Edebiyatçı Kimdir?

Arda Cevahir

Özünde başka biridir aslında o, derler, göründüğü gibi değil, başka biridir o. Diyelim bir tartışma başladığında, iki tarafı durumun yararına yatıştırmak gerektiğinde, böyle sözler edilir. Öz dediğimiz, kişinin bedeninde mezar taşı kımıltısızlığında kendini değişimden koruyan sonsuz değişmezlikmiş de, davranmaları çiçeklenip çoraklaşan çevresiymiş gibi özüyle alakasız değişkenliğe gönderilir. Öz, kişinin eyleminden sorumsuz tutulduğu gibi, eylem de özün sahiplenişinden kurtarılmış olur.

Oysa yoktur böyle bir öz-varoluş ilişkisi. Öz ve varoluş, birbirinin her yeri ve hiçbir yeri olarak tek bir varlık düzleminde birden belirir. Öz, aynı anda varoluşumuz, varoluş da aynı zamanda özümüzdür, ne var ki bu bağlaşık varoluş, eğer insansı varoluşu idealistçe gözlemek gerektiğinde, bir et ve kemik, ten ve ruh ilişkisine indirgenmiş olur. Duyular, Descartesçi bedende olduğu gibi dış dünyadan anlığa ulaşır, ruh onları anlıkta düzenler ve dünyaya geri gönderir, öz, bedenin değişimlerinden yalıtılmıştır, bedenin mekanik işlevleri ruhu harekete geçirir, bedenin her şeyi ve hiçbir şeyidir, hisleri düzenleyen sevgi ve akıl ilkesi olarak değişkenliğin kovuğunda değişmezlik halinde varlığını sürdürür.

Gel gör ki Descartes’ten arpa boyu uzaklaşmış değiliz. Egomuz bedenimizin ırgatlığını yönseyen küçük bir efendi gibi içimize yerleşmiş durumda. Filanca iş yerinde hammallık ediyoruz ama içimizdeki kral elin günün ortasında düştüğü durumu kendine yediremiyor. Görünürdeki varlığını gözlerden sakınıp görünmezdeki jönlüğünü göstermeye çabalayarak yükünü taşıyor. Özümüz dediğimiz, yaşantımız değişirken dağların sonsuz sabitliğiyle kökenimize yerleşmiş benimiz o yüzden, karakterimiz, gururumuz, ben dediğimiz iç duvarımız, akıntıların, gelgitlerin orta yerinde sorumsuz ada gibi bekleyen ebedi iç varlığımız.

Bu bakımdan, hayatımdaki olaylardan kendimi rahatlıkla sorumsuz tutabilirim, içselliğim sorumsuz olduğundan, sorumluluğu dış dünyaya havale edebilirim, Sartre’ın dediği gibi, evlenip yuva kuramadımsa ne yapayım, karşıma düzgün biri mi çıktı ki, sınavda başarısız oldumsa benim suçum mu, ayrı odam mı vardı ki!

Oysa insan, hayatını ıssız ada gibi kenara çekilip sorumsuzca seyretme keyfine sahip değildir. Tersine, aldığı her karardan her attığı adımdan bizatihi sorumludur. İster sanatta ister siyasette, tüm bir entellektüel yaşantımız bunun tam karşıtı durumda. Bugünün edebiyatçısı, kendisine yazar ya da şair adını takmaya yetecek eylemi dışında, yani yazma dışında bir varlık ilişkisine girişmemekte dünyayla. Su bardağını su bardağı olarak yazdığı sürece kendisini yazar ve şair sanıyor, varlıkla dolayıma girmeden, şöyle doğrudan, dolaysız ve olumsal bir resmediş ona yetiyor yazarlık veya şairlik için. Oysa bu, varlık hakkında hiçbir şey söylemektir, dolaysız ve olumsal olduğu sürece var olanı anlayamamaktır, yazar ve şair olarak kendini tanıyamamaktır. Edebiyatçı, bir roman veya şiir üzerinde çalıştığında, diyelim, ezilen işçinin dramını yazmaya giriştiğinde, soluk benizli insanların yaşadığı az ısınan bir ev, erzağı yetersiz mutfak, ağır çalışma koşullarını betimlediğinde, bu varlık koşulları bir sınıfın olmayıp bir ailenin ya da kişinin, toplumun çelişkilerinden yalıtılmış bireyselliğine indirgediğinde, evrensellik burada yalnızca yazma düzeyinde kalacaktır. Yazmanın ilkeleri düzyazıda da şiirde de bellidir. Şöyle veya böylesi beğeni düzeyinde, imler (benzeti) ve imlemler (içerikteki anlam) yardımıyla liseli düzleminde anlatı kotarılabilir. Edebiyatçının ereği sadece yazmak olduğu sürece, ancak bu edebiyatçı yazmanın ereğini hesaba katmadığında, Ayşe kadın fasulye kıran ev hanımından, görümlük asmaaltı emeklisinden daha evrensel olamayacaktır, yani ne edebiyatçı ne evrensel olacaktır. Günün edebiyatçısı, evrenselliğini entellektüelliğiyle değil, kendisini yayınlar ve ödüllerle bakıp besleyen sınıfın, burjuva sınıfının evrenselliği üzerinde edinmekte. Edebiyat kışlasının öykü ya da şiir bölüğünde görevlidir, eleştirmenler, editörler, jüriler, ölü büyüklerin heykelleri, her şey verilmiştir, ona düşen sadece görevini yerine getirmek ve yazmaktır. Bu noktada şunu sormak gerekir: Bu edebiyatçı, edebiyatla bireysel bağlantı halinde herhangi biri midir, edebiyatla içsel ilişki içindeki edebiyatçı mıdır? Kişi olarak edebiyatla mı ilişki içindedir edebiyatçı olarak dünyayla mı? Bir iş, uğraş olarak kalemi eline aldığında, adına yazarlık denilen bir iş yapmaktadır ama kendisi bu noktada yazar değil yazarlık eyleyen Ali Bey’dir, bakkal Hasan’dır, komşu kadındır. Bir kültür ailesine aittir, ailenin saygın ölüleri, şimdiki ileri gelenleri, köşe tutucuları, aktarıcılar ve taşıyıcılar, hepsi mevcuttur. Ailenin ruh soyluluğunu sürdürecek sözler ettiği sürece, mümkün olanaklar ölçüsünde mertebe bulacak, kabul görecek, belki nam salıp yazarlık unvanıyla göçüp gidecek dünyadan. Fakat tam da bunlar yüzünden onu yazarlık payesine layık göremeyiz. Bu kişiye yazar diyebilmemiz için, içinde doğup geliştiği varlık düzlemini sorgulamış olması gerekir, şayet bu kişi edebiyat ailesinin uysal evlatlığını reddedip ilişki ağlarını sorgulamaya kalkar da: Büyük yayınevlerinden taşra dergilerine, suskunca üzerinde anlaşılmış bilinçli bir örgütlülük olduğunu keşfeder, yazdığı ne denli evrensel olursa olsun gariban çevre çocuklarının dışta bırakıldığını, dergi kapaklarının, ödül jürilerinin, editör masalarının burjuva sınıfının eleği olduğunu görür, elek ustalarının varlık ereğinin burjuva yararına toplumsallığı parçalamak olduğunu kavrar ve yüzünü burjuvalara dönmüş yazarlık politikasına girişirse, işte o zaman gerçekten yazar ve şair olur.

Bu bakımdan, burjuva yazarının evrensellikle en ufak yakınlığı yoktur, varlık amacı toplumsallığı parçalamak olan sanat edebiyat ağını sorgulamaktan uzaktır en başta, kendi yabancılaşmasının farkında değildir ya da sınıfın dalkavukluğu adına görmezden gelmektedir, toplumu yazdıklarıyla yarıp bu tarafa adam aparacak kale okçusudur.

Gel gelelim, sorumluluklarından kurtulmak ve çelişkileriyle yüzleşmemek için de, kendisine ders geçmenin olanaksızlığını fısıldayacak ses arayan tembel bir toplum, hâlihazırda beklemektedir. Şiirin, burjuvalığın saldırı silahı olarak yabancılaştırıcı işlevi burada devreye girer. Tanrılar Dağı’nın imgesel izlencine yerleşmiş burjuva şairi, edebiyatın yarıklarında adı sanı duyulmayanlara ulular göğünün tanrısal sesiyle seslenmektedir: Bıçağın künhünde bilendi içimdeki antik miras… Ya da bir başka basit uydurmayla: Erken karardı içimin soylu mushafı/İsa’nın minberinde okudum alfabenin Meryem’cesini…

Bu, kafadan uydurmadır, künhün bıçağı, Meryem’in imlası, yüzümün kara iklimi gibi -…nın/… sı şeması kullanılarak sabahtan akşama böyle beş yüz şiir uydurulabilir.

Gerçekte, Varoluşçuluğun burjuvaziyle esastan çatışıp Marks’la uzlaştığı nokta da burasıdır. Varoluşçuluk, kişiyi sorumluluğunun iplerini eline almaya çağırırken, burjuva da tersine olarak bir kez köprünün yıkıldığı, trenin kaçtığı, bardağın kırıldığı yollu durumu kara talihe havale etmekle kişiyi kendi sorumluluğundan sıyrılmaya çağırmaktadır. İş bulamadıysan ne yapasın, çalışacak doğru düzgün iş mi var? Böylelikle, -…nın /… sı kalıbıyla kişiye bilinçdışı yoldan emzirilen çoktan aşılmışlık, iş işten geçmişlik bilinci, örneğin külÜN dergâhında öğrendim ateşin imlaSInı uyduruğuyla bireyi imgesel izlencin tanrısal bakışına aşırtmakta ve yangını söndürme, çöpü kaldırıp kutuya koyma sorumunu yeryüzü kullarına layık görme üstünlüğüne aşırmaktadır. Daha sonra bu yabancılaşma ortaklarını, aynı sorumsuzluk ortaklığında, burjuva şairin imza kuyruğunda görüyoruz. Az önce yolda kendisine adres soran fakir giyimli adama “Ben nereden sizin seniniz oluyorum,” diyen budala kızla, ben bulaşıkçılık yapacak adam mıyım, diyen genç oğlan birbirlerine burnundan kıl aldırmadan arka arkayalar işte.

Peki bu insanlar gerçekte ne yapıyor? Ötede, erimin uzağında duran ve kendisine göre öteki konumunda olduğu bir varoluşa erişmek istiyor, kendisine yabancı kaldığı bir varlıkla elindeki kitap aracılığıyla karışmak istiyor, ona doğru kendi varlığını aşmak istiyor. Daha doğrusu, yabancılaşma üzerinde kendini yeniden var ediyor.

Kuyruğun önündeki masasında kitap imzalayan yazar, kendileri için büyülü bir nesnelliğe dönmüştür, masanın berisindeki sönük sıradanlığa karşı ışıltılı görkem içindedir, öznelliğin fetişleştirilmiş kutsallığı içindedir. Kutsallık çizgisinin ötesine geçmeyi başarmış oluşundan ötürü erişilmezlikle yansımakta, taşıdığı varlık doluluğuyla her yeniden bakışta içimizdeki yoksun boşluğu baştan doğurmaktadır.

Ancak bu noktada dahi onu burjuva kavramlarıyla gözlemleriz. Kitaplarını okuduğumuz bu yazarın ruhunu, özünü iyi tanıdığımızı sanırız, ışıltılı bir evi, seçkin fikir dostları, akşama doğru uyanıp kafe restoran gezen çatal bıçak kültürlüsü bir yaşantısı olduğunu düşünürüz ama yine de burjuva öznelliğinin büyülü gözlüğüyle onu izleriz.

Fakat gözlüğü değiştirip mülkiyet ilişkilerinin tarihsel hakikati düzleminde baktığımızda, kupa arabasının aslında balkabağı, şık giyimli yardımcılarının da tarihsel hakikatin evrenselliği karşısında minik birer kurbağa olduğunu görürüz.  

Burjuva edebiyatçısı, bu yüzden, aslında tanımamak üzere yazmaktadır, onu tanımıyoruz, yaşamın nesnel gerçekliğiyle önümüze çektiği birer perdedir şiirleri: Papirüs, caz, ruj, tragedya, antik, mitos, jilet, arsenik, buzul, Dario Argento, granitten ibaret dizeler yazmakta fakat nedense ana, yar, yol parası, parasızlığı, yoksulluktan tek kelime etmemektedir. Ara sıra devrimden, 12 Eylül’den söz ettiği de olur ancak çoktan aşılmışlık kipinde.

Aynı mülkiyet ilişkilerinin Nâzım Hikmet’i hayın ilan edip vatandaşlıktan atarken nasıl olup da bir Süreya’yı, Ayhan’ı yüceltebildiğini, Uğur Mumcu’nun katledildiği, Marksçıların ölüm oruçlarında can verdiği günlerde bir Mungan’ın nasıl yıldızlaşabildiğini sormak gerekir. Sonuç olarak, öznelliğimizin bağlı olduğu maddi koşullar ya da nesnel hakikat içinde doğup gelişiyoruz, kişiliğimiz dediğimiz şey bu maddesel koşulların kendisidir, başka biri olmayışımızın devingen değişmezliğidir. Denecektir ki bir yazarın kişiliğini yazdıklarına bakarak yargılayamayız, belki de kişiliğinin çok azını eserlerinde yansıtabilmiştir. Zaten biz de ondan söz ediyoruz, burjuva yazarının kişiliğini nasıl yazdıklarının arasına sakladığından. Şuna yakından bakalım:

Birincil olarak, burjuva şairi, şiiri Mallarme’dan beri sözcüklerden oluşturmakta. Haşim ve Veli, tuğlaların mı yoksa onları birleştiren harcın, mananın mı öncelikli olduğu konusunda karşıtlığa düşmüştü. Şiir bir sözcük sanatıydı, Haşim’in diliyle taş duvar ustalığıydı ama duygu ve düşüncenin örülen taşlar arasına nasıl emzirileceği hukuki bir sorun olarak ortada duruyordu. Süreya, bu sorunu, dizenin hem duygu, hem düşünce, hem de hayatın bütünü olduğunu söyleyerek aşmaya çalıştı. Daha doğrusu, hazır beton dize kalıbı kullanımının önünü açıyordu. Sonraki kuşak, Ece Ayhan’da gördüğü külhani kalıbın şifresini çabuk çözdü: …nın …sı.

“Gözlerinde unuttuğum o eski aciz miras” Mungan/Diyalektik Mutsuzluklar.

Ya da taklitçisi k. İskender: “taşın yarasında eğitilir aşkın kırbacı”/eksifikir

“vahşi şifre, kafesin kapısını açan genetik”/periferik

Akar bant misali göz önünden kayıp geçme süresi bile aynı, hazır briket dizeler. Belirtmek gerekir ki İskender’i şairden saymıyoruz, birebir Mungan taklitçisidir. İşin başında duran Mungan’dır.

Birbiriyle özdeş ağırlıkta sözcükler, okuma esnasında bir sonrakini açığa çıkarır biçimde geçmişe kayarken, kalıbın tek düzeliği üzerinden geçmişleşmeyen bir varoluşu da görüye duyurur, sözcükler, aynı eşit ağırlıkta tuğlalar gibi ilişkilendirildiğinden ne denli değişseler de özdeşliğin sürmesi sayesinde onların üzerinde birlik sağlayıcı bir değişmezlik altında okunup geçiliyor gibi bize görünür. Sonlu öğeler üzerinde onlar olmayarak onlar üzerinde egemen olmak için onlardan olmak zorunda olmakla görünüp kaybolan sonsuzluk, yani şairin bilinci, tam da bu noktada okurun bilincine sızar ve onu kendi değişimden muaf değişmezliğinin, tinsel sonsuzluğunun temeli kılar. Okur, anları canlı donuk bir geçmiş, bir buz kalıbı okumaktadır, şairin bilinci bir yokluk varlığıyla varlık yokluğunu olmayı sürdürdüğü içindir ki ne sözcüklerinin kendisi olmakta ne de olmamaktadır, dize, kalıp bütünlüğüyle onun yokluk varlığını sürdürdüğü sürece de benim onun varlığa gelmesine aracılık eden bilincim, bir yandan sonsuzluğu sonlu öğelere, sözcüklere yayarken aynı anda yayılan tuğlalar üzerinde onu birliğe de kavuşturur, şairin sonsuz bilincini var edebilmek için dizenin kalıp bütünlüğünü buzlaştırıp dondurur. Böylelikle onu şair olarak varlığa getirirken kendimi de onun bütünlüklü donukluğunun imrenişine geçirir ve bu yaşamsız donukluğunun bakışına çoktan yerleşirim, onun – çoktan aşılmışlık temelinde- hayranı olur çıkarım, onu giyinir ve ben de oturup şöyle bir dize uydururum: Sadağımda yedek kavgalık/ölü okyanuslar altında uyur kovulduğum piramit.

Görüyoruz ki sonlu değişkenler üzerinde onlardan bağımsız sonsuzluk olarak şairin egemenliği, öğeler değişse de onlar üzerinde değişmeyen bir görünün sürekliliğini de inşa etmiş olur, değişkenler üzerinde onlar olmayan olarak duran görünün sürekli değişmezliği olumsal olmayan olumsuzlama gibi okura yansır ve şiirsellik katından pay alır. Fakat kımıltısız bir tanrısallıkla özdeş öğeler üzerinde konumlanmış bu görü, değişmeyen değişkenlere en ufak bir devinim sağlayamaz ve öğeler de bunu ona veremeyeceğinden, karşımıza yaşamsallığın sızma payı bulamayacağı donuklukta, adeta buz kalıplarıyla oluşturulmuş saydam bir duvar çıkar: “Gündeliğin sefertasına daralan günler” /Mungan-Çöl ve Duvar

Kendisini kaşla göz arasında şiirmiş gibi sunmakla varlığın ötesine, tanrılar dağına geçirmiş devinimsiz bu bilinç, olunmazlık kipinde şair olarak bizden ayrılmak üzere, bizden yukarıda olmak ve bizden olduğunu olumsuzlamak için bizden olmak zorunda olduğundan ve 2) kendisi olduğunu olumsuzlamak ve kendisi olmayan olarak var olmak üzere sözcüklerin bir olumsuzlamadan diğerine akış halinde dizilişi sebebiyle varlığı bölen ayrışmalardan nasiplenir. Burjuva şairin bize ayet bildiren tanrısal ses olarak yansıması bundandır. Olumsal öğeler arasına onlar olmayan olumsuzlama olarak kendini açınladığı, kendine dağılan sonsuz ve sonlu bütünlüğünü yekpare varlık birliğinde tuttuğum için dize şiirleşir, dizenin varlığı, sözcüğün tekilliğinin ancak dizenin bütünlüğü varsa açığa çıkabilecek bağımsızlığının bütüne doğru öteki bağımsızlarla arasındaki devingen ilişkisinden ibarettir. Dize yoktur o yüzden, şiir de yoktur, şiirleştirme vardır yalnızca ve bütünün varlığına hiçbiri tek başına sahip olamayacağından, şiirde tam tamına sözcük de yoktur. Olumsallığı olunmazlık, bütünlüğü bölünmüşlük üzerine kurulu bir bilincin parçalanmışlığını birliğine doğru tamamlama çabası vardır ki bu yolla yazdığını şiirleştirir ve kendini de şairleştirir. Kaldı ki Haşim’in öne sürdüğüne uyarak şiirsel birliği oluşturmak için bir araya getirilen birer parça olmaları gerektiği düşünülse bile, bu parçanın her an bir olumsuzlamayla yerini bir başkasına terk edeceği bütünlük fonu oyun dışı bırakılmış olur, çünkü tasarlanan sözcük de geçmiş halde olumsuzlanmış başka sözcüklerin aşıldığı geleceği temsil edip kendinin ötesine doğru geçilecek bir bütünlüğün koynunda açığa çıkabilir. Dolayısıyla, şiirde de bir öz biçim ayrımını dışlamak zorunundayız, bunu yaparken de, şairin bilincinden de bedende ikame eden ruh gibi varlığına inanılan yeteneği kovmak durumundayız.

İçimizde bir jön, bir kral, ide yoktur, açığa çıkarılacağı anı beklediğimiz kullanılmayan hünerler mevcut değildir, bulgur çuvalını sırtlamam gerekirken tozlanacağından çekindiğim pahalı kaftanımla dolan öze dair boşluk yoktur içimde, hayatımı çevreleyen maddi koşullar ortasındayken koşulların kendisini değil de kendisinin koşulları belirlediğini sandığım bir artist yoktur özümde. Ne var ki bulgur ambarında çalışmak benimle var olduğundan, benimden önceki var oluşu olumsuzlar, kafama yatmazsa çuvalı atıp çeker giderim. Şimdi ben bir yetenekli mi yoksa beceriksizin teki miyimdir? Böylelikle, bir –dı’ya göre kendini öncelemiş sonranın bakışına yerleşirim ki burjuva şairlerin, şimdiki zaman kipinde bile olsa hayatı çoktan aşılmış bir anı-durum karesince yazmaktan kurtulamamaları da bu yüzdendir.

“İlk yaz geldi de geçiyor

Kitaplarım darmadağın”

Bu anısallık nereden geliyor? Burada konuşan M.Cevdet mi yoksa M.Cevdet’i bir anı durum içinde başkası gibi resmeden kendi başkalığımı. İster 1.Yeni’de ister 2.Yeni’de ve ardıllarında, söz konusu yer ya da dünya, sanki bu yerin ve bu dünyanın ötesinde başka bir yermiş gibi ve sonradan yazılmak üzere önceden yaşanmış gibi kâğıda yansır. Adeta Hegel’in tini dünyayla karşılamazdan evvel kendinin bilincine erişmektedir. Ama aslında tam da bu nedenle, bu şairler dünyanın güncel yoğunluğunu geçmişin zararsızlığına büründürdükleri –çünkü geçmişe geçen zararsızdır – ve kendilerini bu geçmiş nesneye muktedir olarak onun başına geleni gösteriyormuşçasına oyun dışında tutabildikleri için bizden şairlik onayı alır. Onlardan bize şairlik olarak yansıyan ve bizim de hayranlıkla takdir ettiğimiz tek şey, dünyanın hallerini zararsızlaştırarak bizi dışarıda tutan iktidardır, Usta dedikleri de bu iktidarlıktır ve resmi iktidarlar da böyle zararsız şairleri usta diye benimsetir. Nitekim hain olan, somut insani gerçekliği tarihsel devinimi içinde betimleyen Nâzım’dır, “Tavuklarımız karışır birbirine/bilmezlikten değil fukaralıktan,” diyen A.Arif’tir, diğer öbürkülerdir.

Öyledir ki burjuva için edebiyat, tarihsel bütünden kopuk, sınırlı bir alana mensup öznellikler arası ilişkidir, bu haliyle de diyalektik ve toplumsallık karşıtıdır. Ancak bunun karşılığında bir gözü açık uyunmaktadır çünkü burjuva da karşıtı olduğu toplumsallıkla kuşatılmıştır. Hemen, sınırın öte yanında, kalenin dışında bir toplumsal karşıtlıkla kuşatılmış olunduğu anlaşıldığında, şiirin ayağa düştüğünden söz edilir ancak çevreleyen hakikatin her gün emekle yeniden üretilen maddi koşullar olduğu görmezden gelinir. Burjuva şair ya da onların deyimiyle, sanatçısı için toplumsallık yoktur, onun insan varlığını Hegel’le birlik olup kendi idesinin nasıl da nesnesi kıldığını, varlık bilincinin mertebece alt bir yapıcı öğesi kıldığını az önce gördük. Nitekim biz de Marks’la birlik olup sanatın toplumsallığının tarihsel ve diyalektik zorunluluk olduğunu savunacağız çünkü sanat ide-nesne arası değil, öznellikler arası bir ilişki, tarihsel hakikattir.

Ancak Hegel’ci ide ve görüngübilimi yakamızı bırakmıyor. İde’nin varlık amacına upuygun, günümüzde bir ideal şiir yazılageldiğini keşfettik, dizelerini ayet tanrısallığında sunan bu şairlerin, …nın …sı şifresini deşifre edemeyenler karşısında işin ustası havası attıklarına tanık olduk, oluyoruz.  Adeta meseleyi iki dokunuşla halletmek üzere tanrı dağından yeryüzüne yollanmış elçi üstünlüğüyle gezmekteler. Gel gelelim, idenin tinsel us ya da özbilinç olarak kendini nesnelere yayması, nesnelliği bütünselliğinin uğrağı kılarak kendi bilincine varması, göründüğü kadar da yeni değildir. Hatta daha gerilere gitmek gerekir: “Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz/biz neşatın da gamın da rüzgarını görmüşüz.” Yahut da, “beni candan usandırdı cefadan yar usanmaz mı/ felekler yandı ahımdan muradım şem-i yanmaz mı.”  Us, nesnelliğe doğru kendinden uzaklaşır, “Bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz,” ancak bu uzağa gidişin ereği, bumerangın geriye dönüşle doğrulayacağı öznelliği açığa çıkarması içindir. “biz neşatın da gamın da rüzgarını görmüşüz.” Dörtlük üzerinde bakarsak, öznelliğin olumsuzlama yoluyla nesnelliğin olumsallığı üzerinde kendi varlığını konumlandırmasını açıkça gözlemleyebiliriz: caminin müezzini yok/içinin düzeni yok/çok memleketler gördüm/Ankara’dan güzeli yok. aaba uyağında, b öznelliği a’ların olumsallığı arasına olumsuzlama olarak sızmakta ve dörtlüğün varlık yapısını, kendinden önce ve sora olarak ikiye ayırmaktadır. Artık burada, caminin müezzininin olmayışı, içinin düzensiz oluşuna ilişkin nesnellik, öznelin Ankara’dan güzel şehir görmediğini belirtmesini açığa çıkarmanın varlık bahanesi olmakta. Buna dair bir özbilinç daha öncesinde geride var olmakta, onu doğrulayacak biçimde ilk iki mısra sonradan, uydurulmaktadır.

Dolayısıyla, dinin ve şiirin kökeninde bulduğumuz Hegel’ci tinsellik ve diyalektik, kendiiçinin varlık bilinci olarak varoluşumuzun kökeni olmakta. Bu noktada, Sartre’ı küçük bir ekleme ilavesiyle doğrulamak gerekir: Bilinç, ne değilse (onu olmayarak) odur ya da ne ise (o olmayarak) o değildir. Olumsuzlamanın içkin varoluşu ancak bu şekilde olduğunu olmamak, olmadığını olmak biçiminde cereyan eder ki dışsallığın içselleşmesi ya da içselliğin dışsallaşması olarak, şiirin varlığı da, öznelliğin nesnelleşmesinden başka bir şey olmayarak böylelikle açığa çıkar. Dolayısıyla, varlık bilincimi kazanmak üzere bir dışarı, bir özgürlük çıkışı, haritanın kayıptaki parçası gerekmektedir, varlık anlamını kendinden öndeki ya da sonraki mısrada kazanan mısralar gibi varlığımı doğrulayacak bir öteki lazımdır, bahçemdeki değil komşunun bahçesindeki ağacın eriği çekici gelmekte, arkadaşımın sevgilisi beni cezbetmektedir, almadığım kazakta gönlüm kalmakta, Kleist olup altı ay kalmak üzere Fransa’ya gelmekte, ama yarım saat geçmeden bavulu kapıp Almanya’ya geri dönmekteyimdir, olmanın olumsal yapısı beni çabucak geçmişe kaydırmakta, geleceğime erişmek için olduğumu olumsuzlamaktayımdır, olduğumu olmamak, olmadığımı olmak üzere dışarı beni çağırmakta, evkaftaki memuriyetimden istifa etmekteyimdir. Karımı arkadaşı kadar arzulamamakta, yazdığım şiiri beğenmemekteyimdir, nasıl var olageldiği yolları iyi bildiğimden değerini bilememekte, öznelliğimi nesnellikle gözleyememekteyimdir, onu nesnellikle görecek başkasına başvururum, başkasının varoluşuna yerleşirim, kocamı başkasının bakışına göre giydirir hatta baştan ona göre seçerim, başkasının bakışına göre kuaföre girer, kıyafet seçer, yazarım ancak buradaki ereklendiğim başkası, Rimbaud’nun ben bir başkasıdır sözünde belirttiği gibi bir dışsal başkası, başka biri değil, benimin başkalığıdır. Böylelikle, aslında kendim oluşum, kendime var oluşuma dönüşmüş olur.

Kuşkusuz, kendine var oluşun en yetkin hali, Tanrı’dır. Hegel’in bir çelişkisi, parçaların devinimini bütünün tinselliğinden, tinin bütünlüğünden türetmesindedir. Yansı-yansıtan birliğinde soyutlanmaksızın var olan bir somutluk düzleminde, sonlu-sonsuz karşıtlıkların nasıl hiçlendikçe bütünlendiklerini az önce burjuva şairin dizesinde gördük. Aslında Hegel’de idenin yabancılaşması, geçmiş ve gelecek boyunca uzanan bütünlüğü karşısında, bu geçmiş ve geleceği ayıran –yabancı- olarak kendiyle karşılaşmasıdır. Böylelikle aslında bütünlüğü ve yabancılığı açığa çıkaran da, onu olmayan olarak var olacak kendi olumsuzlamasıdır. Ben, kendimi Tanrı karşısında onun olumsal olmamasını sağlayan olumsuzlama olarak belirlerim, ide olarak da kendime, bir olumsuzlamadan diğerine doğru ötesine geçeceğim kendi olumsuzlamalarımın bütünlüğü ortasında bir olumsuzlama olarak görünürüm. Varlığım bana, geleceğimin yoksunluğunun aracısı olarak da görünür, geçmişimden geleceğime uzanan olgusallığımın tarihselliği içinde de kendime beliririm. Böylelikle, hem kendi başkalığımla hem tanrısal oluşla aramda mesafe yoktur, bizi birbirimize düğümlemiş olumsuzlamadan başka yabancı yoktur. Varlığım, Tanrı’nın bende namevcudiyeti oluşuyladır ki tinselliğim ondan yoksunluğumdur. Ben, tin olarak, yabancılaşmayı gerçek bir dışsallık değil de içkinliğimin dışsallığı ya da benimin başkalığı olarak var ettiğim için ki dünyanın nesnelliği, olumsuz varlığımı, geçmiş ve geleceğim olarak bütünlüğümü dağılmaya uğratır. Sonlu sonsuzluğum yüzünden dünya bana eksizsiz tamlıkla görünür, parçalanmış bölünmezliğim üzerinde eksikliğimi de bütünlüğe doğru açığa çıkarır.

Dolayısıyla, Tanrı’ya varlık çağrısında bulunan benimdir, parçalandıkça birleşen varoluşumla, her şey, her davranışım, bütünün dağıldıkça birleşen varlık fonunda nesnelliğini kazanır ve şöyle değil de böyle davranışım, şöyle şöyle de eyleyebilecek olduğum bütünün ufkundan kendime çağrı olarak gerçekleşir. Nesneler, onları devinim birliğinde bütünleştiren bilincim olmadığı sürece var olamazlar. Aynı zamanda, bütünün birliği olmadığı sürece öznelliğim de olumsuzlamaya indirgenemeyecektir. Şu halde dünyanın bağrında kendi varlığımı saptayışım, ben var olmadıkça var olmayacak dünyada kendi boşluğumu saptayışımdır, Tanrı karşısında bile. Dünya ve Tanrı, başkalığım olarak benim dışımda var olur, kendisi olmadığım olarak var olur, yabancılığım da ben olmayan olarak onun bütünlüğünde belirginleşir. Başkası, yabancı ya da öteki, daima ulaşmak istediğimdir, benimin katmanları arasından özgürlüğüme ulaşacağım çıkış yoludur.

Kuşkusuz bu yol, bir din, ideoloji, yoksun kaldığım gelecekten bana görünen hayranı olduğum bir lider, yazar, Kemalizm, Marksizm vb. olabilir. Bu kişi ya da ideoloji, erişmek istediğim bir geleceğin yoksun doğası, boşluğu olarak içimde barınır. Boşluğu doldurma, geleceğe erişme olanağımdır ancak bu boşluğu da açığa çıkaran olanağımdır. Komşunun bahçesindeki erik, elin karısı, içimdeki boşluğun bir başkasıyla, bir başka şeyle dolması olanaksız tamı tamınalığıyla bana görünür, bu anki varlığımı onun bakışından olumsuzlayarak kendimi başka biri olarak kucakladığım geleceğe yönelmiş özgürlük projesi olarak karşımda belirir.  Bu nedenle aldatma, somut durumundaki nesnel olgusallığın soyuta doğru öznel bir aşılışını ifade eder, başkasının karısını tavlamanın erişilmez başarı gibi görünmesinin nedeni de bu aşma olgusudur işte, aslında tam kendinde bir kendini aldatma olur.

Ne kavuşabildiğim ne kaçabildiğim olgusallıkla beni kendime yansıtan şey, varlık anlamını kendi dışında arayan benin özgürlüğüdür. Bu yüzden, bende, eylemlerimde dağılan ama onların ortasında onlardan bağımsız duran, şu denizinden muaf ıssız ada gibi bekleyen psişik bir öz, vardır sanırım. Özüm, eylemlerimin bütününe yaygındır ancak yine de özgürlüğümü bana açınlayan eylemlerimin, özüme uygun olanını olumlar ve sahiplenirim.

AKP iktidarının özüne uygun görmediği durumları kara feleğe, dış güçlere havale edip işin merkezinde elini yıkayıp mesuliyetsiz bekleyişinin nedeni budur. Kendisini özgür kılmak için geçmiş sorumluluktan kaçmakta, varlık anlamını bulacağı dışarıya doğru birlik ayrışmasına uğramaktadır. Tinsel sonsuzlukla maddi sonluluk, hancıyla yolcu, kalıcıyla geçici ayrışmasıdır bu, bir yolsuzluk dedikodusu, kur yükselişi peydahlandığında dağılan birliğini bütünlüğe kavuşturmak için geleceğe yönelmekte, yani geçmişi olumsuzlamakta: bağ-ı dehrin hem hazanın hem baharın görmüşüz, ancak bu geçmişe geçişin ardından gelecek yönünden onu bütünleyecek ikinci bir olumsuzlamayı da talep etmektedir: biz neşatın da gamın da rüzgarını görmüşüz.

Nesnellikten öznelliğe, sonludan sonsuza yönelik

Sıkıntılar hayat pahalılığı var biliyoruz

Ama üstesinden elbette biz geliriz biz, şeklindeki birlik ayrışmasından bütünlüğe doğru bu tersinme, ötekine doğru kendini başka yerde yansı-yansıtan kılamayan olarak birbirinin bağlılaşığıdır. Bu yüzden, tinsel akıl, nesnelliği sürekli öznellik düzlemine aşırtarak geçmiş sorumluluktan kaçmakla meşguldür. Yoğurdun ak olduğuna ilişkin nesnel gerçeklik, eğer geçmişi olumsuzlamak gerekiyorsa, kolaylıkla öznelliğe aşırtılıp şu CHP yoğurda ak diyor ak ayrışmasıyla geleceğe erişilebilir. Şiirin bu ontolojik yapısını pek çokları arasından bir de Turgut Uyar’da gözlemleyelim:

İşte ben hep böyle garip mahzun / Bir şey beklermişçesine yaşıyorum.

Bazan öyle günlerim oluyor ki, Elâgözlüm,/ Ne oldu, nasıl bitti şaşıyorum

Bazı bilmem, gün nasıl başladığında,/ Kayıp kayıp gidiyor dünya bıkkın bakışlarımdan.

Yaşıyorum, yaşıyorum da bitmiyor,/Bir tutam sakız oluyor ağzımda zaman…”

Her ikilikte önce ileriye gidişle imlenen yaşam nesnelliği olumsuzlanırken, ikinciyle, olumlamak üzere imleyen şaire, öznelliğe geri dönülmektedir. Nitekim edebiyat, yazılı değil sesli, görüsel değil işitseldir, Tanrı kelamı bile ne denli yazılı hale getirilirse de her ayet birer seslenmedir. Dolayısıyla hem dinsel hem şiirsel olan kültürümüz, okumak yerine duymakla, düşünce değil duygu noktalarına dokunana inanmakla meşguldür, sosyal hukuk devleti, Anayasa gibi terimler değil, “Eyy Amerika!” kükreyişi toplumu cezbetmektedir, ayrışma da tam göbeğinde yazılı kültür insanıyla işitsel kültür insanı arasında kıyasıya rekabettedir. Aydınlar, diplomatlar, avukat kadın, bir doktor, başını örtmeden parkta kitap okuyan üniversiteli kız, şortlu voleybolcu, yazılı kültürün öbür üyeleri, sesli kültürün bu kesimince küfre uğratılmakta, iddianamesi yazılmadan hapislerde çürütülmekte, duygusal akıl her koldan düşünsel aklın kurumlarına saldırmaktadır. Neden böyledir?

Çünkü gerçekte, batı toplumunun burjuva-proletarya biçiminde yaşadığı karşıtlık, bizde CHP- Demirkırat biçiminde yaşanagelmiştir. En temel karşıtlık, toplumun insanca yaşayışı için neyin uygun olduğuyla, toplumun kendine neyi uygun gördüğü noktasındadır. Cumhuriyetçi, ona bir hayat tarzı sunmakta ancak yazarları, şarkıcıları, kitapları, jestleri ve mimikleriyle nehrin öte yakasındaki yabancıyı da dayatmaktadır. Kendisini ne hale getireceğini bizatihi gözlemleyen toplum, bu noktada kendisine uygun olanla değil, uyması gerekeni gerçekleştirme zorunuyla karşı karşıya kalmakta ve tam da bu nedenle reddetmektedir.  Kamyoncu Musa, çiftçi Bekir, nalbur Hüseyin, manav Hasan, hammal Ramazan, asıl üreten sınıf olarak kendisini öğretmen Hülya’dan, doktor Mustafa’dan, yazar Adnan, ressam Elif’ten haklı olarak üstün görmekte, bu küçük burjuvalara karşı kendisini savunacak bir öncü, bir lider aramaktadır. Bağlanışının en temel koşulu da, liderin içsellik yoluyla erişebileceği kimse oluşudur. Bir tarikat şeyhi, kravatına karşın kasaba şivesiyle konuşan politikacı, kendisini nesnelliğe doğru çekerken öznelliğine de geri gönderecek herhangi biri. Dolayısıyla, küçük burjuva okumuşu karşısında duyulan öfke, duygusal olgular etrafında oluşan birlikle onu bilgilenme derdinden de kurtarmaktadır. Bilgi, onun gözünde artık yoldan çıkarıcı şeytan büyüsüdür, bilirse sarhoşlaşacak, öznelliğinden edilip uyması gerekene uygun nesne olacaktır, karakterini kaybedecektir.

Her bakımdan o, duygusal birlik düzleminde var olmak istemektedir, dışarıyla özsel olgular yoluyla ilişkilenmek arzusundadır, dışardan sunulan hiçbir görüş özüyle ilgili değildir gözünde. Başka memleketlerin fikir ve bayrağını dalgalandıran Komünistler, Klasik Batı Müziği dinleyip tiyatroya gidenler, içselliğini dışsallamak yerine dışsallığı özüne içsellemek isteyen her kesim ve görüş, Müslüman mahallesinde salyangoz satıcısıdır, dışarıdan getirmedir, olmakta olduğu gibi olmakta olana apaçık bir benimseme dayatmasıdır. Askeri baskı ya da darbeye de bu sebeple, içselliğine dışsal müdahale oluşundan karşıdır, meğerki içselliğini dışsallamasın. Bu nedenle kendisine bulduğu liderin varlığı, küçük burjuvaların, yani doktorun, avukat kadının, şortlu üniversitelinin, başı açık voleybolcunun, tiyatrocu veya diplomatın, Atatürkçü vekilin karşısında onun özünün aracısı olmalıdır, durum o denli ileri gitmektedir ki liderin öznelliği fetişleşme karşısında silinip yitmekte, üzerine sinen her toz zerresi toplumsal psikolojizme bir hakaret sayılmaktadır.  Bu noktada o, yani okumuş düşmanı, kendisini bir sınıf olmak yerine liderin temsilinde nesnelleşmiş öznellik olarak ortaya koyar. O bir Osmanlı torunu, bir Reis’çi, Ülkücü, filan tarikatçı olarak varlığını benimser ama bir türlü alt gelir gurubunun ezileni, bir işçi, proletarya olarak görmemektedir. Çünkü bu durumda nesnelleşecek ve öznelliğini yitirecektir, nesnelleşmeye karşı nesnellik olarak, yani nesnelleşmeyen öznellik olarak, karşıt kutba varlığını gösterme namınca nesnelleşecek, varlığını öznelliğinin nesnelleşmesi olarak ortaya koyacaktır. Tıpkı şiir ve yazı için olduğu gibi.

Beri taraftan, yabancılaşmanın içselden dışsala gelişeceği öznel tutum, küçük burjuva kesimi için de geçerlidir. Küçük burjuva, bir Atatürkçü, sosyalist bir bohem, zararsız sanat kişisi, yazar ya da doktor, yeryüzü vatandaşıdır, solcudur ama burjuva solcudur, sorulduğunda, asla küçük burjuva olduğunu aklından geçirmez çünkü küçük burjuvalık onun sınıf nesnelliğidir, o ise öznelliğiyle görülmek istemektedir. Kurulu düzene diyelim bir şair, şarkıcı, yazar gerektiğinde, bu kişi onun nesnelliğine değil öznelliğine uygun olmalıdır, içerden dışsallaşmalıdır, burjuva öznelliğinin fetişleştirilmiş aşkınlığı o kertededir ki burjuva kitap dergilerinde resmi olmayan yazar olarak dünyaya gelmemiş gibidir, nesnelliğin bir sınırı vardır. Bu bakımdan, solcu burjuva, Deniz Gezmiş eğer lise mezunu inşaat işçisi olsa, yüzüne bakmayacaktır, aynı olaylar sırasında aynı günlerde aynı polislerce öldürülen inşaat işçisi Ethem Sarısülük’ü görmezden gelmekte, üniversiteli Ali İsmail Korkmaz’a ağıtlar yakmaktadır, zira Ali İsmail burjuva öznelliğinin estetik varoluşuna daha uygun görülmektedir. Burjuva, bünyesine aldığı şair ve yazarları gibi onu içselleştirir, özsel değeriyle onu biçimlendirir, böylelikle, öznelliğini öte sınıfa dayatma aracılığının nesnesi haline getirir. Gerek Deniz Gezmiş’in gerekse Ali İsmail’in hiçbir eylemi burjuvalığa ait olmadığı halde, burjuvalığın sınırını ötelere taşımanın geçmiş nesnesi kılınmışlardır, gördüğümüz anı fotoğrafı Deniz Gezmiş değil, bir hemen hemen-Deniz Gezmiş’tir artık. Tıpkı Erdoğan’ın, nesnelleştirme üzerinde bir hemen hemen-Erdoğan kılınışı, gibi.  Öznelliğin nesnelleşmesi olarak, geçmiş anısallığın nesnesi kılma olarak bu bütünleyiş, bir geçmişleştirme çabası olarak bir tartışma, karşıtlık düzleminde belirdiğinde, sonsuz hatalarının orta yerinde bir iktidarı korumak, birinin düşmanlığına inanmamak gerektiğinde de, öznelliği dağın sonsuz sabitliğinde tutup nesnelliği akar değişkenliğe göndeririz. Özünde başka biridir aslında o, deriz, göründüğü gibi değil, başka biridir o.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ