Yengeç Yürüyüşü 5. Bölüm- Şerif Fatih Yazdı: “Zaman Yolculuğu”

Şerif Fatih

Yazarın şu ana kadar yazılmış 19 makalesi bulunuyor.

İnsan zamanda yolculuk yapabilir mi? Zaman nedir? Geçmiş, şimdi ve geleceğin tarihi hakkında ne biliyoruz? James Gleick Zaman Yolculuğu (Koç Üniversitesi Yayınları, Çev. Aylin Onacak, 2018) adlı kitabında bu soruları ele alıyor. Evet, insan zamanda yolculuk yapabilir mi? Eğer zihnini, rüyalarını ve ortaya koyduğu yapıtları incelersek bunu çok kolay ve rahat bir biçimde yaptığını görebiliriz. Bunun yanında bir zaman makinesi yapıp zamanda geçmişe ve geleceğe yolculuk yapma fikri modern dönemlere aittir. Eski çağlardan günümüze gelen metinlere bakıldığında insanlar öte dünyayı, ölümsüzlüğü ve yeninden doğumu hayal etmişler ama zamanda yolculuğu düşünmemişlerdir.

Eukliedes’in ortaya koyduğu geometri üç boyutludur: uzunluk, genişlik ve yükseklik. Daha sonraları yapılan akıl yürütmelerde cisimlerin bu üç boyutunun yanında onları sürekli kılacak bir başka boyuta da ihtiyaç olduğu fark edildi. Bu dördüncü boyut cennet veya cehennem değildir; o zamandır. Zaman boyutu diğer üç boyuta dik bir doğrultudadır. Zaman boyutunun diğer boyutlardan bir farkı vardır. Bu yeni boyut bilincimizde işlemektedir.  Peki ya “Zaman nedir?” Zamanın ne olduğunu herkes biliyor; diğer yandan hiç kimse bilmiyor. Augustinus bu paradoksu dördüncü yüzyılda söylemiştir: “O halde zaman ne? Hiç kimse bana sormasa biliyorum da, biri bana sorup da açıklama yapmam gerektiğinde bilmiyorum.” Ona göre zaman mekân değildir ve ölçülemez. Richard Feynman “Zaman başka hiçbir şey olmazken olan şeydir.” der. Tarihsel olarak incelendiğinde kültürlerin çoğunda insanlar geçmişi arkalarında bıraktıklarına geleceğin ise önlerinde olduğuna inanmışlardır. “Zaman bir devinim hülyasıdır.” diyen Hobbes, “güneşin, saatin, kum saatindeki kumun ya da başka bir şeyin deviniminden faydalanırız.” diyerek zamanın ölçülmesine atıf yapar. 1813’te Schopenhauer şöyle yazdı: “Salt Zamanda her şey birbirini izler ve salt Mekânda her şey yan yanadır; bu nedenle, birlikte varoluşu göstermenin tek yolu, Zaman ve Mekânın birleşmesinden geçer.” Zaman kavramı yavaş yavaş anlaşılmaya başlıyordu. Fizikçiler ve filozoflar zaman kavramının üzerinde gittikçe daha çok durmaya başladılar. Bilimin gelişmesi, eski dönemlere ait ele geçirilen tabletler, yapıtlar ve bunların okunmasıyla jeolojik zaman genişledi. Dünyanın altı bin yaşında olduğunu kabul eden anlayış yıkıldı.

Zamanda yolculuk yapma düşüncesi popüler kültürün yanında modern fiziğe ve felsefeye de girmiştir. Eski zamanlarda zamanda yolculuk yapma umudu oldukça azdı. Zamanda yolculuk yapma düşüncesine nadiren rastlanırdı. Bunun nedenlerinden biri geçmişte, mekânda yolculuk yapmanın da oldukça zor olmasıydı. Mekânda yolculuk yapmak demiryollarının, arabaların, uçakların kullanılmaya başlamasından önce çağımızdakinden oldukça yavaştı. Modern zamanlardan önce yolculuk yapmak zor olmasının yanında oldukça azdı. Tüm bunlara rağmen zaman yolculuğu adı konmamış olsa bile dini veya mitolojik metinlerde karşımıza çıkar. Bir Hindu destanı olan Mahabharata’da Kakudmi adındaki karakter göğe yükselir. Bu yükselişin sebebi Brahma’yla tanışmaktır. Kakudmi döndüğünde çağlar geçmiştir ve tanıdığı herkes ölmüştür. Kakudmi’yle benzer kaderi eski zamanlardan bir Japon olan Urashima Taro isimli kahraman paylaşır. Taro, geri dönüşü olmayan bir sıçrayışla geleceğe gider. Eski dönemlerde halüsinojenlerle ve hipnotizmayla bir çeşit zaman yolculuğu vardı. 19. yüzyılın sonlarına doğru teknolojik gelişmeler, kültürü eskisinden çok daha güçlü bir şekilde etkilemeye başladı. Yeni teknolojiler geleceğe olan merakın aynı ölçüde geçmişe de duyulmasına neden oldu. Mark Twain 1889’da Connecticutlı bir Yankee’yi ortaçağa göndererek kendi zaman yolculuğu yorumunu yarattı. James Gleick’in ele aldığımız kitabında zaman yolculuğu tasavvuruna pek çok örnek bulmak mümkün.

Yeniçağda bilim adamları ve filozoflar zamanın ölçülmesine ve t olarak mutlak bir nicelik olarak kabul edilmesine şüpheyle yaklaştı. Fransız filozof Bergson, Newton’un boş, homojen bir ortamı ifade eden uzay kavramının yapay olduğunu vurguladı. Bilim adamları zamanı ölçerken, zamanın grafiklerde bir eksen olduğu şemalar çizerken, zamanı uzayın başka bir versiyonu olarak değerlendirme yanlışını yapabilirler. Bergson’a göre t ile gösterilen ve fizikçilerin saatlere, dakikalara ve saniyelere böldüğü mutlak zaman felsefeyi bir hapishaneye çevirmiştir. Bergson zamanı değerlendirirken onun değişmez, mutlak ve ebedi olma fikrini reddetmiştir. O, süreci yani akışı kabul etmiştir. Zamanın felsefi olarak analizi yapılırken insanın zamanı nasıl deneyimlediği olgusu göz ardı edilemez. Bergson uzay ile zamanı birbirinden ayırdı ve zamanı bilinç hallerinin kesintisiz geçişleri olarak deneyimlediğimiz bir olgu olarak değerlendirdi. Bergson farklı olarak uzayı değil zamanı bilincin özü olarak gördü. O, içsel olarak hissettiğimiz zamanla, mekân katılmış fiziksel zamanın birbirinden ayrı olduğunu ilk fark edenlerden. Bergson zamanı, ölçülebilir ve mekânlaştırılmış olan homojen zaman ve içsel, bilinç hallerine bağlı olan heterojen zaman olarak ikiye ayırır.  Heterojen yani içsel zaman, birbirinde eriyerek birleşen bilinç hallerimizin geri döndürülemez ardışıklığıdır. Bu zamansallık için süre kavramını kullanır Bergson. Süreye ancak sezgiyle ulaşılabilir.

Einstein aslında zaman yolculuğunun nasıl yapılabileceğini göstermiştir. Yapılması gereken bir karadeliğe yaklaşıp ışık hızına yaklaşmak. Çünkü ivme ve kütle çekim saatleri göreceli olarak yavaşlatır. Böylece bir uzay gemisinde yüz yıl geçirdikten sonra eve sadece iki yıl yaşlanmış olarak geri döner insan. Fakat bu yolculuk tek yönlüdür ve esas itibariyle zamanda yolculuk değil zamanın genişlemesidir. Geçmişe gitmek bu yolla mümkün değildir. Geçmişe gitme fikri bir takım paradokslar doğurmuştur. Geçmişe giden bir insan gittiği zamandaki yaşama katılabilir mi yoksa sadece bir izleyici midir? Bu soruya büyükbaba paradoksu olarak bilinen bir durumu da ekleyebiliriz. Zamanda geçmişe doğru giden biri büyük büyük büyük babasının evine gidip o henüz evlenmemişken onu öldürdüğünde kendi doğumunu da önlemiş olur. Başka bir soru şudur: Biri geçmişe giderek annesiyle evlenirse kendi babası mı olur?

Saatler olmasaydı zamanı akışkan, değişken bir olgu olarak deneyimlerdik. Newton öncesinde zaman mutlak ve evrensel olarak görülmüyordu. Zamanın psikolojik olarak göreceli olduğu biliniyordu. Zaman her insanda farklı hızda geçmesine rağmen Newton onu şeyleştirdi. Zamanı faktör olarak gördü ve bilimin asli parçası yaptı. Bu zaman anlayışı içsel ve dışsal hiçbir şeyden etkilenmeden tekdüze olarak akar. Bu bir bakıma zorunluydu. Çünkü Newton yasa ve formüllerini ifade etmek için uzayın yanında zamanı da mutlaklaştırmak zorundaydı. Hareket zaman içindeki yer değişimiydi. İvme ise zaman içindeki hız değişimi. Mutlak zaman anlayışıyla eksiksiz bir kozmoloji sistemi kuruluyordu.  Daha sonraki çalışmalarda ışık hızının mutlak olduğu kanıtlanınca durum değişti. Einstein, ışık hızının mutlak olduğuna göre zamanın mutlak olamayacağını ortaya koydu. Yani her gözlemci kendi zamanını deneyimliyordu. Evrensel şimdi ve kozmik saat yoktu. Einstein böylece zamanın mutlak olarak tanımlanamayacağını ortaya koydu. Her gözlemci ayrı bir referans çerçevesine ve saatine sahipti.

Yıldızların ışığının çok eskilerden geldiğini, galaksilerin bize şimdi oldukları gibi değil geçmiş bir zamanda oldukları gibi göründüklerini biliyoruz. Duyularımıza ulaşan her şey geçmişten gelir ve şimdilerimiz ayrılır. Einstein’in fikirleri filozofları ve bilim adamlarını oldukça etkiledi. Fakat Bergson Einstein’a karşı çıkanların başında geliyordu. Bergson’a göre zamanın merkezinde insan bilinci vardı. Zaman ona göre en gerçek, en zorunlu olandı ve eylemin zorunlu koşuluydu. Einstein ise bilince yer vermedi ve Bergson’un zamanının var olmayan bir zaman olduğunu savundu. Zaman ve uzay hakkında fizikteki gelişmeler de filozofları etkiledi. Bertrand Russel “Geçmiş ve gelecek şimdiki zaman kadar kabul edilmelidir.” dedi ve ekledi: “ve zamanın kölesi olmaktan kesin olarak kurtulmak, felsefi düşünce için zaruridir.” Bir kaderciye göre olan her şey zorunlu olarak zaten olmalıydı ve gelecek için yapılacak hiçbir şey yoktur.

Zaman okunun tek yönlü olduğu bilinen bir olgudur. Hayatın ilkesi geriye çevrilemezliktir. Feynman’a göre denize bir bardak su döker, biraz bekler ve bardağı denize daldırırsanız aynı suyu geri alma olasılığınız nedir? Sıfır değildir ama oldukça düşüktür. Evren başlangıçta çok düşük bir entropiye sahip olmuş olmalıdır. Evren, son derece olasılıksız ve homojen bir durumda meydana gelmiş olmalıdır. Gerçi bu durum hala bir gizemdir. Evren maksimum entropiye, geri dönüşün mümkün olmadığı nihai düzensizlik durumuna doğru ilerleme eğilimindedir.

Zaman kimi zaman bir nehir olarak düşünülmüştür. Zaman bir nehir ise hangi hızla akmaktadır, kolları var mıdır, kaynağı neresidir? Ne yazık ki zaman bir nehir değildir. Zamanın geçmesi, akması dâhil tüm bunlar birer metafordur. Zaman der Gleick, sayısız geleceğe doğru hiç durmamacasına çatallanıyor. Peki, zamanın olmadığını farz edebilir miyiz? Geleneksel düşünce ve inanca göre sonsuzluk ebedidir. Ebediyet ise Tanrı’dır. Zaman bu nedenle Tanrı’nın bir yaratımıdır. Zamanın yaratıcısı olan Tanrı zamandan ayrıdır, onun dışındadır ve onu aşkındır. Tanrı’ya geçmiş ve gelecek yoktur ebedi bir şimdi vardır. Onun anı tüm zamanı kapsar. İnsan zamanın içindedir çünkü bilince sahiptir. Boethius şöyle der: “Bizim şimdimiz zaman akarmışçasına bir süreklilik üretir, ama sabit olan kendisi hareket etmeyen ve yaşamaya devam eden tanrısal şimdi sonsuzluk üretir.”

Arkeolojiyle beraber insanlar hem geçmişi hem de geleceği daha fazla merak etmeye başladı. Çölün kumlarında üzerinde ne yazdığını bilmediğimiz çivi yazılı tabletler çıkıyordu. Bu tabletler çok sonraları okunmaya başlandığında kralların tebaasına emirleri, aflar, vergiler, kanunlar, ticari sözleşmeler içerdiği anlaşıldı. Antik zamanda insanların geleceği pek düşünmediği tespit edildi. Mısırlılar hazinelerini gelecek için değil öte dünya için saklamışlardır.  İnsanlar bir dönem içinde yaşadıkları çağlara ait bilgileri saklamak için zaman kapsülü yapıp gömdüler. Unuttukları bir şey vardı: kültür. Bilgilerin sonraki çağlara aktarılmasındaki en önemli varlığımız kültürdür. Değil mi insanlar bir zamanlar şiirlerle, şarkılarla, çömleklerle, mağara duvarına çizdikleri resimlerle, tabletlerle, kitaplarla daha sonra kütüphaneler, manastırlar ve müzelerle kendi dönemlerini sonraki çağlara aktardılar.

Zaman makinesine binme imkânınız olsaydı geçmişe mi yoksa geleceğe mi giderdiniz? Geçmişe giderek tarihi değiştirmek isteyenleriniz olabilir. Tam tersi merak duygusundan dolayı geleceğe gitmeyi seçenler olabilir. Pişmanlıklar ve keşkeler geçmişe gitmeye yöneltir insanları. Zamanda yolculuk ister geçmişe isterse geleceğe olsun birtakım paradokslar doğurmuştur. Bunlardan daha önce söz etmiştik. Mantık alanı elbette gerçeklik alanından farklı ve ayrı bir alandır. Geçmişe gidip büyük babanızı öldürürseniz mantıksal olarak katil hiç doğmamış olur.

Peki, bu deminden beri üzerinde konuştuğumuz zaman nedir? Daniel Boorstin, “Zaman deneyimin zeminidir.” der. Nabokov’a göre; “Zaman yapım aşamasında olan bellektir.” Dick Feynman’a göre, “Zaman başka hiçbir şey olmazken olan şeydir.” Martin Heidegger zaman yoktur derken, Wheeler: “Zaman doğanın her şeyi aynı anda olmaktan alıkoyma yöntemidir.” der. Platon zaman için, “Ölümsüzlüğün hareketli bir taklidi” dedi. Aristoteles ise, “Zamanın bir parçası var olmuştur geçmiş sona ermiş gelecek henüz doğmamıştır ve zaman var olmayan bu şeylerden oluşur.” demiştir. Zamanın duyusal olmadığı açıktır, algılanamaz. Yani duyularımızın kavrayışı dışındadır dolayısıyla mekândan farklı olarak deneyimlenir. Newton fiziksel ve psikolojik zaman kavramlarına sahip olmadığı için matematiksel zaman ve görünür zaman olarak iki zaman türünden bahseder. Bunun yanında çağdaş bazı fizikçi ve filozoflar zamanın gerek varlığından gerekse gerçekliğinden şüphe eder. Modern filozof J.R. Lucas; “Zamanın ne olduğunu söyleyemeyiz çünkü onun ne olduğunu zaten biliyoruz ve söyleyeceğimiz hiçbir şey hâlihazırda bildiklerimize denk olamaz.” der.

 “Sizin şimdiniz ile benim şimdim aynı değil. Siz bir kitap okuyorsunuz. Ben bir kitap yazıyorum. Siz benim geleceğimdesiniz; ama olacakları ben biliyorum ve siz bilmiyorsunuz.” der Nabokov. Beynimiz bilinç sayesinde belleğe başvurur değişimleri hesaplar ve zaman kavramını tekrar tekrar icat eder. Zaman Gleick’e göre benlik farkındalığımız için vazgeçilmezdir. Gleick “Uzayda bu kadar uzağa ve bu kadar hızlı gidebilirken, neden zaman yolculuğuna ihtiyaç duyarız?” diye sorar ve cevap verir: Tarih, gizem, nostalji, umut. Yaşıyor olduğumuz tek boyutlu tek hayat tükenmektedir. “Peki, nerededir bu şimdi” diye sorar James: “Kavrayışımız içinde eridi biz ona daha dokunamadan kaçtı gitti, oluş anında yok oldu.”

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ