Gülhan Özdemir’den Yelda Karataş Söyleşisi

Karadeniz Teknik Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili Ve Edebiyatı Bölümü öğrencisi Gülhan Özdemir’in bitirme tezinde de yer alan Yelda Karataş söyleşisini yayımlıyoruz…

Gülhan Özdemir: Yazma serüveninize nasıl başladınız? 

Yelda Karataş: Yazma değil ama okuma serüvenime nasıl başladığımdan öncelikle bahsetmek isterim. Okuma serüveni yapmayan bir insan yazma serüveni yapamaz. Tabi ki deneyimlerimiz her şeyin önünde, asıl olan yaşamaktır. Hemingway’ i Hemingway yapan yaşadığı hayatın renkliliği, derinliğidir ama insanın bir bakış açısı kazanması, hayatı çok yönlü kavramaya sahip olabilmesi için yaşadığı kadar okuması da gerektir. Yapılan her bina yeni bir deneyimdir. Çünkü her bina kendi farklı sorunlarıyla gelir. Her strüktür kendi formülünü, kendi problemini taşır. X + Y nin karesini bilerek yola çıkarsınız, bu da yaptığınız işte kazandığınız deneyim kadar teorinin size verdiği o zengin deneyimi hızla kavrayabilme bakış açısını verir. Bu bakış açısına sahip olması için insanın gerçekten sağlam bir okuma geçmişinin olması lazım. Okumamış insanlardan çıkmaz mı tabi ki çıkar. Aşık Veysel gibi yürekler de çıkıyor. Bunu reddetme niyetiyle söylemedim. Ama bakıldığı zaman biriktirilmemiş yaşam kadar okuma deneyimi biriktirmemiş insanların ne kadar yolda kaldıklarını örneğin, Istrati (Balkanların Maksim Gorki’ si olarak anılır.) böyle bir adamdır. Beni 12 –13 yaşlarımda çok etkilemiş bir yazardır. Çünkü iyi bir öykücüdür. Yaşadığı hayat itibariyle ben Sait Faik ile çok yakın bulurum onları. Hodin’ de Arkadaşta bir öyküsü vardır. Meyhanelerde şarap satarak geçimini sağlayan bir insandır. Annesi de babasının ağzına sıcak zeytinyağı dökerek öldürmüştür. Romanyalıdır kendisi ama Fransızca yazar. Fransızcayı da orada mahzene şarap götürürken Fransızca sözlükten öğrenmiş bir adam; sıra dışıdır, bir kaptan gelir meyhaneye ve çok olağanüstü öyküler anlatır, uzak diyarlara ait. Yıllarca o kaptanın gelişini merakla bekler. Gemi gelir, tayfa gelir ama kaptan öldü derler. O önlüğünü çıkarır, tezgahın önüne bırakır. Der ki ‘ben gidiyorum bu meyhanenin o kaptanla bir anlamı vardı.’  Bu benim çocukluk ruhumda devrimler yaratan bir hikayedir. Sait Faik’ in Sinağrit Babası gibi. Ben parasız yatılı okudum. Kütüphanede çok kalırdım. Ben o kütüphanede neredeyse okunmamış bir kitap bırakmadım. Yıllar sonra bir arkadaşımla karşılaştık bana ‘’Biz o kütüphaneden hep geçtik, sen okudun ama biz okumadık’’ dedi. Okuduklarım da yaşamamı daha hızlı kavramama, hayatta daha cesur olmama, daha az korkak olmama yol açtı. İnsan bilmediğinden korkar o yüzden ölümden korkuyoruz. Örneğin Sheaksper’ i çeviriden okudum. Buradan selam ediyorum Hasan Ali Yücel’ e yaptırttığı çeviriler olağanüstüdür. Brown Anole’ nin Antigone’ sinin Orhan Veli çevirisi, bu çeviriyi ülkede kaç kişi biliyor. Çeviri her dalda zor fakat şiirde imkansız derecededir ama yine de okumayı tercih ederiz. Çeviri okumak size şunu sağlar, Türkçe yapıtları kendi anadilinde yapılmış her işi okuduğunda anadiline vakıf olmayı öğreniyorsun. O yüzden yazma isteği okuyarak doğuyor.

G. Ö.:Mozaik bir yapınız mı var?

Yelda Karataş: Yok sadece insanım. Ön yargılarım yok.

G. Ö.: Postmodern bir yazar mısınız?

Yelda Karataş: Post modern değil ama modern bir yazar olduğum kesindir. Ben toplumcu gerçekçi olduğumu düşünüyorum. Post modernizme de karşı değilim. Hayat değişiyor. Geçenlerde bir sohbette kişi konuşmasına -şimdiki gençler- diye başladı ve dedim ki babam gibi konuşuyorsun. Ben hiçbir zaman çağıma tepeden bakmadım. Bu anlamda modernim, postun postuyum yani. Her şeyin bana açık olduğunu, sanatın dilinin modernite olduğunu düşünüyorum. Kültür her zaman pozitif olan bir şey değildir, negatif yanları da var. Özellikle feodal kültürün yani boşuna yazmamış Cervantes Don Quijote’ yi.  O zaman romanslara karşı yazmış. Artık ölmekte olan bir kültürün şövalye öykülerine karşı. Feodal ölmüş yerine kapitalizm gelmiştir. Burjuvada insan arasında metanın değişim değeri olan para dışında gerçek bir ilişki bırakmamış, araya da romansları koyup alay etmiştir. Aynı üslubu ben, Oğuz Atay’ da gördüm. O’nun üslubunu da post modern olarak nitelendirenler oldu ama değildi. Gönderme, ironi yapıyor. Rönesansın bir tavrı bu zaten. Rönesans yeniden bir kültüre sahip çıkıştır. Yanlı içinde doğruyu, doğru içinde yanlışı taşır. Dolayısıyla, her gelen kültür kendi içinde yaratılışını da var eder. Ben, gelişimin bizzat kendisine inandığım için kültüründe gelişiminin izindeyim. Yani, geçmiş değerlerimiz çok kıymetli. Bunları kaba bir yok sayıcılıkla ele alırsak bir yere varamayız. Geçmişe bir hayran bakanlar var, aşılamaz bakış açısı ben bu aptal hayranlığı sevmiyorum ama geçmişe gerçekten insanlık tarihinin bir parçası sayarak hayranlıkla bakanlar var. Picasso’ nun ilk mağara resimlerinde hala aşamadık. Resim tarihine ressam olarak bakarsak, hele de bir tübis isen, bu işin politikası da senin derdinse o zaman duvara baktığın zaman gördüğün şey hayranlık ama aynı zamanda da onu geçme modernite isteği taşımalı. Ben yurtdışında ‘’Pir Sultan aşılmalıdır’’ dediğimde az daha benim canımı okuyorlardı, sanki saygısızlık etmişim gibi. Koca bir yürek O ‘’Kalsın benim davam divana kalsın’’ diyen bir olgunluk O, ama artık farklı yorumlanması gerekiyor. Biz o çağda değiliz. Tarih bugün ki bakış açımızı görmektir. Geçmişi ne abartırım ne yok sayarım, o olmadan ben olamam zaten.

G. Ö.: O zaman geçmişi bir ayna olarak görerek geleceğe farklı bir rota çiziyorsunuz, bunu bir dürbün gibi kullanmakta diyebiliriz aslında.

Yelda Karataş: Evet onun için doğaya ve insana bana geçmiş ne öğrettiyse, ama hiçbir zaman kendimi bir yere kapatmadan, bir şeye kendimi zorunlu hissetmeden serbest bırakan bir ruhum ve ne hissediyorsam onu yaşamaya çalışıyorum; edebiyatta da hayatta da. Bu insanın ideolojik bakışının olmadığı anlamına da gelmiyor. Ben bir marksistim bunu defalarca söyledim ama Şems-i Mevlana’yı da yazarım. Çünkü onların insan sevgisi önünde diz çökerim.

G. Ö.: Anladığım kadarıyla katı bir bakış açısıyla değil de, fark ettiğiniz özelliklere göre seçtiğiniz ideolojik görüşünüz var. Mevlana’dan, Pir Sultan’ dan seçtiğiniz bir özellik, marksizmden etkilendiğiniz yönlerle oluşturduğunuz bir hayat felsefeniz var öyle mi?

Yelda Karataş: Evet ama bunun altında bilimsel materyalizm Mark’a aittir. Mark, insanlık tarihinin sınıf savaşları tarihini olduğunu söyler. Gerisi bana göre hikayedir. Aynı düşüncedeyim.

G. Ö.: Kendinizi liberal olarak tanımlayabiliyor musunuz?

Yelda Karataş: Hayır ben liberal değilim. Gerçek bir marksistin açısından bakarım.

G. Ö.: Ataerkil bir ailede büyüdünüz, toplumcu gerçekçi bir yazarsınız, peki eserlerinizde kadın- erkek karakter ayırımı hiç yaptığınız oldu mu?

Yelda Karataş: Şairin cinsiyeti vardır ama şiirin cinsiyeti yoktur. Ben kadın duyarlılığına da karşıyım. Hiçbir duyarlılık alanı bir cinsiyete ait değildir. Virginia Woolf’ un dediği gibi, ‘’kadın erkeklere sürekli bir ayna tutmuş’’ maalesef onları büyütmüş o aynada. Virginia’ yı dikkatli okumak lazım. Kendine ait bir oda bir konferans yazısıdır. Cambridge’ e gidiyor, kütüphaneye belli bir bölgeye kadınlar alınmıyor tabi o bilim yuvasında bile ayrımcılığı görüyor. Kadına nerde dur diyorsanız tehlike orada başlıyordur. Simone de Beauvoir’ in de dediği gibi ‘’ İnsan dişi doğar kadın olma öğretilir.’’ Şimdi öğretilmiş kadınlıkla yaşıyoruz. Dolayısıyla Virginia şu soruyu soruyor: ‘’ Annenizden hiç miras kaldı mı? Bu gerçekten can alıcı bir sorudur.  Bana annemden miras kalmadı. Babasından iyi miras kalan insanlar var ama anneden miras kalmıyor. Belki ilk defa ben XXI. Yüzyılda çocuklarına miras bırakan bir anne olacağım. Bizler farklı bir kadın kuşağıyız, ekonomik özgürlük dediğimiz şey bir başına para kazanmak da değil. O parayı harcayabilme özgürlüğüne de sahip olmak gerekir. Kadın ekonomik özgürlüğüne sahip olsun güzel de, o parayı koca alıyor elinden. Kadının düşünsel özgürlüğünün, bağımsız düşünebilme yeteneğinin gelişebildiği, kendi kararlarını gerçekten kendi verebildiği bir toplum yapısı olması gerekir. Üretim araçlarının özel mülkiyeti sürerken, hala ücretli köleler yeryüzünde varken buna üstüne üstlük buna kadın ikinci kadın iki defa sömürülen olarak, ilk öteki olarak katılıyorsa; edebiyattan söz ederken edebiyat kahramanlarınız varsa onların eşit varlıklarından söz etmek mümkün değildir. Çünkü yeryüzünün gerçekliği sizin karşınızdadır. Bu gerçekliği ister postmodern dil ile ister toplumsal gerçekçi dil ile ama toplumsal gerçekçi olmak zorundasınız başka dil ile anlatamazsınız. Her zaman temel çelişkiyi kaçırırsınız. Yani Mark’ ın gördüğü orda temel çelişkidir. Eğer bir olayın temel çelişkisini göremezseniz, olayı çözmekte zorlanırsınız. Yani teknik bir dil ile söylersek Pisa Kulesi’ nin düşmemesinin nedeni çekül doğrultusunun dayanma alanının dışına henüz çıkmamış olmasıdır. Bu bileşenleri bilirsen, özgürlüğünüzün zorunluluğun tanınmasıyla gerçekleşebildiğini de görürsünüz. Pisa Kulesi düşüp düşmemekte yer çekimi kadar özgürdür. Dolayısıyla siz Pisa Kulesine bir harika bakmak yerine bu gerçeklikle baktığınızda ‘‘helal olsun yapana’’ dersiniz. Mimar Sinan da öyledir. Bu anlamda önünde secde edilecek bir adamdır. Kültür bir bütündür insan da eğer mimariden zevk alamıyorsanız eğer Rembrandt’ tan zevk alamıyorsanız, Bach dinlemiyorsanız kötü şiir yazarsınız. Tabi bunları bilmenizde iyi şiir yazmanıza yeter mi? Hayır. Son olarak, ben gördüğüm gerçeği kadına bakarak ağlamak değil, çözüm üretmek zorundayım. Şiddete son derece karşıyım, kuracağınız hiçbir dünyaya bir çocuğun gözyaşı değmez ama ben yazarak şiddeti olmayan bir dünyanın tohumunu ekmeliyim. Ben bunu anlatmak, kadının tarihsel konumunu görmek zorundayım. Bunu yazarken de haklıdan yana olmak zorundayım ve bunu oturup ağlayarak değil, net bir duyarlılıkla görmek zorundayım. Taraf tutuyor isem eğer, tarafımı seçerken objektif olmak zorundayım. Tarafsız bakıldığı zaman olunması gereken taraf kadının tarafıdır. Edebiyatta da yazar tarafsızca bir tarafı seçer. Olayda da bunu anlatır ki insanlar tarafsız olsun diye. Sanat sanat içindir değil. Sanat toplum içindir. Okunmayan şiiri ben ne yapayım.

G. Ö.: İlginizin hep edebiyata yönelik olduğunu biliyoruz. Neden İşletme- İktisat okudunuz?

Mecburiyetten. Ben aslında felsefe okumak istiyordum şu an zaten acık öğretimde felsefe okuyorum. Şimdiki gibi YÖK yoktu, 1971’ den söz ediyorum. O zaman ben Zonguldak Masif’ teydim. Babam okuma dedi. Üç dil bilen adam! Seni burada maden mühendisiyle evlendirelim dedi. Ben cebimde yüz lira ve kenarı kırık bir bavulla İstanbul’ a geldim. Yurtta kaldım, hem çalıştım hem okudum. Kasiyerlik yaptım. Galatasaray Üniversitesi’ nde ingilizce okudum.  Para Kredi hocam, Gülten Kazgan; İstatistik hocam Yakut Irmak’ tır. Dolayısıyla İktisat ve İşletme’ ye girdim. Makro ve mikro iktisat bildiğime hiç pişman değilim. Kısa süreli bir muhasebe sonrası reklam firmasına girdim.

G. Ö.: Şu anda ne okuyorsunuz?

Klasikleri beş yılda bir okurum. Şu anda da onu yapıyorum. Matrıx mesela, çok mu önemi var ama geniş kitleye hitap ediyor, bir görüş gönderiyor, binlerce insan izliyor. Kaçırdığım bir şey var mı diye bir daha bakmak istiyorum. Stephen Hawking’ in zamanın kısa tarihi beni büyüleyen bir eserdir.

Yelda Karataş:

Yelda Karataş, 14 Ocak 1954’ te Zonguldak’ ta doğar. İki çocuklu ailenin küçük kızıdır. Eğitim hayatına Zonguldak’ ta başlar. Yaşadığı evde klasik müzik dinlenir, annesi ud çalar, demokrat ataerkil bir o kadar da hoş bir dünyaları vardır. Maden işçisi olan aynı zamanda üç dil bilen babası kaynak işleri ile de uğraşır. Çok maddi gücü yüksek bir ailede olmamasına rağmen ‘olmuş’ birisidir. Ablasının şiir defteri vardır. O defterdeki yazıyı anlatırken gözlerinin içi gülen Yelda Karataş şu dizeleri okur: ‘’Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden’’ sanatın içerisine doğmuştur adeta. Hiç pembe dizi yahut genç kız okumaları yapmamıştır. İyi okumalar yaptığında iyi de yazabildiğini far ediyor. Dört buçuk yaşında okumayı söker, çevresi tarafından ısrarla okumasına teşvik edilir. İlkokulda yazmış olduğu kompozisyonlar ile öğretmelerinin dikkatini çekmeyi başarır. ‘’Mikroplar’’ adlı bir yazısını annesi yıllarca saklar. İlk öğreniminin ardından, İstanbul Kız Lisesi’ nde eğitimini tamamlar. On yedi yaşlarında iken önemli isimlerle dostluk eder. Sıcak, samimi ve açık oluşunun birazda onların ürünü olduğunu düşünmektedir.1976 yılında Galatasaray Üniversitesi İktisat ve İşletmecilik Yüksek Okulu’ndan mezun olur. Aynı yıl ablasının kaybını yaşar. Parasız yatılı okur ve okuduğu okulun kütüphanesinde okunmadık kitap bırakmaz. Fakat okuma serüveni burada değil ablasının şiir defterinde başlar. Okuduğu kitaplar onun hayatı daha hızlı kavramasına yol açar. Çünkü insan bilmediğinden korkar.  Bu okul serüveni şu şekilde başlar: 1971 Zonguldak Masif’ te iken babası ‘okuma’ der. O, cebinde birkaç lira ve kırık bir bavulla İstanbul’ a gelir. Hem çalışır kasiyerlik yapar hem de okur. Bu süreçte üniversite hayatı devam etmektedir. Para kredi hocası Gülten Kazgan ve İstatistik hocası Yakut Irmak gibi muazzam bir kadro ile derslerine devam eder. Ekonomi okuduğuna hiç pişman olmayan Karataş, bir ila iki yıl kadar muhasebe üzerine çalışır. “Şairler Korsandır” adlı radyo programın sunucu ve yapımcılığını yapar. Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde kütüphane şefliği tecrübesinden sonra, reklam sektörüne giriş yapar. 2011-2017 yılları arasında Yeditepe Üniversitesi’nde Reklam Yazarlığı ve Yaratıcı Yazarlık dersleri verir. 2018 yılında Bütünleşik Pazarlama dalında yüksek lisans eğitimini tamamlar. Şu anda da Açık öğretim Fakültesi’ nde felsefe öğrencisi olmasının yanı sıra Bahçeşehir Üniversitesi Kariyer Merkezi’nde eğitim danışmanı, Deulcom International’ da öğretim görevlisi olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Bir kedisi ve bahçesinde kendisiyle konuştuğunu düşündüğü zeytin ağacı bulunan şirin evinde Muğla’ da küçük bir kasabada yaşamaktadır. Eserlerinin genelinde toplumcu gerçekçi bakış açısı hakimdir.

Şiir kitapları; Ürperme (1996), Zait (1996), Alacaydınlık (1999), Enel Aşk (2001), İstanbul Bir Dizi Orospu (2007), Şahdamar Şahdemar (2008), Hüzün Suretleri (2008), Ey Aşk Hevesten Yarattım Seni (2011), Sabır Masalı (2012), Ten Divane (2015), Umut Günlükleri (2017), Büyüyünce Dansöz Olucam (2017).

Öyküleri; Safran Çiçeği (2014), Fırat’ın Vefası Dicle’nin Çığlığı (2017).

Deneme türünde ise Bir Kadın Kaleminden Şems ve Mevlana eserleridir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ