İsmet Yazıcı’dan Hasan Özgen Söyleşisi…

“Bizim belgeselciler olarak ilgilendiğimiz ve önemli bulduğumuz alanlar, pek çok açıdan sistemin terk ettiği alanlar. Burada çok genel anlamda “insanî olan” ile “sisteme dâhil olanın” çatışması yaşanıyor.”  HASAN ÖZGEN

İSMET YAZICI: Türk belgesel tarihinin temel taşlarından, benim de hocalarımdan birisiniz; bundan da hep gurur duydum… Sizin üretiminizde, kimi zaman görünür yüzünde, kimi zaman da derinlerinde en temelde ev – yuva – dünya – masumiyet – hafıza vs. kavramları baskın olarak kendini hissettiriyor. Bu kavramların derinliğinde, dolayımında, çok fazla şey ürettiniz; hem belgesel sinemacı olarak, hem yazan olarak. Bütün bu kavramlar da nihayetinde “insan”a çıkıyor. Derdi insan olanın, uykuları kaçar; coşkusu, heyecanı, arayışı bitmezmiş; projeleri bitmezmiş… Kimi zaman hayıflanıp dârâ düşsek de sanıyorum üretmeyi bırakamayışımızın nedeni, insana verilmiş o iki büyük lütuf: “Bilme tutkusu” ve “hayal edebilme yetisi” ve de tabi ki asla vazgeçemeyişi… İnsanı insan yapan bu temeller, belgesel üretenlerin de en önemli tetikleyeni…

HASAN ÖZGEN: Güzel sözlerine teşekkürle başlayayım. Ben de senin gibi bir yol arkadaşına, dosta sahip olmaktan duyduğum kıvanç sonsuz.

Kendimce kullanmaktan hoşlandığım ve belgesel sinemacıları tarif ettiğine inandığım iki sözcük var. Belgesel sinemacı “derdi olandır” ve “derviş”tir, diye. Birincisi yola çıkış nedenini, ikinci sözcük de sürekli yolda kalma halini anlatır. Derdi olmak, insanlık halinin dışa vurumu olarak yorumlansa da yeni bir şey değil. Daha çok varoluşumuzla, kendimizle ilgili. Toplumbilimde ‘insan nedir” sorusuna verilmiş epeyce yanıt var. Benim algım ve tanımlamam biraz farklı. Ben insanı “soru soran canlı” olarak görüyorum. Bu doğada müthiş bir ayrıcalık, ama bir o kadar da bizi kıyametle yüzleştiren bir olgu. Çünkü soruyu biz, cevabını aramak için sorarız ve bu cevap peşinde ömür tüketenimiz çok olmuştur. “Soru”, bizim hayatın içinde yürüme, ilerleme nedenimiz; ama bir o kadar da trajedimiz. Çünkü bu yürüyüş sonsuz, durakları var ama finali yok. Çünkü soru, tekil bir olgu değil. Her cevapla yeniden açılan bir kapı. “Sorun” dediğimiz şey de sanırım bu sorular zincirini tanımlıyor. İnsanın ”soru -cevap” çemberiyle kurduğu bu zihinsel oyun, bireysel olmaktan çıkıp da toplumsallaştığında,- iş bölümünün de bir gereği olarak belki- belgesel sinemacının önüne düşebilir ve bu soruyu anlamak, araştırmak, yanıtına ulaşmak, sesini-görüntüsünü bulmak, simgeleştirmek ya da yeniden üretmek belgesel sinemacının edindiği bir “dert” haline gelebilir. Sevdiğim yalın bir tanımlama var; “belgesel sinema bilinmeyeni bilinir, görünmeyeni görünür kılandır” diye. Buna şu ek yapılabilir; “sorulmayanı sormak” da belgesel sinemacın işidir.

Buraya kadar anlatmaya çabaladığım şey, insanın “soru soran canlı” olma ayrıcalığı/trajedisidir. Bundan sonrası bana göre ikinci bir kanal daha var insan olma halimizle ilgili. İnsan aynı zamanda “oyun oynayan bir canlıdır” mealinde bir sözü var Huisinga’nın “Home Ludens” dlı ünlü kitabında. Üstelik, bu oyunların rasyonel değil irrasyonel olduğunu yazıyor Huisinga. “Oyun” kavramı üzerine epeyce kafa yoran düşünür var ve son dönemde de epeyce kullanılan bir kavram oldu. Oyunu “evrensel tek dil” olarak görme eğilimi de genel kabul görüyor anladığım. Geçenlerde Gazete Duvar’da, Nil Dilara Çolak’ın bir yazısını okudum bu konuya ayrılmış; “kendimizi var etmek, gerçeği bizzat yaratmak için oyun oynarız.” diyor. Buradaki “gerçeği bizzat yaratmak için oyun oynarız” saptaması, biraz da belgeselcinin yolunu tarif ediyor bana göre. Sinemacıların diliyle, sinema yapmak oyunu; “gerçeğin- gerçeklik bilgisinin yaratıcı yeni yorumu, yeniden üretilmesi…”Açıkçası belgesel sinemacının derdinin anlatımında ihtiyaç duyduğu “sinema” formu, bu oyun kurma gücümüzden gelen bir yan sanki. Sözünü ettiğin insana verilmiş o iki büyük lütuf: “Bilme tutkusu” ve “hayal edebilme yetisi”- kavramlarına kendimce böyle çıkarsama ile yaklaşabilirim. Bizler, yani belgesel sinema üretenler dertlerimizi-sorularımızı oyunla çözmeye çalışan insanlarız.

Belgesellerimde baskın olan ev – yuva – dünya – masumiyet – hafıza vs. kavramları bu anlamda görmek gerek. Benim itirazım var. İnsan olmayı, insan olma halinin gündelik değil milyonlarca yıllık bir serüven/birikim olduğunu ciddiye almayan, onu dışarıda bırakan, başta kapitalist sistemin örgülediği “yeni insanlık haline” itirazım var.  Lüksün, konforun, hızın ve bin bir çeşit sunumlu bir dünyanın bu haliyle zorunlu ve vazgeçilmez bir kurgu olduğuna inanmıyorum. Tek tip ve oligarşik bir meta, servet ve tüketim dünyası bu.  Evimi yeniden mağara kılan, dünyamızı, çevremizi felaketlere yönelten, masumiyeti köşe dönmeciliğine çeviren, hafızanızı ben oluştururum diyen bir dünya nasıl anlatılır? Elbette ki insanlık tarihinin daha “tokgözlü ilişkiler” barındıran dönemlerinden örneklere de bakarak; oraya takılı kalarak değil. Hızın ve naylonun, rezidans ve araç oligarşisinin olmadığı dönemler üzerinden yürüyerek. Bu ısrarla – sisteme tutsak olmuş zihinlerde- yanlış anlaşılıyor. Sanılıyor ki, bir önceki kültürel evrelere dönmek istiyoruz. Hayır, bir önceki dönemin verileri kaçınılmaz olarak folklorik malzemeler olarak müzelere, edebiyata taşındı. Burada altını çizmeye çalıştığım şey, eşyalar değil; “insan olma, insanlığı paylaşma” hali… Akıntıya kapılmak yerine seçme ve müdahale gücümüzü kollektif kılabilir miyiz arayışı. Biz kimiz ki ekonomik-teknolojik değişimi frenleyelim? Ama her değişim, her buluş, her ekonomik hal ya da teknoloji insanın lehine mi, aleyhine mi işliyor? Soru bu! Dert de bu sorudan kaynaklanıyor.

İSMET YAZICI: “Hafıza” ve “muhafaza”, aynı kökten geliyor. Bu iki kavram kuşkusuz belgesel sinema üretenleri için çok önemli. Bir yanıyla geçmişin, insanın ve kültürün hafızasının izlerini gün yüzüne çıkarmaya çalışıp bugünden de geleceğe bir hafıza kaydı bırakmaya çalışırken; bir yandan da bütün sorumluluk ve titizliğiyle bilgiyi muhafaza etmeye, kaydı doğru okumaya çalışıyor; çok önemli bir tanıklık ve sorumluluk ve de muhafızlık…

HASAN ÖZGEN: Aslında bizim belgeselciler olarak ilgilendiğimiz ve önemli bulduğumuz alanlar, pek çok açıdan sistemin terk ettiği alanlar. Burada çok genel anlamda “insanî olan” ile “sisteme dahil olanın” çatışması yaşanıyor. Elbette sistem dediğimiz bileşenin içinde -kendisine rağmen- kendi içinde yeni “değerler” üretiliyor (!) Kadın hakları, cinsiyet özgürlüğü, dezavantajlı gruplara daha duyarlı bakış vb gibi. Ancak sistem bunlara karşı ne kadar samimi? Bu haklar hayatın doğalına sindirildi mi, yoksa bu söylemler ve sınırlı uygulamalar yaraya pansuman türünden mi? Örneğin hâlâ kadın cinayetlerinden söz ediyorsak “kadın hakları”, “insan hakları” sadece bir yazılı metin olarak kalmıyor mu?

Geçmiş ya da tarih, yeniden yaşanması istenen şeyler değil. Ancak tarih ve kültür gibi birikimler, insanlığın yarattığı bir süreklilik. Seçmeci olarak bu birikimlerden değerli ve yaşayabilir olanları alırsınız, yeni hayatın içinde yeni bir yorumla kullanırsınız. Çatışmamız bu noktada.

Sistem kullanamazsın diyor. Senin ne hafızaya ve ne de muhafazaya ihtiyacın yok diyor. İnsana ait olan bu işlevleri araçlara, nesnelere ait kılıyor. Bilgisayarlar ve cep telefonları örneğin. Hafızan bu cihazlardır ve muhafazayı onlara emanet etmelisin diyor. Komşuya, canlı-kanlı komşuya, dostlara ihtiyaç yok, al sana “sanal arkadaşlık sitesi” diyor. Uzaktan konuşmak, bilgiye ulaşmak amaçlı bu araçlar giderek varoluş nedenlerinin dışında reklamlı tüketim ekonomisinin ajanları haline geldi. Klasik iletişim dünyası artık özgür birey, özgür kamuoyu gibi yakın dönem demokrasi tarihi armağanı olan değerleri de yok sayıyor. Haber üretmiyor, iletişim yapmıyor; yargı ve inanç üretiyor, “hormonlu gerçekler” uyduruyor. Buna inanacaksın, böyle düşüneceksin diyor…

Bu genel ortamda aslında “bilgi ve belge arkeolojisi” yapmak işimiz. Üstelik bunu yazılı kültürü zayıf, belge bırakmayı önemsemeyen, sözlü kültür üzerinden yürüyen bir toplumda yapıyorsunuz. Düşünsene Cumhuriyet tarihimizin bile sistematik bir arşivi oluşmuş değil. Osmanlı arşivlerinin nerdeyse tamamı yeni dile aktarılmayı bekliyor. Bir belgesel sinemacı olarak projeniz için başvuracağınız görsel-işitsel bir veri, arşiv merkezi yok. Bu koşullarda “sözlü tarih anlatıcılığı” öne çıkıyor çaresiz… Bütün bunları birleştirdiğinde “tanığın tanığı kim?” gibi bir sorunla da karşılaşıyoruz elbet…

İSMET YAZICI: Belgeseli ürettiklerimiz açısından bakarsanız da bir yanıyla da tuhaf bir çelişki içindeyiz. Karşılaştığımız neredeyse herkes, üretim alanımızı söylediğimizde, büyük bir coşkuya kapılıyorlar; ne kadar çok belgesel sevdiklerini ve izlediklerini söylüyorlar, ama gerçeklik farklı. O zaman da insanın aklına şu soru geliyor: Aslında insanlar unutmak mı istiyor? Hatırlamaktan mı korkuyor? Hafızaları ne kadar zayıflarsa o kadar rahat mı hissediyorlar; kendi “konforlu” sandıkları hayatları içinde tedirgin olmaktan mı çekiniyorlar?

HASAN ÖZGEN: Hafızanın insanın yaşam ritmiyle ilgili olduğunu vurgulayan kaynaklar var. Gerçekten de öyle. Yeni dünyanın hızı, bizi hızlandırması çok hoşumuza gidiyor ve bundan da yararlı gündelik sonuçlar üretiyoruz çoğu kez. Ancak bir bedeli de var. Şöyle bir yaklaşımı savunurum; insan, mekân ve nesneler üzerinden hatırlayabiliyor, zaman da yardımcıdır ama, asıl hafıza unsuru mekân ve nesnelerdir. Ünlü sosyolog Richard Sennett; Kentlerin mekânsal organizasyonunun şekillenmesinde hâkim beden algısının etkili olduğunu”belirtir. Bizim mimarlık çevremizde bu şöyle tanımlanır; “Kentlerde her şey insan ölçeğine uygun olmalıdır.” Yeni kentlerimize bakalım, bu tanımlara uyan bir kent organizması görüyor muyuz? Bütün kentler üzerinize yıkılacak gibi gökyüzüne tırmanmış. Yürüyüş ufkuyla hiçbir kenti göremezsiniz ve nerdeyse aynı kentten iki kez geçemezsiniz. Bu tanıma uyan yani “insan ölçeğine uygun” yerleşmeler – kalabildiği kadar- geleneksel kent parçaları… Onlar da “ne yani değişmeyelim mi” diyenlerin ağzında polemik konusu… Ama değişimi en çok yaşayan Almanya, Fransa, Belçika ve Hollanda gibi ülkelerde bu geleneksel kent organizmaları bozulmasın, yaşasın diye özel gayretler ve önlemler var.

Sosyologlar, kentlerin yürüyerek anlaşılabileceğini belirtir ve önemlisi kent olgusunun “yabancı biriyle karşılaşmak” olduğunun altını çizer. Artık “yabancı” bir tehdit kentliler için. Yabancı birileri girmesin diye duvar, bariyer ve kameralarla kendini koruyan kent parçaları var artık, bırakın karşılaşmayı.

Birinci sonuç şu; toplumsal olgularda çok yalan söyleyen toplumlar olduk. Gerekçe ilerleme falan değil, gerekçe rant ve kazanç…Hafızayı körleştiren birinci faktör, bu kara propaganda ve yalan kampanyası. “Muhafaza etmeyi” yani koruma politikası oluşturmayı gericilik ve çağdışı sayıyor…

İkincisi de hız. Gündelik hayatımız artık, araçlı, otobüslü, metrolu, trenli bir yaşam. Ve ne kadar çabuk gidebilirsek o kadar da mutluyuz. Ama bu seyrüseferlerde ulaştığımız hız, bizim hafızamızda hiçbir mekân parçasının izini bırakmıyor. Hafızamız sadece durakları ve trafik ışıklarını belki de ana meydanları kaydediyor. Hadi şunu da söyleyeyim, hafızamızın kaydetmeye değer göreceği estetik ve güzellikte bir şeyle de karşılaşamıyoruz.

Modern yaşam, mekân ile zamanın yerini değiştirdi. Mekânları aldı yerine “saat kaçta” telaşını koydu. Şimdi mekân değil ama zaman hafızamız var. Bütün günü planlıyoruz ve ne yapmamız gerektiği zaman üzerinden yürüyor. Kaç otobüsüne bineceğiz, metroda sefer sıklığı ne, saat kaçta işte olmalıyız? Çocuklar okuldan kaçta dönecek, akşama saat kaçta evde olabilirsek sevdiğimiz tv dizisini yakalayabiliriz vb…

“Unutmak” insana ait bir durum. Ama ben “unutturan” diye bir başka iradeden söz etmeliyiz diye düşünürüm. En azından bu yanı da tartışalım. Sistem, ürettiği insanda hafıza istemiyor. “Hafıza” yoksa, “muhafaza” edilecekleri nasıl bilebiliriz?

İSMET YAZICI:  Belki farklı temalardan, temaslardan gittik ama hem evrensel kültür, insanın bugüne kadar biriktirdikleri, hem de Anadolu, ananın toprağı, sanıyorum ikimizi de çok coşturdu; çok besledi. Zaten farklısı da düşünülemezdi, böyle acılı ama bir o kadar da bereketli, binlerce yıldır hikmetin taşıyıcısı olmuş coğrafyada doğmuş olmanın şükranıyla yol aldık. Ben soyutun izini sürdüm, siz daha aslında görüneni anlatmış gibi olsanız da özünde insana idi yolculuk; ürettikleriyle kendine anlam arayan, anlamını arayan, anlam katan insan, ikimiz açısında çok temel direk diye bir tespit yapsam sanıyorum yanılmam. “Zahmetsiz rahmete ulaşılmaz” der erenler ve aslında bereket de biraz zahmetli toprakların içinde ışığı görenlerden hayata taşıyor. Bu nedenle “Anadolu”da doğmuş olmayı bir şans olarak düşünmüşümdür hep…

HASAN ÖZGEN: Bu bizim kuşaklar için gerçekten şanstı. Yeni kuşaklar için bunu söylemek zor. Anadolu, yoksuldu ve burjuva ekonomistlerine göre “geri”ydi falan ama, eti ve canı olan bir varlıktı. Hikmet insandan fışkırır, ama hangi insandan? Anadolu, o yoksul ve görece geri dünyasında kültürel kalıtımı henüz bozulmamış, yaşanmışlığı kendi yaşından çok büyük olan insanlarla dolu bir coğrafyaydı. Kim alim, kim muallim bulamazdın. Kadim dediğimiz şey, sıradan bir eskilik değildir. Eskiyerek genç kalanların, dinleyip tartarak konuşanların ve üstüne kendi çağını da ekleyen erenlerin, dervişlerin ve hatta hocaların ve kocaların yurduydu kadimlik… O muhteremlerin oldukça alçakgönüllü anlatılarında, söyleşilerinde geçmişi dinlerken geleceğe yol alırdınız. Ne ölümüne iddiacı ne de kibirli değildi Anadolu. Paylaşarak yaşayan bir varlıktı. Bu resmin yanında şu da vardı kuşkusuz; düşük yaşam standartları, düşük üretim verimliliği, bakımsız ve özensiz kullanılan coğrafya, yoksulluk ve kendi başına bırakılmışlık psikolojisi gibi etmenlerle de körüklenen öbür Anadolu. Temizlenmesi, ayıklanması ve canlandırılması gereken bir Anadolu. Biz ne yaptık? İkisini birden yok ettik. Aşiretten köylülüğe, köylülükten çiftçiliğe, kul olmaktan yurttaş olmaya ulaşmamış insanları kentlere tıktık. Ve tarihin hiçbir döneminde olmayan bir model yarattık. Vasıfsız- mesleksiz insan yerleşmeleri ve yönetimleri…

Bu devingen insan dünyasının yarattığı ve felsefeyle de örtüşen anlam arama dünyası üzerine sen çok güzel belgeseller ürettin. Ben de ağırlıklı olarak başka bir kulvardan yaklaşmaya çabaladım. Bu insanların ürettiği eşyalar, nesneler üzerinden. Çünkü endüstri toplumlarına, seri üretim ekonomisine kadar, insanoğlu sadece kendi, hayatı ile ilgili bir anlam arayışına kalkışmadı. O, aynı anda ürettiği eşyaya, kullandığı nesneye de bir anlam bulmaya çalıştı. Bu açıktır ki, “emek”in saygıdeğer, çalışmanın “ibadet” olarak kabul edilişindendir.  Zamanın, emeğe yeteri kadar süre tanımasıyla ilgilidir. Anımsayın, büyüklerimiz her eşyayı yok oluncaya kadar kullanırdı, işlevlerini değiştirerek, küçülterek…Bir kazağın, bir kuru boya takımının üç kuşağa devrolunduğunu bilirim. Atmak, vazgeçmek yoktu. Ancak “bolluk ekonomisi” bunu paramparça etti. Günümüz meta ekonomisinde eşyanın anlamı “tüketirsen sınıf atlarsın” inancına denk geliyor. Oysa kadim dünyada eşya da kendi anlamıyla var. Yani eşya-nesne, o insanların dünyasında “birlikte yaşamak için” var edilen ve insana ait bir şey… Dolayısıyla, eşyanın-nesnelerin anlam dünyası üzerinden insana gitmeye çalışan denemelerdi benim çalışmalarımın bir kısmı.

Şundan ısrarlı oldum, eşya-nesne günümüzde artık bir resim. Başkalarının gözüne sokulan bir kariyer ya da zenginlik ifadesi. Oysa kültürümüzde -Atilla İlhan’dan bir benzetme yapayım- “eşya da insana dair.” “Ev” ve “daire” kavramları bunu çok iyi anlatır. Dahasını söyleyeyim; geleneksel konutlarımız kendinden eşyalıdır, dışarıdan mobilya değil aksesuar eklenir. Bizleri divan ya da sedirden kaldırıp da koltuk takımlarına ya da çek-yata oturtan bu muhteşem gelişme, bize ne kazandırdı, meta ekonomisine ne kazandırdı? Düşünmeye değmez mi? Tuhaf olan iklim krizi, çevre sorunları gibi yüksek entelektüel tartışmalar yapanlarımız bile, yani dünyanın ve insan türünün geleceğinden en dehşetle söz edenler bile koltuk takımlarının neye mal olduğunu düşünmüyorlar, sormuyorlar. Son yirmi yılda Türkiye’de insanlara özendirilerek dayatılan “çek-yat devrimi”nin sosyo-kültürel sonuçları üzerine yazılan bir araştırmaya ben ulaşamadım. Oysa, çek-yat bu dönemde kentlere tıkılan insan selinin bir “sınıf atlama” nesnesi yapıldı bana göre.

Senin sözünü ettiğin Anadolu – türlü eksik ve yanlışlarına rağmen- kendi vicdanı ile hesaplaşan, doğacı ve yeteri kadar tüketen bir toplumsal yapıydı. Aç gözlülüğü, hedonizmi, tüketerek var olmayı sonradan kentlere yığılıp meta ekonomisiyle tanışınca, içine boca edilince öğrendi insanlar… Dolayısıyla bugün kentlerde “keramet sahibi” aramak ne denli zorsa, insan-eşya ilişkisindeki anlam zenginliğini aramak da o denli zor.

İSMET YAZICI: Mağara, biliyorsunuz pek çok sembolik göndermesi olan bir mekân, bir imge. Bu açılımlardan biri, mağaranın bir rahim olduğu; dolayısıyla doğulan yer… Manevi olarak baktığımızda yaşamış pek çok kutsal kimliğin, mağara inziva bölgesi daha doğru deyimle “inziva merkezi”; arınmak için, kadim bilgiye ulaşmak için, bir anlamda bilincin yeniden doğuşu için, bu çekilmeyi ihtiyaç görmüşler. Belki tuhaf bir gönderme olacak ama, bu bende yeryüzünde kurulan ilk yuvaya da bir çekilme çağrışımı yapar hep. Bilebildiğimiz kadarıyla ilk yuvasını insanoğlu mağaraya kurmuştu…

HASAN ÖZGEN: İnsan o mağaradan hiç çıkmadı ki…Bu sanki bir başına olmanın çaresizliği ama aynı anda da gücü. Üreme/üretme simgesi olan rahim yerine bugünün dünyasında bunu bilinçle/iradeyle simgeleştirmeli miyiz bilemiyorum? Mağaranın fiziki koruyuculuğuna gerek kalmasa da “inziva merkezi” ihtiyacını düşünmek gerek. Bu yalıtılmış, dış ve yakın etkilerden arınıp kendi başına kalabilen insan, kendi iradesiyle, birikimiyle, kültürüyle “kendini yeniden üretebilmeyi” deneyen insana giden yol, günümüzde hangi mekânda yapabilir bu işi?

Dünyevi bir mekân mıdır aranan, yoksa kendi içinde bir sığınak, bir dönüşüm merkezi yaratabilmek midir kast edilen? Ben bunlara yanıt verebilecek yetkinlikte değilim.  Benim gözlemim şöyle; insanoğlu günümüzde daha önce hiç olmadığı kadar kendi içine kapandı.- Sistemin yarattığı birey olmanın bedeli bence bu.- Ama bu bir zenginlik olarak değil, bir fukaralık olarak gerçekleşiyor. Kendi içimizde, kendimiz bile yokuz… Dikkat edilirse hepimizde hep bir yere gitme isteği var. Hepimiz -belki de bir mağara- arıyoruz. Ama her yer tıka basa dolu ve aslında içimizde bir yere gitmek istiyoruz, esas aradığımız mekân/mağara/rahim orası ama gidilemiyor. Çünkü içimizi kuruttuk, içimizi besleyen kültürel öğeler, inanç dünyaları, ortak yaşama deneyi yok artık. Kapı açmayı unuttuk sanki…Ve belki de dramımız şu modern toplumlarda; “ayrılık, çıktığın evde değil, çaldığın kapıda…”

İSMET YAZICI: Her yurt, yeni bir doğumu ifade eder; her doğum, başlangıcı kurar ve her doğan, kendi merkezine doğar. Yurt kurmak, “büyük çadır”ı kurmak, ortaya direği, “akis mundi”yi, yani dünyanın eksenini yerleştirmek, bilgi ağacı’ndan elde ettiği bilgiyi, deneyimi, toprakta-rahimde, ‘hayat ağacı’nda sürdürmek için… Bu nedenle de “ev” çok kıymetli bir faktör olarak ortaya çıktı Türkler’in kurduğu yapılarda, uygarlıklarda. Sadece evler değil tabi ki diğer mimari ögelerde de bu kıymetin ve zihni altyapının izlerini görüyoruz sanırım. Örneğin “temel atma” kavramı bile çok önemli; boşa yapılmış bir vurgu değil kuşkusuz. Sizin ürettiğiniz belgesellerin önemli bir bölümü ev-yurt kavramlarının izleri üzerine; sanıyorum bu tesadüfi bir ilgi değildi sizin için…

HASAN ÖZGEN: Sanırım şöyle bir önsezim ya da önyargım var. Mutluluk, ev etrafında, ev ahalisiyle oluşan bir duygu. Çocukluk dünyamdan kalan özel bir iz olabilir bu. Ancak sosyal antropologlar da insanın “rahimden sonra kendini güvende hissettiği en önemli mekân” olarak görüyorlar evi. Güven duygusunun yaşamdaki önceliği tartışılmaz kuşkusuz. Yerleşmenin/evin oluşturduğu güven duygusunun geri planında tarihsel kalıtımımız olduğunu sanıyorum. Uzun yıllar konargöçer, son yüzyıllarda da göçmen olmuş bir toplumuz biz. Türklerin evle kurduğu ilişkiyi bir tarihçimiz “evli konargöçerler” olarak ifade eder. Bir anlamda, göçerken bile yürüyen evleri olan bir toplumsal yapı…

Anne ailem de baba ailem de göçmen kökenli. Annemin doğumu bile Bodrum-Milas arasında bir su sarnıcı başında olmuş. -1. Dünya Savaşı sırasında Bodrum bombalanınca aile Milas’a kaçıyor- Biraz da büyük aile sayılabilecek bir yapısı vardı anne tarafının. Ben hep bu aile güvenini hissetmişimdir. Aile kadar da doğup büyüdüğüm mahallenin. Bu özgeçmişin duygusal izleri vardır elbet belgesel çalışmalarımda. Ancak, sonradan akıl ve bilgi ile harmanlanmış bir “ev ve yerleşme kültürü” çıktı karşıma. Aşağılanan, vazgeçilen ve çağdaş sayılmayan mekânlar ve ilişkilerdi bunlar…

Toplumun modernleştikçe, zenginleştikçe bir dağılma hali oluşmuş. Evinden, akrabalarından, mahallesinden kaçıyor insanlar… Sanki herkes “en güçlü, en farklı, en değerli benim” gösterisine kalkışıyor. Toplum olarak yaşamanın kollektif ruhu ölüyor, tekilleşmenin övüncü oluşuyor… Oysa bilimin işaret ettiği gibi, insan zaman ve mekân bağımlısı bir yaratık. Bütün duygularımız – mutluluk dahil- bu bağımlılıktan kurtulamaz. Moda olanın, geçici olanın heves ve ihtirasa dönüşünü gözlemledik. Bunun arkasındaki sistem dinamiklerini anlamaya çabaladık. Türkiye’yi yönetenler, Marshall yardımından sonra yeni bir yön çizdiler ülkemizde. İyi niyetle yapılmış olabilir ama sonuçları ortada. Ekonomisi ve siyaseti dışa bağımlı bu yeni yapının oluşturduğu ve sürekliliği olan tek model, “inşaat ekonomisi…” Türkiye, 1950’lerden bu yana defalarca yıkıldı ve yeniden yapıldı. Türkiye’nin üzerine milyonlarca ton beton döküldü, dökülmeye devam ediyor. Bu betona dayalı kalkınma ekonomisi, biraz önce sözünü ettiğim vasıfsız ve mesleksiz yeni kentli nüfusa da sözde istihdam ve iktidar sağladı. Bu gelişmeleri ekonomi açısından başka bir kantarda tartmak gerekir, beni aşar… Ama insan-mekân, insan-eşya, insan-zaman ilişkilerinde oluşturduğu değişimleri gözlemek, sormak bizim görevimiz.

Cumhuriyet şafağı ile, tam yeni bir toplumsal değişim ivmesi yakalamış, meslekli ve vasıflı insan gücü oluşturmaya, devlet kapitalizmi sayılsa da “her fabrika bir kaledir” anlayışıyla örnek fabrika-kentler kurmaya, yurttaşlar doğdukları yerde karınlarını doyurmaya başlamışken alabora olduk. Özne değiştirdik. Özne “insan ve vatan” iken, özne “kâr ve girişimcilik” oldu. Sermaye birikimi ve burjuva sınıfı olamayan bir toplumda bu özne değişimi de sonuçta “servet toplumuna” dönüşmekle sonuçlandı. Yani tarihin en gerici birikim türünü yarattık. Dram şu ki; servet hiçbir değişime-dönüşüme öncülük yapmaz, aklı da gözü de gerici olandadır ve ülkeyi yataydan dikeye, dikeyden yataya daha defalarca yıkar ve sözüm ona inşa (!) eder.

Kişisel olarak kendi çadırımızı kurabilir, kendi evimizi seçebiliriz. Ama sıra yurt kurmaya “büyük çadırı” kurmaya gelince iş değişiyor. Ortak dünyamızın eksenine neyi yerleştireceğiz? Senin deyiminle ‘bilgi ağacı’ndan elde ettiği bilgiyi, deneyimi, toprakta-rahimde, ‘hayat ağacında sürdürmek için…” Umut burada gerekiyor. Daha önce başardığımızı, bu kez de daha üst bir aşama da tekrarlama yeteneğimiz kaldı mı? O alçak gönüllü ortak ruhu yeniden oluşturabilir miyiz? Yeniden temeli atılan bir ”ev” görebilecek miyiz, yoksa yap-sat anarşisiyle var edilmiş sosyal silolarda mı yaşayacağız? Bir belgesel sinemacı olarak bu umudu ayakta tutmaya çabalıyoruz hepimiz. Hani derler ya; “uygarlık, kendini yenileyerek tekrarlama yeteneğidir” diye…

İSMET YAZICI: Tarih, kültür vs. konusundaki bilgimiz henüz nokta koyulmuş bir bilgi değil. Bilebildiğimiz kadarıyla ve bize aktarmış olanların yönlendirme ve bakış açısıyla bugün bilebiliyoruz. Ancak her geçen gün, üzeri çeşitli nedenlerle örtülü kalmışların yavaş yavaş açılmasıyla da bildiğimizi sandığımız pek çok şeyi yeniden yorumlamamız, örtüleri kaldırmamız gereken bir zamandayız. Bu nedenle belki yeni sorular sormakla işe başlayabiliriz. Göçebe olmak – yerleşik olmak ve kültür üretmek konusunda bu soruları kendime çoktandır soruyorum. Örneğin uygarlığı, kalıcılığı yalnızca yerleşik olanların üzerinden okumak ne kadar anlamlı? Örneğin “göçer” olduğunu var saydığımız topluluklardan bize aktarılmış izlerin peşine düştüğümüzde, yazıtlara, mitlere, destanlara vs. baktığımızda bildiğimizi zannettiklerimizi, ya da “göçerliğin” bize tarif edilişi konusunda açıkçası hiç ikna olmuşlardan değilim. Ufacık bir taş parçası bile, insanın dünyadaki seyrini ve iz bırakma becerisini ve bilgeliğini tarif etme, tarihleme, bir başlangıç koyma konusunda çok şaşırtıcı olabiliyor. Galiba henüz yeni başlıyoruz. İnsanın yapıp-etmeleri, birikimiyle ilgili okul kitabı düzeyindeki keskin tespitleri yıkmaya… Kabullerimizi bir gözden geçirmemiz gerekiyor…

HASAN ÖZGEN: Mümkün olsa, bildiğimiz her şeyi unutsak ve senin güzel benzetmenle “yeniden başlasak.” Tarih, kültür, uygarlık, barbarlık, göçerlik gibi konularda, bir süredir süregiden yeni anlayışlar ve yorumlar var. İyi ki bu konulara yeniden bakan, devlet üzerinden değil de insanlar-toplumlar üzerinden bakan bilim insanları/insanlarımız var. Benim için “ezber bozan” yaklaşımlar oldu bunlar. Kuşkulansak da bizler de en sonunda egemen kültür ve bilim çevrelerinin etkileriyle yol aldık.

Tezgâhtan çıkmakta olan yeni bir belgesel çalışmamız var; “Anne Türkler Geliyor” adını koymuştuk, öyle de kaldı. İçine girdikçe sorusu artan ve büyüyen bir projeye dönüştü. Ancak bizim de bilgimizi, bakışımızı oldukça değiştirdi ve tazeledi. Zorunlu olarak bu kavramlar üzerinden yürüdük ve -en azından kendi dünyamızdaki- büyük aldanmayı/aldatılmayı gördük. Projemiz, yurtdışında ve yurtiçinde yaygın “Türk imajını” sorgulamak üzerinden başladı. Biz sadece içeriden söylendiği gibi “savaşçı”, dışarıdan yakıştırıldığı gibi “barbar” mıyız? Bin yıldır Anadolu’da kalıcı olmanın tek açıklaması “müthiş savaşçılar” oluşumuz mu? Bunların peşine takılarak, daha temel kavramlara da değinen bir çalışma oldu bu.

Bizim gibi toplumlar yalnızca ekonomik ve askeri bukağılarla bağlı toplumlar değil. Emperyalizm, bilim ve bilgi dünyasında da başka cendereler oluşturmuş. Tuhaf olan bu cendereler genel kabul görmüş, akademilerde bile ders/yazım malzemesi olmuş. Bu projenin araştırma sürecinde okuduğum, kaynak yaptığım bilim ve bilgi insanlarına öncelikle teşekkür borcum var. Aydınlıkları ve gönülden ısrarla sürdürdükleri “ezber bozan” çalışmaları için… Özetle öğrendiğim şu; bizim birbirini yaratan ama birbiriyle çatışan ikili bir tarihimiz var; “konargöçerlik” ve “yerleşiklik” üzerinden yürüyen… Bu tarih, birbirine muhtaçlık kadar, birbiriyle boğuşan süreçler üzerinden yaşanmış. Bizim klasik tarih anlatımız ise, “yüce devletler” üzerinden yürür.

19. ve 20. Yüzyıllarda emperyalizmin bütün temel kavramları kendi çıkarlarına göre yeniden dizayn ettiğini görüyoruz. İki örnek vereyim; Birincisi, bütün Orta Çağ kaynaklarında “Türkistan” olarak anılan ve Türk dilli toplumların yaşadığı yer olarak bilenen toprakların adı birden “Orta Asya” oluveriyor. “Orta Doğu”, “Uzak Doğu” gibi, illiyet bağlarından kopartılmış bir coğrafyacılık yerleştiriliyor ve biz de aynen kabul ediyoruz.

İkincisi yine aynı dönemde toplumları “uygar” ve “barbar” diye ikiye bölüyorlar. Ve tarihi geriye doğru yeniden kurguluyorlar; bütün konargöçer kavimler, tarih yapıcı rolleri inkâr edilerek “barbar” sayılıyor. Bu “barbar ideolojisi” hâlâ emperyalist Batı’nın dünya haklarına saldırı, istilâ ve talanının nedeni olarak kullanılabiliyor. Bunu meşrulaştırmak için de “neolitik”” dediğimiz büyük değişimle ilgili bilginin bir kanadını kırıyor ve yok sayıyorlar. Bu konuda görüşlerine baş vurduğumuz başta değerli bilim insanı Prof. Dr. Suavi Aydın olmak üzere yaptığımız söyleşilerden öğrendiğimi aktarmaya çalışayım;

Uygarlık kavramına temel yapılan dönüşüm genellikle neolitikleşmedir. “Neolitik devrim”in de iki ayağı var; bir tanesi tarımcı köyleşme, öbürü konargöçer hayvancılık. Konargöçer hayvancılık, zaman zaman kıtalararası ölçekte olan büyük bir hareket hali…  Bu iki yaşam biçimini birlikte üretiyor neolitikleşme. Ancak konargöçer hayvancılık tarafı görmezden geliniyor. Oysa dünyanın büyük bölümünü ekonomik olarak kullanılabilir hale getiren konargöçerler. Çünkü insanlar, hayvanlarıyla daha önce gidilmeyen çayır, otlak buldukları her yere gitmeye başlamışlardır. Dolayısıyla, konargöçerler üzerinden dünya çapında, küresel iskânın oluşmaya başladığı bir süreç neolitikleşme

Diğer yandan, zannedildiği gibi iki temel yaşam-geçim biçimi birbirinden kopuk değil. İkisi arasında bir alış-veriş daima var. Çünkü konargöçerlerin ürettiği şeylere yerleşiklerin ihtiyacı var, yerleşiklerin ürettiği şeylere konargöçerlerin ihtiyacı var... Dolayısıyla aralarında çok erken dönemlerden itibaren bir ekonomik bağımlılık ilişkisinin kurulduğunu görülüyor.

Klasik tarih anlayışında karşımıza çıkan bu bilgi eksikliğinin nedenlerini de şöyle sıralıyor uzmanlar. Tarihçiler, konargöçerleri sevmezler. Çünkü izlenebilir, takip edilebilir belge bırakmamışlardır. Yazı da bilmezler. Yazıya ihtiyaçları yoktur. Ancak buradan çıkarak yazıyı fetişleştirmek de gerekmez. Yani yazının uygarlık için bir hiyerarşi kurucu özelliği olduğunu düşünmek doğru değil. Kaldı ki yazıyla kurulan ilişki, genellikle yerleşik iktidarların işidir. Çünkü yazı, doğrudan doğruya bir iktidar aracıdır. Hem kitleler üzerinde tahakkümü kurmak hem de onlar hakkında, ürettikleri hakkında kayıt tutmak bakımından önemlidir. Tarihçiler geçmişte edebiyat aramazlar. Ama ciddi bir konargöçer tarihi var; yerleşik iktidarların yazıcılarının, kâtiplerinin, vakanüvislerinin kayıtladığı… Ancak bu anlatılar genellikle taraflı anlatılardır. Bir nefret ve kötüleme anlatısıdır.

Konargöçer kavimleri, onların tarih ve kültürlerini daha ciddiye alıp daha çok şey öğrendiğimizde, mitleri, kozmolojiyi, destanları, şamanları daha iyi anlama şansımız olacak. Bu hem sinema için hem kültürcüler hem de edebiyatçılar için büyük bir şans…Dediğin gibi, yeniden başlamak gerek…Bakmayı unuttuğumuz yerlere bakmak gerek. “Hayat ağacımız” daha derin yorumlar için gönüllülerini, dervişlerini bekliyor.

İSMET YAZICI: Uygarlık kurmayı, yalnızca bir yere yerleşmek ve orada bir ekonomik ve sosyal faaliyetlerle bir hayat kurmak olarak sınırlayabilir miyiz? Bir yandan aslında yok olan insan-ilişkiler-kent düzeni varken; asıl kayıp geçmişle ilgili yeterince bilgi sahibi olmamamız. Belki de “uygarlık nedir?” diye yeniden kendimize sormamız gerekiyor…

HASAN ÖZGEN: “Uygar-uygarlık” kavramlarının modern sömürü çağını “meşrulaştırmak” için üretildiğini ya da terminolojik egemenlik kazandığını artık rahatlıkla söyleyebiliriz. İki farklı kaynaktan bakarak sorgulayalım: Ünlü Fransız tarihçisi Fernand Braudel; “Medeniyet-uygarlık sözcüğünü, düz bir çizgiyi, üçgeni veya bir kimyasal elementi tanımlamış gibi, basit ve kesin bir biçimde tanımlayabilmek güzel olurdu. Malesef sosyal bilimlerin sözcük dağarcığı böylesi tanımlara pek az izin verir.” diye yazıyor. İkincisi de bizim bilim insanımız Suavi Aydın’dan; Tarih okuması tek taraflı olmaz. Dikotomik olmaz, ikilikle olmaz, iç içe geçmiştir bunlar. Ve birbirine ihtiyacı vardır iki tür tarih okumasının. Bir taraf eksik kalırsa, anlamamız mümkün olmaz, olan biteni.”

Medeniyet-uygarlık kavramları üzerinde birçok sosyal bilimci çalışmış olmasına karşın, bu “muğlak” kavram üzerinde -benim bildiğim kadarıyla- tam bir uzlaşma henüz yok. Bunun nedeni de Batı uygarlıklarının ileriliği, Doğu uygarlıklarının geriliği varsayımı üzerine kurulan hiyerarşik tarih anlayışlarının “dünya uygarlığı” gibi bir bütünlüğü anlamamızın önünde bir engel teşkil etmesidir.

Yerleşiklikten, mülkiyetten, yazıdan ve devletten hareketle yapılan ve insanlığın diğer ayağı olan konargöçerleri dışarıda tutan, barbar sayan bir uygarlık anlayışına bizlerin kuşku ile yaklaşması gerekir, diye düşünüyorum. Çünkü bu bakış, sadece Türk dilli halkların çok uzun bir tarihini yok saymıyor; aynı anda Asya, Afrika, Güney Amerikalı halkların tarihlerini, birikimlerini de yok sayıyor…

İSMET YAZICI: Belgeselde lirik anlatımla ilgili zaman zaman eleştiriler gelir; ama bence lirik anlatmak aslında, tabi ki ustaca yapıldığında, kalbe çok daha derin iz bırakıyor, gerçeğe çok daha farklı bir derinlikle dokunuyor.

HASAN ÖZGEN: Mesleğimin bana öğrettiği şu; belgesel sinemacı “göstermez anlatır.” Nasıl anlatır, temel soru bu. Elbette “görsel-işitsel armoniyi” yaratarak. Görüntü ve sesin birbirine eşlik etmesinin bin bir türü var neredeyse. Doğru bir anlatım biçemini yakalamak yönetmenin işi. Lirik anlatmak da bunlardan biri. Lirik anlatım söze, ses kuşağına indirgenemez öncelikle. Görüntüde de lirik anlatı yakalanabilir.

Belki şuna bakmak gerekir. Anlatınızın alıcısı olarak seyirci ya da toplum, nasıl bir kültürel atmosferi yaşıyor. Bu kültürün duyarlık kapıları ne? Şimdilerde değişiyor olsa da, bizlerin yola çıktığı dönemlerde sözlü kültürün baskın olduğu bir toplumsal yapı söz konusuydu. İçinde biraz masalı, şiiri, aktarmacılığı olan “kulağı açık bir toplum”dan söz ediyorum. Görsellik, görsel simgelerin çözümlenebilmesi belli bir dönem sonra oturdu. O dönemin lirik anlayışı ile günümüz kuşaklarına yönelik lirik anlatım anlayışı elbette farklılaştı. Şimdi görsel kültürü baskın kuşaklar var, Görselle, görsel imgelerle hayatını akıtan kuşaklar.

Belgesel sinemanın didaktik bir anlatım olduğunu düşünmüyorum. Belgesel sinema, size görsel olanı anlatmaz, görsel olanın anlam dünyasından duygular, sezgiler sunmaya çabalar. Becerebildiğimiz oranda ses kuşağında da görüntü kuşağında da lirik anlatımı denemek gerek. Çünkü seyreden insan anlamak ihtiyacındadır. Anlamak ve algı dünyası da yalnızca zekâyla değil, duygusal zekâ denilen, ruh denilen şeylerle de ilintilidir. Bu güzel olduğunu bilen bir kadına, güzelsin diye iltifat etmek gibi bir şey…

İSMET YAZICI: Sizin ürettikleriniz sadece bir belgesel sinema örneği değil; üstüne ruhun da koyulduğu, dolayısıyla kuraklıktan çıkıp ete – kemiğe – ruha bürünmüş işler. “Ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diyen Yunus Emre, dünya için geçiciliği ama ruhaniyetiyle kalıcılığını anlatmaya çalışıyordu belki de… Yunus’u Yunus yapan bugüne taşıyıp, bizim Yunus yapan onun ruhaniyeti idi. Demek istediğim sizin işlerinizi pek çok diğerinden ayıran da sizin görüntü, söz ve sesle ona yüklediğiniz ruhunuzu katış hikâyeniz.

HASAN ÖZGEN: Yunus Emre, ulaşılması zor bir düşünür-şair. Gerçekten zamanaşırı bir söylemi ve etkisi var. Böylesi dahilerin hamurunda ne var, ona da bakmak gerek. Yunus Emre’nin yaşadığı yüzyıl, Anadolu’da tasavvufi İslamın, Hetorodoks İslam’ın binbir renge, sese büründüğü bir yüzyıl. İnanç dünyası alabildiğine özgür ve birbirine açık. Bu büyük tartışma, arayış dünyasına Hıristiyanlar da katılıyor. Herkes Tanrı, Tanrı sevgisi üzerinden insanı yeniden üretebilmeyi deniyor. Bu sûfî dünyayı yalnızca bir “maneviyat dünyası” olarak da göremeyiz. Dünya ile, madde ile, eşya ve mekânlarla da ciddi bir hesaplaşmanın yaşandığı dönem bu. Kalenderileri ve Haydarileri anımsayın. Bence -bilebildiğim kadar- Dünya’nın ilk mülkiyete ve devlete karşı çıkan protestleri bunlar. “Ne yapacağız dünya malıyla?“ diyen ve öyle de yaşayan insanlar. Bu dönemde kentlerde egemen edebiyat dili Farsça ve Arapça iken, Yunus Emre’nin ve diğer halk ozanlarının Türkçe söylemesi inanılmaz bir miras. Bunu anlamak gerek. Bunu da sanırım Türkçe’nin bir göçer dili, bir hareket dili olmasına borçluyuz. Onun için Yunus’un dili “yürüyen” bir dildir. Gönüllere, ruha, anlama ve sırlara… Bu zengin birikimle yarışılmaz ama etkilenmemek de olası değil. Söz kadar sözün içeriği de derya-deniz. Son dönemde de bu seslere ekleyebileceğim Ahmet Hamdi Tanpınar var doğal olarak… “Atalarımız inşaa etmiyorlar, ibadet ediyorlardı” der mesela.

Şimdi bu büyük insanlar, sıradan anlatıcı ya da şair değil. Bence bu kimlikler edebiyat dünyasından çok anlam dünyamıza ait. Bilgiye ruhaniyet ekleyerek yazıyor, söylüyorlar. Gündelik, sıradan anlamları aşan bir derinlikle söylüyorlar. Bizler de karınca kararınca bu birikimlerle harmanlandık. Etkilendik, öykündük…Önemli olan onların söylediklerine benzeyen “ruha dokunan” anlatılar üretmeyi denedik. Deneme hakkımızı, cesaretle kullandık. Umarım başarabilmişizdir.

Şunu da konuşmak gerek. Belgesel sinema ürünleri, aklımıza dokunmakla yetinmeli mi? Yoksa aklımıza dokunurken, hatta aklımıza ulaşırken duygu ve anlam dünyamıza, ruhumuza da üflemeli mi? Harekete geçmesini istediğimiz, hesaplaşmaya davet ettiğimiz yalnızca aklımız mı olmalı; yoksa aklın yanında vicdanımızı da yargımıza ortak edecek bir yöntem mi bulmalıyız?

İSMET YAZICI: Her kesin yoğurt yiyişi farklı kuşkusuz. Örneğim ben filme teslim olmayı sevenlerdenim, İsmet o olur; kabın çatlayıp kırılması, taşması gerekiyor ortaya çıkabilme ihtimaline doğru yaklaşırken. Tabi ki en başta aklın rehberliğiyle bilgiyle dolmak gerekiyor. Ama asıl üretmeye başladığımı kendimi ona teslim ettiğim zamanda zevke geliyorum. Aslında “ona” vurgusu yanlış oldu; öyle bir nokta geliyor ki “o” ve “ben” diye bir ayrım kalmıyor ortada; tuhaf bir birlik hali; o noktadan sonra yabancılık kalmıyor; galiba bütün o zahmetli sürece her seferinde deli cesaretiyle girebilmemin nedeni bu… Sizin çalışma disiplininiz nasıl?

HASAN ÖZGEN: Yaptığımız işe “sanat” der bırakırsak bu bütünleşme hali anlaşılmaz sanki. Ben yaptığım işe, yani belgesel üretmeye “zanaat” diyorum. Zanaatkâr -şimdilerde buna “esnaf” deniyor ki aynı şey değil- sizin sözünü ettiğiniz üretimiyle, ürettiği şeyle bütünleşen bir kişiydi. Üretimi, kişisel varlığının anlamıyla çatışmazdı. Çünkü zanaatkârın kadim geçmişi, kollektif bir toplumsal sorumluluğa dayanır. Bunu besleyen ocağı, tarikatı vardır. Denetim ve dayanışma için ahilik örgütü vardır. Benim belgesel üretimini zanaatkârlık saymam, elbette bu denli derin tarihsellik taşımıyor. Biz zanaatkârız ve ürettiğimiz onlarca şey (belgesel) arasından bazıları “sanat eseri” oluyor. Bunu yapan da izleyici. İzleyicinin ürünle ilgili “bu sanat olmuş” değerlendirmesini, evirip çevirip peşinen işimizin bütününe yamamak bana çok tutarlı gelmiyor… Demem şu sanatçılık, sanat sayılan bir ürünün bahşettiği bir unvan, bir meslek değil. Bu anlamda bizler de sadece belgesel sinema üreticileriyiz, zanaatkârız.

Senin filmlerinle kurduğun birbirinizin içinde erime hali, sanırım işin mekaniğinden çok ruhuyla, anlam dünyasıyla ilgili. Bilincimize ve ruhsal dünyamıza akan bilgi, obje, olgu ne olursa olsun onun hamurunu yeniden karmak zorunda belgesel sinemacı. Sorunumuz sadece göstermek ya da tespit etmek değil. Onlardan yeni bir anlam üretebilmek. Bu süreç, bir süre birbirimize uzaktan, soğuk ve kuşkucu bakmayı gerektirse bile, sonradan karşılıklı bir fetihleşme yaşarız. Aslında bu birbirimizi yenmekten çok, bütünleşme halidir, birbirimize teslim olma ve o yakalayabildiğimiz “anlamı” paylaşma halidir. Çünkü o noktadan sonra, ele alınan bilgi, obje, olgu artık onunla ilk tanıştığımız anlam-bilgi dünyasına ait değildir. Biz de projenin başındaki insan değilizdir.  Belgesel sinema önce üreteni, bizi değiştirir.

Benim en etkilendiğim yanı bu belgeselin. Beni değiştiriyor; bilgi evrenimi, duygularımı, sorgulamamı, hayata, bilgi kaynaklarına bakışımı değiştiriyor…Ve en önemlisi de bitirdiğimizi sandığımız her belgesel film, bize yeni bir soru soruyor. Bizi yeniden yaşamın içine itiyor, sırlarına koşturuyor. Ben bu oyunu çok seviyorum ve bazen de açıkça ifade ediyorum; – bencillik sayılmasın- ben belgeseli önce kendim için üretiyorum. Yaşama katılmanın, yaşadığımı anlamanın yolu bu benim için.

İSMET YAZICI: Soruların çokluğunda, yolculuğumuz şen olsun…

HASAN ÖZGEN

1947 yılında Milas’ta doğdu. l974-1982 yıllları arasında TRT Haber Merkezi’nde çalıştı. 1987’de Nöbetçi Ajans Ltd Şti’nin kurucu ortağı oldu. Ağırlıklı olarak belgesel filmler üretti. ‘Yazın’ ve ‘yazı sanatı’ ile ilgilenmeye ise lise yıllarında başladı.

Şubat 2011 -2013 yıllarında BSB Sinema Eserleri Meslek Birliği’nin Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini yürüttü.
2013 yılında” TRT Onur Ödülü” verildi.
2017 yılında, Milas Belediyesi, “Şehrin Belleği; Hasan Özgen” konulu bir sempozyum düzenledi ve kitaplaştırdı.

ÇEKÜL-Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı kurucu ve yönetim kurulu üyesi, TKB-Tarihi Kentler Birliği Danışma Kurulu Üyesi, BSB Belgesel Sinemacılar Meslek Birliği kurucusu üyesi ve TGC-Türkiye Gazeteciler Cemiyeti üyesidir.

Eserleri:

Kitaplar: “aşkın seferberlik hali” (şiirler)-(2015), “Kaynaktan Mahalleye Ab-ı Hayat”-(2011), “Güle Güle Çocuklar”-(2009), “Umudun Tanığı”-(2007), “ Zamanın Kapıları”-(2006), “ Işık Ülkesi”-(2005), “ Taşlar ve Düşler-(2004), “ Nazım Hikmet Şarkıları”-(2000), “ Göksenin”-(1968)

Dizi Belgeselleri: ” Fırat Göl Olurken “-( 1985-87) Suha Arın ile ortak yönetim, “Eski Evler Eski Ustalar”-(1987-90), “Efeler ve Bacalar”, “Kilit Taşı”, “Ateşin Göçü”, “İstanbul Hatırası “ adlı bölümlerin yönetimi, ” Zamana Açılan Yollar “-(1992-94) Savaş Güvezne ile ortak yönetim, “Doğu’nun Uygar Kenti; Kars”-(1999), “İki Dünya Arasında”-(2000)- Hakan Aytekin ile ortak yönetim, “Tarihin Kilidi ; Çanakkale”- (2002)

Tek Bölümlü Belgeseller : ” Sessizliğin Bin Rengi ” – 26′ (1987), “…Ve Taşlar Tanıktır “- 38′-(1990), ” Korumanın Başkenti; Safranbolu” – 25′ – (1995) “ Zamanda Yürümek ” 30 (2000), “ Nerelisin?”-15’ (2003), “ Işık Ülkesi” 30’ (2005), “Gelenler, Gidenler ve Kalanlar “ 26’ (2006), “ Sevdiğimiz Şeyler”- 38’ (2008), “ Kimliğimiz Kentimiz”-18’ (2014), “ Çanakkale Sizsiniz”- 25’ (2014), “Bir Yenilginin Anatomisi”-60’ (2015), “ Vatan Nedir?”-17’ (2016), “Türkiye’nin Hocası: Metin Sözen”-17’ (2017), “Bu Toprağın Çocukları”- 30’ (2017), “Aynı Evin Çocukları”-60’ (2019)- “Anne Türkler Geliyor” – 77’ (2022)

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ