Yengeç Yürüyüşü 4. Bölüm- Şerif Fatih Yazdı: Hasta Toplumlar

Şerif Fatih

Yazarın şu ana kadar yazılmış 17 makalesi bulunuyor.

Robert B. Edgerton Hasta Toplumlar (Buzdağı Yayınevi, Çeviren Harun Turgut) adlı kitabına“Tüm toplumlar hastadır bazı toplumlar daha hastadır” cümlesiyle başlıyor. Bu cümle tahmin edileceği üzere Orwell’a göndermedir. Edgerton’un kitabı yazma amacı; bazı toplumların insanı tehdit eden gelenek ve inançlara diğer toplumlardan daha fazla sahip olduğuna olan düşüncesidir. Yaşam ortamlarına çok iyi bir biçimde uyum sağlayan kimi toplumlarda bile kendi varlıklarını, refahlarını tehlikeye atan inanç ve gelenekler bulunmaktadır. Dünya üzerindeki toplumlarda büyü, intikam, ataerkillik gibi uygulamalar yaşamı tehdit etmesinin yanında beslenme, sağlık ve eğitim alanında topluma zarar vermektedir. Edgerton’a göre kölelik, çocuk katliamı, insanların kurban edilmesi, işkence, kadın sünneti, tecavüz, cinayet, kan davası, intihar gibi uygulamalar toplumların sosyal varlığını tehdit etmiştir.

Edgerton kitabında kültürel göreciliğe ve ilkel toplumların modern toplumlardan daha çok uyum içinde oldukları iddialarına karşı çıkmaktadır. Yoksulluk, korku, yalnızlık, hastalık, acı, erken ölümler Amerika’da varoşlarda yaşayanlara ve evsizlere, Güney Afrika’nın zenci kasabalarına, Sudan ve Brezilya’nın kenar mahallelerine, Orya Amerika ve Orta Doğu gibi savaşla boğuşan yerlere özgü olduğu biliniyor. İlkel toplumların modern toplumlara göre hayata ve çevreye daha uyumlu olduğu akademik söylemlere de yansımıştır. Şehir yaşamının suç, düzensizlik ve sıkıntılar içinde olmasının yanında izole ve homojen toplumların uyum içinde olduğu görüşü Aristofanes, Tacitus ve Eski Ahit’e kadar uzanır. Bu görüşün yayılmasında Morgan Ferdinand Tönnies Durkhaim Weber ve Marx gibi önemli insanlar rol oynadı. Oysa Edgerton antropologların çok azının, küçük ve izole toplumların kendilerine ve başkalarına zarar veren uygulamalarını yazdığını söylüyor. Etnografik raporlara bakıldığında gerçekle ideal olan uygulamalar arasındaki çelişkileri gösteren çok sayıda gelenek ve inanç vardır. Edgerton örnek olarak Jane Belo’nun Balililer hakkında yazdıklarını aktarıyor. Jane Belo şöyle yazmıştır: “Bebekler ağlamıyor, küçük çocuklar kavga etmiyor, genç kızlar kendi iffetlerini koruyor… herkes kendi yaşıt ve büyüklerine saygıyla kendisinden küçük olanlara ise kibarlık ve anlayışla davranıyor, ayrıca kendisine verilen görevleri hassasiyetle yürütüyor.” Oysa Belo bu olumlu düşünceleri yazarken muhtemelen farkında olmadan erkeklerin karılarını dövdüğünü, kadınların evlerinden kaçtığını, çocukların anne babalarına başkaldırdığını ve kendi geleneklerine kanunlarına isyan eden insanların varlığını belgelemiştir. Antropologların inceledikleri toplumların sevimsiz ve kötü uygulamalarını yazmamaları eleştiri konusudur. Edgerton’a göre antropologlar, birçoğumuza iğrenç gelen yamyamlık, işkence, kadın sünneti, bebek öldürme, kan davası, büyücülük, tecavüz gibi uygulamaların bazı işlevsel amaçlara hizmet ettiğini düşünmüştür. Bu durumlar kültürel evrimden kaynaklanan ve ihtiyaçları karşılayan inanç ve uygulamalar olduğu varsayılarak normal görülmüştür. Antropologlara göre kültürel ve inançsal uygulamalar uzun süreli olmaları halinde adaptiftir. Oysa küçük ve ilkel olarak görülen toplumların büyük bir kısmı açlık içindedir ve genellikle birbirlerini düşünmezler.

Toplumlar bazen iradeleri dışında zarar görür. Sel, salgın hastalık, volkanik patlamalar, teknik açıdan üstün insanların saldırısı bu durumlara örnektir. Edgerton kitabında bu tarz sıkıntıları değil toplumların ihtiyaçlarını karşılamak için uyguladıkları zararlı ve sağlıksız gelenek ve kültürel ögeleri ele alıyor. Kitapta küçük ve izole toplumların maladaptif olarak görülen uygulamalarına çok farklı örnekler yer alıyor. İnsanlar toplum halinde yaşarken her zaman mantıklı inanç ve gelenekler geliştirmez. Uzun süre uygulanıyor, inanç ve gelenek uğruna yapılıyor diye insan sağlığına ve varlığına zarar veren uygulamalar adaptif görülmemelidir. Kültürel göreciliğin zayıf kaldığı nokta burasıdır. Bunun yanında kültürel görecilik etnik merkezciliğe ve ırkçılığa karşı mücadeleye katkı sağlamıştır. Edgerton tüm toplumların Avrupa uygarlığına erişmek için aşamalardan geçtiği evrimsel düşünceye karşıdır. Kültürlerin iç görüşlerle değerlendirilmesi, dışarıdan önyargılı ve küçümseyici görülmemesine katkı sağlamıştır. Edgerton kültürel göreciliğin bu olumlu yanlarına rağmen ona karşıdır. Çünkü şüphe, nefret, korku, kıskançlık ya da öfke bazı koşullar altında adaptif olsa da diğer birçok durumda maladaptiftir. Bu duyguların maladaptif uygulamalara yol açmasının nedeni kimi gelenek ve inançsal uygulamaların insan varlığını ve geleceğini tehlikeye atmasıdır. Bunların yanında kültürel görecilikte kültürleri değerlendirecek evrensel standartlar yoktur. Dolayısıyla kültür ve gelenekler ait oldukları kültür bağlamında değerlendirilir. Amerikalı sosyolog Willam Graham Sumner “Örf ve adetler her şeyi doğru yapabilir ve her şeyin kabahatli bulunmasını önler.” demiştir. Buradan çıkan sonuç kadına şiddet, yamyamlık, kadın cinayetleri ve sünneti, bebek öldürme, kölelik, insanların kurban edilmesi gibi uygulamaların çevreye ve yaşama uyum sağlamak için makul davranışlar olduğudur. Kültürel göreciliğe göre tüm bu davranışlar adaptiftir ve bunları değerlendirecek evrensel standartlar yoktur. Kültürel göreciliğin yanında her geleneğin açık veya kapalı olumlu bir işlevi olduğunu savunan işlevselcilik de bugün güvenirliliğini kaybetmiştir. Kültürel görecilik ve işlevselciliğin yanında kültürel olarak bir evrimin olduğu, insan topluluklarının daha insancıl ve mükemmele doğru ilerlediğini öne süren antropologlar da olmuştur.

Gerek bu yazımızda gerekse kitapta sık sık geçen bir kavram olan maladaptasyonu tanımlamak esas itibariyle zordur. Bir uygulamanın maladaptif olması için Edgerton üç kriter sayar. Birincisi; bir toplumun kurumları ya da inançlarının bir ya da daha fazlasından dolayı nüfusun veya kültürün başarısız olması. İkincisi; bir nüfusun yeterli sayıda üyesinin toplumlarının bekasını tehdit eden bir sosyal kuruma veya geleneğe karşı çıkması, memnun olmaması maladaptasyon olduğu söylenebilir. Üçüncü olarak da bir nüfusun fiziksel ve zihinsel sağlığına ciddi oranda zarar veren uygulamaların toplumun gelişmesine ve büyümesine engel olacak kadar sürdürülmesinin maladaptif olduğu düşünülmektedir.

Tarihte şiddetli baskılar toplumları zaman zaman değişime zorlamıştır. İzole ve küçük gruplar kendi yaşamsal pratiklerini daha iyi yaşamanın çarelerini aramamıştır. Aynı zamanda bu toplumlar geleceğin neler getireceğini öngörüp yaşamsal faaliyetlerini değiştirmemiştir.  Dolayısıyla bu toplumsal gruplar kendi refahlarını arttırmanın yanında yenilikçi de olmamışlardır. Edgerton bu duruma örnek olarak Tazmanyalıları verir. İnsanlar değişimi çoğunlukla reddederler. Ayrıca değişimin neler getireceğini de anlamak yönünden zayıftırlar.

Kültürel uygulamalar ve pratikler bir toplumun üyeleri arasında nadiren eşittir. Sosyal farklılaşmanın olmadığı yani sınıflara ayrılmamış bir toplum yoktur. Dolayısıyla toplumların üyeleri birbiriyle eşit değildir. Yetişkinler çocukların, erkekler kadınların haklarından daha fazlasına sahipti. Kimi toplumlarda kadınlar karbonhidrat temelli ilkel bitkilerle beslenir, proteinli yiyecekleri ise erkekler yerdi. Bunun sonucu olarak kadınlar daha sağlıksız bir yaşam sürer. Bunların yanında yönetici sınıfın ortaya çıkmasıyla beraber bu sınıf kendi çıkarlarını geriye kalanlardan üstün tutmuştur. Buradan anlaşılacağı üzere toplumun adaptasyonu daha doğrusu genç ve erkeklerin yaşamda kalması için kadınlar, çocuklar ve yaşlılar feda edilmektedir. Yeni doğan bebeklerin öldürülmesi de sık görülen uygulamalardandır. Venezuela’nın tropik ormanlarında yaşayan Yanomamo yerlilerinde bir kadın hamile olduğunu öğrendiği andan sütten kesildiği ana kadar kocasıyla cinsel ilişkiye girmesi yasaklanmıştır.  Bazı çiftler uzun süre cinsel ilişkiye girmemek yerine bebeklerini öldürme yoluna gitmiştir. Dünyadaki birçok küçük veya büyük toplumda kadınlar kürtaj yaptırmış, bebeklerini terk etmiş veya öldürmüştür. Bu durum birçok antropolog tarafından kaynakların daha çok çocuk yetiştirmeye yetmediği durumuyla açıklanmaktadır. Oysa bu durum üzücü ve istismara açıktır. Çocukları terk etme, dövme, yakma, aç bırakma, hapsetme, öldürme izole toplumlarda neredeyse sıradanlaşmıştır. Kadınların çoğunluğu toplumda erkekler tarafından ruhsal, ahlaki ve zekâ açısından aşağılık olarak görülmektedir. Dahası bazı toplumlarda kadınlar erkeklerin yediklerinden arta kalanları yemektedir. Edgerton’a göre bu uygulamalar sıradan bir üstünlükten fazlasıdır. Bazı toplumlarda ise kadınlar ağır işleri erkeklerin yerine yapmaktadır. Bu durum alışık olmadığımız bir durum değildir.

x-default

Küçük ölçekli yerli toplumlarda siyasi sömürü de hastalıklı bir durumdur. Kabilede bir grup geri kalan insanlara üstünlüğünü kabul ettirebilir. Cumhuriyetler ve demokrasiler ortaya çıkmadan önce çoğu devletin büyük oranda despotik yönetildiğini belirtelim. Kabileler arasında yapılan savaşlarda da vahşet söz konusudur. Kitapta bu durumla ilgili birçok örneği bulabilirsiniz. Siyasal sömürü ve vahşet yalnızca yerli kabileler arasında yoktur. Avrupalı ordular dünyanın büyük bölümünü sömürgeleştirmiş ve direnenleri de öldürmüştür. Edgerton’a göre eşitsizlik birçok farklı biçimiyle evrenseldir. Eşitsizlik sayesinde diğerlerinin sırtından geçinen bazı insanlar, ihtiyaçlarına hizmet eden geleneksel ve kültürel uygulamaları öne çıkarmıştır. Eşitsizliğin ve maladaptasyonun sonuçları siyasi ve toplumsal olarak aşağı görülen kadın ve çocuk gibi sınıflar için vahşet ve ölümcül olmaktadır.

Küçük ve geleneksel toplumlarda tedavi uygulamaları, hastalıklar ve erken ölümler bazı maladaptif unsurlar içerir. Geleneksel tıbbi birçok uygulama işe yaramazlığının yanı sıra açık şekilde tehlikeli ve ölümcüldür. Nijerya Yorubaları, çocuklar havale geçirdiklerinde onları idrarda bekletilmiş yeşil tütün yaprakları içeren bir tonikle ve bazen de cin ile yıkayarak tedavi ediyordu. Hastalıkları tedavi etmenin veya önlemenin bir yolu olarak geleneksel tıbbın maladaptif olduğu görülüyor. 1800’lü yıllarda afyon bebekleri sakinleştirmek için kullanılırdı.

Sömürgeci bir tarımsal ekonominin kurbanları olarak Brezilya’nın en kuzeyinde yer alan Bom Jesus da Mata şehrini çevreleyen fakir gecekondu bölgesi Alto do Cruzeiro’da yaşayan şeker kamışı işçileri aç yaşama katlanmıştır ve genellikle kısa yaşamışlardır. Buradaki fakir muhitte yeni doğan çocukların %40’ı bir yaşına gelmeden ölmüştür ve hayatta kalanların büyük çoğunluğu da kısa yaşamları boyunca hastalıklarla uğraşmıştır. Etiyopya ve Doğu Afrika’nın birçok bölgesinde en küçük çocuklar anne ve babasının, misafirlerin ve büyük kardeşlerinin yediklerinden kalan ne varsa onu yerdi. Bunun yanında çoğu geleneksel tıbbi uygulama etkisiz ve bazıları ölümcüldür. Uganda Sebeileri şiddetli baş ağrısı çeken bir kişinin başına, ucu kızgınlaştırılmış mızrak başı bastırırdı. Buradan da anlaşılacağı üzere yerli halkların çoğunda insanların inandığı ve uyguladığı şeylerin çoğunluğu zararlıdır.

Eş ya da kölelerin ölmüş kocalarının veya efendilerinin yanında mezara gömülmesi dünyanın birçok bölgesinde bilinmektedir. Bu uygulamanın nedeni ölen adamın öbür dünyada rahatını sürdürmek için karısına ve kölesine ihtiyacı olduğu düşüncesidir. Bu uygulama Hindularda yaygındır. Dul bir kadının ölmüş kocasının cenaze töreninde kendisini kurban ederse hakiki bir melek statüsüne erecektir. Bu uygulamanın yanında hastalık olarak nitelendirebileceğimiz ve bugün Afrika’nın birçok bölgesinde halen devam eden bir diğer uygulama kadın sünnetidir. Yine Güney Amerika ovalarının Cheyenne yerlileri arasındaki erkekler bazen gelenekleri gereği dul kadınlara tecavüz etmiştir.

Küçük ve geleneksel toplumlarda yaşayan insanlar kendilerini “insan” olarak adlandırır ve kendileri dışındaki insanları insan dışı bir varlık, yaratık ve tiksindirici olarak görür. Birçok yerli halk kendi yaşam biçimlerinin diğer toplumların tamamından üstün olduğunu düşünür. Bu toplumların çoğu yabancılara kapalıdır. Oysa Avrupalılar birçok topluma hastalık, ekonomik değişim, askeri mağlubiyet ve siyasi baskı getirmiştir. Bunun sonucunda da toplumlar yıkıcı sosyal ve kültürel dönüşümler içerisine girmiştir. Günümüzde birçok toplum hayatta kalmanın eşiğinde yaşamaktadır. Yani sömürgeci devletlerin müdahaleleri genellikle olumsuz sonuçlar doğurmuştur.

Edgerton’a göre zararlı bazı inanç ve uygulamalar eşitsizlik, çıkar çatışması, çevre değişikliği biyolojik yatkınlıklar ve diğer faktörlerin varlığından dolayı neredeyse tüm toplumlarda görülmektedir. Yerli halklar, genel inancın aksine mutlaka iyi adapte değildir. Modern şehir toplumları nüfuslarını beslemede ve sağlıklarını korumada daha iyidir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ