenler, bualandan uzaklaşmak zorunda kalıyorlar. Sözgelimi, önemli eleştirmenlerimizden Mehmet H. Doğan eleştiri yazdığı dönemde bu konuda abartılı tepkilere, saldırıya uğramış, yıllarca eleştiri yazısı  yazmamıştır. Keza Fethi Naci, Selahattin Hilav da… Yakın zamanda Orhan Koçak için de geçerlidir. Hasan Bülent Kahraman, Eser Gürson, Ramis Dara, Mustafa Öneş, Orhan Kahyaoğlu,  Mehmet Yaşar Bilen, İbrahim Oluklu gibi eleştirmenler farklı nedenlerden dolayı eskisi gibi yazmıyorlar ne yazık ki!

Şiir kitabı tanıtımlarında kitaptaki şiirlerin şiir sanatı açısından incelenip değerlendirilmesinden çok, şairi ve onun şiirini övmekten öte bir tutumun sergilenmediğini söyleyebilirim. Bunun yanı sıra yayınevlerinin istediği gibi reklam ve pazarlama amaçlı kitap tanıtım yazıları yazmayı kendine iş edinen özneler de dergi sayfalarında çoğalmaya başladı. Bu durum, dergi sahipleri ve editörlerin de işine geliyor. Kısaca ciddi bir eleştiri ya da kitap tanıtım yazısı yazabilecek özneler  maalesef  ellerini ayaklarını bu alandan çekiyorlar. Onlarını yerini yazarların, şairlerin kankalarıyla yalakaları dolduruyor bu alanı. 

Bu olumsuz ortamda gelinen nokta,  gerçek şiir eleştirmenin çok az olması nedeniyle son yıllarda bazı şairleri şiirin yanı sıra eleştiri yazmaya yöneltiyor. Bunların başında;  eleştiriyi şiirle birlikte yürüten Metin Celal, Oktay Taftalı, Yücel Kayıran, Mahmut Temizyürek, Halim Şafak, Mehmet Can Doğan, Baki Ayhan T. (Baki Asiltürk), Celal Soycan,  uzun zamandır şiir yazıları yazan Güven Turan, Veysel Çolak, Hüseyin Peker, Metin Cengiz, Gültekin Emre, Ahmet Ada, Osman Hakan A., Ahmet Günbaş, Fergun Özelli, Hilmi Haşal, Ahmet Güntan, Celal Fedai, Yusuf Alper. Abdulkadir Budak, Haydar Ergülen, Nilay Özer, Selim Temo, Devrim Dirlikyapan gibi isimler deneme-eleştiri ağırlıklı şiir yazıları yazdıkları görülmektedir. Bu anlamda Ahmet Oktay’ın özel bir yerinin olduğunu,Turgut Uyar’ın da gençliğinde önemli yazılar yazdığını unutmamalıyız.

Görüldüğü gibi  şiir eleştirisi konusunda anılan bu şairler, şiir üstüne, şiir sanatı üstüne araştırma, inceleme yapıyor, deneme-eleştiri tadında metinler üretiyor, kitaplar yayımlıyor. Bu konuda Veysel Çolak bunların başında gelen şairlerimizden biri.  Günümüzde yaşanılan bu durum, yeterince eleştirmen olmadığını, bu yüzden de bazı şairlerin, ister istemez şiir ve başka şairler üstüne yazma zorunluluğunu beraberinde  getiriyor.  

Türkçe ve de Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak çalıştınız. Öğrencileriniz arasında şiir yazanlar oluyor muydu? Çok sayıda genç şairi şiirlerinden tanıyorsunuz. Nasıl buluyorsunuz genç kalemleri?

Öğrencilik yıllarında şiir denemeleri yazmayan yok gibidir. Görev yaptığım yıllarda ortaokul ve lise öğrencilerim yazdıkları şiirleri bana gösterirlerdi. Bunlara şiir sanatı açısından bakıldığında şiir demek doğru değildir. Bunlar, daha çok anlık duyguların dile getirildiği, el yordamıyla yazılan metinlerdi. Günümüz genç şairlerini dergilerde yayımlanan  şiirlerinden tanımaya çalışıyorum. İçlerinde iyi şiir yazan yetenekli genç şairler var. Ancak yazılan çoğu şiirler, sanki bir elden çıkmış izlenimi veriyor.  Bunların büyük bir çoğunluğu henüz özgün bir şiir dilini oluşturamamış. Genç şairlerin, daha çok çalışmaları ve şiir sanatının gerektirdiği bilgi birikimine sahip olmaları gerekir. Geçmişten günümüze dek Türk şiirinin önemli şairlerini ve yapıtlarını iyi okumaları gerekir. Onlara, sağlam bir şiir görgüsü edinmelerini, dili şiirsel işlev boyutunda kullanabilecekleri özgün şiir dilini yaratmalarını öneririm.   

Dört ciltlik ‘Şiirlerin Söylediği’ adlı kitaplarınızda şairleri çok yönlü inceliyor, deneme tarzında yazılarınızla okuru etkiliyorsunuz. Bu şairler arasında bana da yer verdiğiniz için tekrar teşekkür ederim. Bu büyük emeğin var oluş sürecini bizlerle paylaşır mısınız?

Bu alandaki çalışmalarım, Suus Kitap’ta yeni yayımlanan “Şiirlerin Söylediği IV” ile dört kitap oldu.  Bu metinleri yazmam ve kitaplaştırmamdaki amacım, Veysel Çolak yönetimindeki Karşıyaka Belediyesi Şiir Atölyesi katılımcısı olan şair arkadaşlarımın yayımladıkları şiir kitaplarını inceleyip önce dergilerde yayımlanmasını, dolayısıyla da dergi okurlarının bu şairleri kitaplarıyla  tanımasını sağlamaktı. Daha sonra atölye dışında İzmir’de yaşayan şairlerin yeni çıkan kitapları üzerinde bu inceleme ve tanıtma yazılarına yöneldim. Bu anlamda kitap inceleme ve değerlendirme yazılarım  birikince bunları kitaplaştırıp hem yayın dünyasına hem de okur kitlesine derli toplu bir kaynak olması düşüncesiyle kitaplaştırdım. Öncelikle İzmir’deki edebiyat ve şiir iklimine bu anlamda bir nebze  katkıda bulunabildiysem, kendimi şanslı ve mutlu hissedeceğim. Dileğim, bu yolda daha iyi çalışmalar yapabilecek değerli genç arkadaşlarımızın  ortaya çıkması.   

 “…okullara yazdırıldık adam olalım diye / her yaramazlıkta sopa ikram edildi sevgi yerine / bir kilometreden hazırola geçerdik…” ‘Ece Ayhan İçin’ adlı şiiriniz, şairin ‘Meçhul Öğrenci Anıtı’na bir saygı duruşu gibi. Ressam, yazar, incelediği ve seslendirdiği şiirlerde o müthiş sesiyle herkesi etkileyen Cevdet Yüceer’e bu şiiri ithaf etmeniz anlamlı. Bir eğitimci olarak öğrenciliğiniz, Ece Ayhan, Cevdet Yüceer; 78 kuşağının acılarının şiire yansımasını konuşalım mı?

Benim Bornova Hilal İlkokulu’ndaki  öğrencilik yıllarım, çok güzel geçti. Öğretmenlerimiz sevgi ve şefkat doluydu. Daha Sonra Urla Ortaokulu’ndaki yıllarımda öğrencilere -kendim de dahil olmak üzere- birkaç öğretmenin dışında şiddet uygulamayan öğretmen yoktu. Eğitimin temel aracı şiddet yöntemiyle öğrencileri sindirmek ve notu silah olarak kullanıp sınıfta bırakmaktı.  İki yıl üst üste sınıfta kalan bir öğrencinin tasdikname ile öğrenim hayatı sona eriyordu. Bu eğitim ve öğretim sistemi lise yıllarında da aynıydı. Üniversite de değişen bir şey yoktu maalesef. Baştan sona kadar bütün bu bozuk, çarpık eğitim ve öğretim sistemini yaşamış biri olarak ortaokulu dört, liseyi altı yılda bitirebildim.  Siyasi görüşüm nedeniyle Bursa Eğitim Enstitüsü’nde de faşist öğretmenler tarafından sınıfta bırakıldım, Danıştay’a dava açıp  sınav kağıtlarım incelendi ve geçer not olarak son sınıfa geçtim. Daha sonra can güvenliğimizin olmaması nedeniyle dört arkadaşımla birlikte Trabzon Fatih Eğitim Enstitüsü’ne nakil yaptırdık ve oradan mezun olup 28 yıl öğretmenlik yaptım. Öğretmenlik hayatımda da aynı çarpık zihniyete, yasa, tüzük ve yönetmeliklere karşı mücadele ettim. “Ece Ayhan İçin” başlıklı şiirimde hem çocukluğum hem de öğrenim ve öğretmenlik hayatımda yaşadıklarımın bir özeti vardır.

Türk şiirinde “İkinci Yeni’nin Papazı”,  “Karaşın Uçbeyi”,SıkıŞair”, “Sivil Şair”, “Katıksız Muhalif”, “Feminist Şair” gibi sıfatlarla anılan Ece Ayhan, İkinci Yeni’nin en ayrıksı,  en marjinal şairi olarak nitelendirilmiştir.  O, kendisiyle ilgili: “… Ben şair değilim, tarihçi de değilim, etikçiyim” demiştir. İkinci Yeni şairleri içinde  hakkında ve şiirleri üzerinde   çok konuşulmuş, yazılmış, tartışılmış önemli bir şairimiz Ece Ayhan. Acı olaylar ve anılarla geçen bir çocukluk yaşamı vardır Ece Ayhan’ın. Onun büyük zorluklarla, yoksulluk ve yoksunluklarla geçmiş olan hayatına dair olay, olgu, düşünce ve duyguları şiirine de sinmiştir.

Ece Ayhan’ın en ağır eleştirilerini yönelttiği kurumların başında devlet ve  onun kurumları gelir. Bu anlamda okullar, eğitim öğretim sistemi bir bütün olarak  âdeta yerden yere vurulur onun şiirlerinde. Şair, okulu öğrencileri sindirmek, korkutmak, göz dağı vermek ve düzene uygun kafalar yetiştirilmek  üzere çocukların topluca bir araya getirildikleri bir kışla havası gibi görür. Bu yüzden de iktidarın türevleri olarak gördüğü öğretmenleri sevmez. Çünkü ona göre  böylesi çarpık bir eğitim öğretim sisteminde öğrencileri sınıfta bırakmaları, öğretmenlerin bu çarpık düzene hizmet etmelerinden başka bir şey değildir. Onun eğitim öğretim sistemine yönelttiği en önemli eleştirilerden biri de, bu sistemin tüm öğrencileri aynı kalıba sokmaya, tektip insan yetiştirmeye yönelik uygulamalarıdır.

 Ece Ayhan’ın Devlet ve Tabiat ya da Orta İkiden Ayrılan Çocuklar İçin Şiirler (1. Baskı: E Yayınları, İstanbul, 1973.) kitabını, bütün öğretmenlerin ve eğitimcilerin “şairler de dahil- okuması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bu kitabındaki şiirlerde eğitim ve öğretim sistemine ve öğretmenlere yönelik sert  eleştiriler vardır. Bir şair kadar modern şiirimizi iyi tanıyan, çok da güzel şiir okuyan ressam Cevdet Yüceer ile bir dönem yaptığımız atölye çalışmalarında  Ece Ayhan şiiri üzerinde ve özellikle Devlet Tabiat kitabındaki şiirler üstüne ciddi çalışmalarımız olmuştu. Ece Ayhan İçin başlık şiirimi bu çalışmaların anısına Cevdet Yüceer’e ithaf ettim. O, bunu hak eden değerli bir şiir tutkunuydu. 

 “…enkaz yorgunu / umudun ağır bekleyişi…” Yerelden evrensele yol alan bir acının şiiri ‘315 Nolu Oda’: 2011 yılında Van’da yaşanan depremde Bayram Oteli enkazında sağ çıkarılsa da hastanede hayatını kaybeden depremin gönüllü çalışanı Japon Dr. Atsushi Miyazaki…; “…bak, savunmaya geçmiş doğa / direniyor vahşetine sermayenin / oksijen azalmış, ormanlar tıknefes / son kalelerine çekilmiş ağaçlar…” Yine 2011 yılında Hopa’daki eylemlerde polisin sıktığı tazyikli su ve biber gazı ile fenalaşarak yaşamını yitiren emekli öğretmen Metin Lokumcu; “…karanfillere değecek / güvercinlerin kanadı…” dizeleriyle 1993 yılında Sivas’ta katledilen doktor – şair Behçet Aysan kitabınızda yine şair Uğur Kaynar ve şair Metin Altıok ile ‘Sivas İçin’ şiirinde: “…işbirlikçi bir yangın / büyüyor huzursuz odalarda…” Bu ölümler şairi sorumlu hissettiriyor değil mi?

Şairin bağlı olduğu dünya görüşü, onun şiirine de yansır ister istemez.  Yaşadığı, tanık olduğu her türlü olay ve olgularla ilgili düşünceleri, yorumları şairin ideolojisinden bağımsız değildir. Toplumun ve insanın özgür ve eşit yaşadığı, hiçbir baskının, adaletsizliğin, hukuksuzluğun olmadığı  bir dünya tasarımının gerçekleşebilmesi amacıyla kalemini oynatır şair. O,  dünyayı, dünyanın içerisinde dönen dolapları dert edinmek gibi bir sorumluğu taşır omuzlarında. Bu anlamda yaşadıklarını, gördüklerini, yaşamını,  duygularını, yaptıklarını, yapamadıklarını, gördüğü bütün yanlışları  acımasızca hem birey olarak hem de şair olarak sorgulamak durumundadır. Şair, şiirinin odağına insanı ve onun geleceğini koymalıdır önce. Çünkü her şey insanla başlar, onun değiştirici ve dönüştürücü gücü ve istenci sayesinde hayat yeniden şekillenir. Bu anlamda yazdığı şiirde insanın duygularını, düşüncelerini  harekete geçirmek; onu uyarmak, değişmesini ve toplumsal sorunları giderme savaşımına katılmasını sağlamaktır. Şairin ve şirin işlevi denince akla bu gelmelidir.

Kısaca şair, şiirlerinde dünyada yaşanılan bütün haksızlıklara, zulümlere, çirkinliklere, duyarsızlıklara karşı insandan ve onun geleceğinden yana bir duruş gösterebilmeli,  hayattan ve insandan sorumlu bir şair duyarlılığıyla gördüğü, yaşadığı haksızlıklara karşı kalemiyle şiiriyle mücadele etmeyi bir şair tavrıyla görev bilmeli ve şiirini bu doğrultuda işlevsel kılabilmelidir.

 “…kendini yarat yeniden / Zümrüd-ü Anka misali / Sisyphos’a özenme / İkaros ol / imkansızlığa aç kanatlarını / umutsuzluğa değil…” Kızınız ve oğlunuza yazdığınız şiirler aslında birçok anne, babanın çocuğuna miras gibi çünkü geleceğe yol açan şiirler: “…şiir şuur açar, / imkansızı gerçek yapar…” Orta yaşlı ya da yaşlı şairlerin dizeleri sizin yolunuzla buluşuyor mu?

Bu soruya hem olumlu hem de olumsuz yanıt vereceğim. Dünya görüşümle örtüşen birçok şair arkadaşım var. Hayatı, insanı ve toplumun geleceğini   gözeten bir anlayışla yazılan şiirlerde aynı duyarlılığı kendine has biçimlerle dile getiren şair arkadaşlarımla – Yaşı hiç önemli değil benim için- bu anlamda ortak bir amaçta buluşabiliyorum. Ancak dünyayı sadece benmerkezci bir anlayışla yorumlayan, sadece kendini anlatma gibi bir derdi olan, dünyaya ve hayata diyalektik bir anlayışla bakmayan, bencil, duyarsız şairlerle yolum kesişmiyor.    

Bornova Şiir Topluluğu’nu yönetiyor, etkinliklere öncülük ediyorsunuz. Gelen kişilerde etkinlik öncesi ve sonrası nasıl bir değişim gözlüyorsunuz?

Bornova Şiir Topluluğunu 2019 yılından beri yönetmeye çalışıyorum. Pandemi yasakları nedeniyle zorunlu verilen aradan sonra iki yıldır çalışmalarımız yaz aylarının dışında aralıksız devam ediyor. Yaptığımız çalışmalar ve etkinliklerle topluluğumuzda görevli olan arkadaşlarımızla birlikte üretmenin ve şiir sanatı üzerine  bir görgü ve birikim kazanmalarının çabası içinde hareket ediyoruz. Diğer taraftan halka açık etkinliklerde Bornova’da yaşayan şiirsever insanlara şiirin sesini ve topluluğumuzun çalışmalarını duyurmaya çalışıyoruz. Bu yılki çalışmalarımızda tema olarak 40 Kuşağı Toplumcu şairlerimizi  tanımak ve tanıtmak için  arkadaşlarımız görev aldılar, bu şairlerin kitaplarını inceleyerek onlar hakkında başarılı sunumlar yaptılar, şiirlerinden güzel örnekler okudular. Bu etkinliklerin dışında her yıl olduğu gibi bu yıl da  Büyük şairimiz Nâzım Hikmet ve  Dünya Şiir günü etkinliklerini gerçekleştireceğiz. Ayrıca İzmir’de yaşayan şairlerimizi konuk edip yapıtlarıyla birlikte onları tanıtıyoruz. Etkinliklerimizi düzenli takip edenler, yapılan çalışmalardan  memnun olarak ayrılıyorlar, bir dahaki etkinliğe en az birkaç yeni insanı yanlarında getiriyorlar. Bütün bunlar Bornova Şiir Topluluğu olarak bize ve çalışmalarımıza daha bir güç veriyor, bazı eksiklerimiz olsa da doğru yolda olduğumuzu  gösteriyor.

Eğitimciliğiniz kapsamında sormak istiyorum; günümüzde şairlerimiz söz sanatlarında çalışkanlar mı? Çalışkan olmak gibi bir zorunlulukları olmalı mı? “Olmalı mı olmamalı mı”?

Günümüz şairlerinin her şeyden önce iyi bir dil bilincine ve Türkçenin bütün olanaklarını kullanabilecek bir birikime sahip olmaları gerekir. Bunun yanında her şairin şiir sanatının gerektirdiği bilgileri edinmesi ve bunları şiirlerinde doğru ve etkili bir biçimde kullanması gerek. Şiir dilinde söz ve anlam sanatlarının önemli bir yeri vardır. Behçet Necatigil’in dediği gibi şair en az bir mecaz sanatı bilgisine sahip olmalıdır şiir yazarken.  Çünkü sanatlı  söyleyiş, anlatımı çok daha etkili yapar, dolayısıyla zengin anlam çağrışımı olanakları sunar şaire. Necatigil’in  Daktilo başlıklı şiirinde kullandığı edebi sanatların şiirdeki yeri ve işlevi bakımından ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.

Daktilo

Bana pek sert vurmuşlar bir yerlerim ağrıyor
Ya gün boyu bastıran bu uyku
Sevincin sesi çıkmıyor

Evlerin önü çeşme, sularım akmıyor
Bu çok tuzlu çöreği hangi kalpsiz yedirdi
Bağrım fena yanıyor.

Kimlerin elinde, herkes benden biliyor
Ne hoyrat kullanmışlar
Sevincin sesi çıkmıyor.

Behçet Necatigil (Divançe (1965)


Şiirde geçen “Sevincin sesi çıkmıyor” dizesi bunun çok güzel bir örneğidir.  Behçet Necatigil’in bu dizesi farklı anlamlarda yorumlanabilir.  Şair bu dizeyle, sevincin yani mutluluğun sesinin çıkmaması, Sevinç adlı birinden hiç haber alamaması, daktilosunda yazarken “sevinç” sözcüğündeki “s” harfinin basmaması gibi anlamları çağrıştırarak, şiirde söz ve anlam sanatlarının doğru ve yerinde kullanmanın şiiri estetik ve anlam bakımından ne denli zenginleştirebileceğini gösteriyor. Daktilonun “s” tuşunun bozuk olması yüzünden “s” harfinin çıkmaması, şairin hüzünlenmesine yol açarken aynı zamanda ona bu şiiri yazdıran bir esin kaynağı oluyor. Bu örnekten de anlaşılacağı gibi şiirde özel bir duyarlılığı, duyguyu, sezgiyi, algıyı, durumu daha doğru, daha canlı, daha güzel ve etkili bir şekilde ifade etmek, bunları bilinen başka kavramlarla ilişkilendirerek anlatmak, göstermek, sezdirmek için imgelere gereksinim vardır. Bunun için de her şairin  söz ve anlam sanatları iyi bilmesi gerekir. Behçet Necatigil,  şiirin bütününde mecaz, tevriye, eğretilemeyle birlikte “Sevincin sesi çıkmıyor” dizesinde iham sanatı ustaca kullanarak şiirde anlam ve çağrışım  zenginliği yaratmıştır. Usta şairler, bir söyleyişi güzel ve etkili kılmak için edebi sanatlara  başvurur. Bu yolla sözcüklere yeni anlamlar yükler, dilin anlatım gücünü zenginleştirir.

Kendimden yola çıkarak son soruyu sormak isterim; şiirin size kazandırdığı dostluklar paha biçilmez mi? Kendi adıma vereceğim cevap paha biçilmez çünkü hazinemiz sözcükler, imgeler, dizeler… Yani parayla satın alınamayacak bir ortak zaman dolayısıyla yaşanmışlıklar… Ama cevabı sizden alalım aynı zamanda iki dost olarak. Sizli konuşmaları bırakarak… Dizdar ağbim iyi ki varsın… İyi ki şiirlerin var…

Şiirin tabi ki bana kazandırdığı o kadar çok şey var ki, hangisini anlatsam bilemiyorum. Her şeyden önce şiir bir duyarlılık kazandırdı bana. Kendimi ve çevremi, yaşadığım ülkemi ve dünyayı, hayatı bütün yönleriyle diyalektik bir bakışla görmemi ve sorgulamamı sağladı. İnsan ilişkilerinde  gerçek dostlarla arkadaşlarla birlikte, insanı sadece çıkar amacı ve aracı  olarak gören sahte yüzleri de bizzat yaşayarak tanımamı sağladı.  Okurken, yazarken, üretirken, kendimi daha iyi hissetmemi, onarmamı sağladı; aynı zamanda  dünyaya başka bir gözle de bakılabileceğini  öğretti. Edebiyat ve şiir ortamlarında sizler gibi güzel yürekli, duyarlı şair ve yazar arkadaşlarımla beni tanıştırdı.  O yüzden iyi ki şair ve şiir var, iyi ki güzel dostlarım ve arkadaşlarım var.  Ben çok teşekkür ediyorum bu söyleşi için Neslihan, sana da edebiyat, şiir ve yayın hayatında başarılar diliyorum.

ZİYARETÇİ YORUMLARI - 1 YORUM
  1. Avatar Tayla Dabney dedi ki:

    Hello aksisanat.com admin, Your posts are always well-timed and relevant.

BİR YORUM YAZ