Yengeç Yürüyüşü 3. Bölüm- Şerif Fatih Yazdı: Irk, Tarih ve Kültür

Şerif Fatih

Yazarın şu ana kadar yazılmış 19 makalesi bulunuyor.

Lévi-Strauss bu kitabında ırk ve kültür kavramlarını ve uygarlıkların tarihsel olarak yaşadıkları kültürel değişikliklerin bu kavramlarla olan ilişkisini serimliyor.

Asya, Avrupa, Afrika ve Amerika kıtalarındaki insanların görece farklı ırklardan gelmesi bu uygarlıkların insanlığın gelişmesine katkılarını özgün kılmıyor. Ama yine de böyle bir özgünlükten bahsedecek olursak; özgünlük anatomik değil tarihsel, sosyolojik ve coğrafi koşullardan kaynaklanır. Strauss burada şu soruyu sorar: “madem doğuştan ırksal yetenekler yoktur o zaman diğer renkli halkların kimisi yarı yolda kimisi binlerce hatta on binlerce yıl geride kalırken beyaz insanın kurduğu uygarlık nasıl o bilinen ilerlemeyi yapabilmiştir?” Strauss ırkların eşitsizliklerinden önce kültürlerin eşitsizliğinin üzerinde durulması gerektiğini vurgulamıştır.

Kültürler kendi aralarında aynı biçimde ve düzeyde farklılaşmaz. Yabanlar veya ilkeller olarak adlandırdığımız, yazıları olmayan ve çağdaşımız olan kimi toplumlar farklı yaşam biçimlerini geride bırakmıştır. Strauss’a   göre günümüzde pratik ve kuramsal olarak geçmişte insan kültürlerinin çeşitliliği asla öğrenemeyeceğimiz kadar zengin ve büyüktür. Kültürün çeşitliliği statik bir kavram değildir. Çeşitlilik sorunu sadece farklı kültürler düzeyinde değildir.  Bir toplumu oluşturan farklı insan toplulukları arasında da kültürel farkların olduğu görülür. Burada şunu söylemek gerekir; insanlar sürekli farklı toplumlarla ilişki içinde olmuş ve asla yalnız kalmamıştır. Dolayısıyla kültürel çeşitlilik insan toplumlarının birbirlerinden ayrı olmasından çok onların birbiriyle ilişkilerine bağlıdır.

Bir toplum kendi kültürüne yabancı olan yaşam, inanış ve düşünme biçimiyle karşılaşınca tiksintiyi ifade eden dışlayıcı tavır gösterir. Bu durumda kültürel çeşitlilik yadsınır. Benmerkezci tavır ve diğer insanları küçük görme eğilimi antik çağlarda Mısır’da, Çin’de ve Yunan’da görülmektedir. Mısırlılar ve Çinliler deri rengine göre insanları farklı sınıflara ayırırken; Yunanlılar kendilerini üstün bir ırk olarak görerek öteki insanları yabancı anlamına gelen barbar kelimesiyle tanımlamışlardır. Öyle ki kendi kabilesini veya topluluğunu insanlar, “iyiler, mükemmeller” diye adlandırırken diğer kabile veya toplulukları “kötüler, reziller, yer maymunları, bit yumurtaları” diye adlandırma yoluna gitmişlerdir. Amerika’nın keşfinden kısa bir süre sonra Büyük Antiller’ de İspanyollar yerlilerin ruh taşıyıp taşımadıklarını araştırırken, yerlilerde esir aldıkları beyazların ölülerinin çürüyüp çürümediğini anlamak için cesetleri suda bekletiyorlardı.

Günümüzde geri ve ilkel olarak nitelendirilen kimi toplumların, gelişmiş ve ileri olarak kabul edilen toplumların daha önce yaşayıp aştıkları bir yaşama biçiminde olduklarını söylemek için ileri olarak nitelendirilen toplumlar gelişirken ilkel olanların hiçbir aşama kaydetmediklerini varsaymak gerekir. Fakat ilkel olarak nitelendirilen toplumların bu şekilde algılanması tarihlerinin ve kültürel olarak yaşadıkları dönüşümlerin bilinmemesinden kaynaklanır.

Strauss’a göre ilerleme ne kaçınılmazdır ne de süreklidir. İlerleme tarihteki atlamalar ve sıçramalardan kaynaklanır. Amerika ve Afrika kıtasının Batı uygarlığına kattıklarını burada anmamış gerekir. Patates, tütün, domates ve kauçuk Amerika’dan alındı. Batı zenginliğini altın rezervinin çoğunu da Amerika kıtasına borçludur. Matematik, aritmetik bilgilerinin temelinde Mısır ve Hint uygarlığının katkısı büyüktür.

Son iki üç yüzyıldan beri Avrupa uygarlığı neredeyse tüm enerjisini insan hayatını kolaylaştırmak adına mekanik ve teknik alanda harcamaktadır. Avrupa’nın teknik ve mekanik gelişmişliği toplumların karşılaştırılmalarında temel ölçüt olarak kabul edilirse, kişi başına düşen enerji miktarı en fazla olan toplum en gelişmiş olarak kabul edilmelidir.  Eğer toplumları karşılaştıracağımız ölçüt, coğrafi olarak zorlu ve insanı zorlayan; ama yine de egemenlik altına alınan bölgeler olsaydı bir taraftan Eskimolar diğer taraftan Bedeviler en üstün toplum olurlardı. Batı elbette en gelişmiş makineleri yapacak ve kullanacak basit bilgilere sahiptir. Hindistan’ın yogası, Çinlilerin nefes egzersizleri gibi uygulamalar göz önünde bulundurulduğunda; Doğu ve Uzak Doğu, doğasal ile ruhsal arasındaki bağlantıda Batı’dan binlerce yıl ilerdedir.

Ekonomik olarak Batıdan geri kalmış olan Avustralyalılar aile ve toplum grupları arasındaki ilişkilerin uyumu temel alındığında aile ve toplum örgütlemesine ilişkin konularda insanlığın geri kalan kısmına nazaran çok daha ileridedirler. Yine Mısır uygarlığı ve eski Afrika’nın siyasal ve hukuksal kurumları önemli bir geçmişe sahiptir. Mısır ve Afrika’nın düşünce, sanat ve müzik alanındaki geçmişleri Batınınkinden daha verimlidir. Buradan hareketle her kültürün özgün olduğunu ileri sürebiliriz. Bu özgünlük durumu tüm insanlar için aynı olan sorunları kendine has yöntemlerle çözmesinden kaynaklanır. Bunun yanında her kültür insani değerleri kendine uygun bir biçimde değerlendirmektedir. Strauss tüm insanların inanca, toplumsal-siyasal ve ekonomik örgütlenmelere sahip olduğunu söyler.  

Kendi içine kapanmış uygarlıklar dışında hemen hemen tüm kültürler Batının üstünlüğünü kabul etmiş durumda. Tüm dünya onların tekniklerini, yaşama biçimlerini, giyim kuşamlarını kendi kültürlerine transfer ediyor. Bunun yanında Batı uygarlığı sanayileşme, modernleşme gibi yönelimlerle dünyaya yayılma eğilimindedir. Batı, ticari temsilcilerini, askerlerini, hemen her alandaki uzmanlarını, misyonerlerini tüm dünyaya yerleştirmiştir. Böylece kendi dışındaki toplumların her türlü kültürel pratiğine müdahalede bulunarak onların tüm değerlerini altüst etmiştir. Batının halen en büyük uğraş alanı kişi başına düşen enerji miktarını arttırmak ve insan ömrünü uzatmaktır. Ne kadar gelişirse gelişsin insanlık neolitik devrim denilen yani tarım, hayvancılık, çömlekçilik ve dokumacılık gibi gelişmelere halen muhtaçtır. Bugün uygarlığın geldiği seviyeye bakarak basit bir bakış açısıyla örneğin yontma taştan yapılan aletleri, çömlekleri yapan üstün yeteneği küçümsüyoruz. Oysa ilkel olarak nitelendirilen insanların taşı parçalayıncaya kadar vurmayla ya da kili basitçe bir araya getirerek pişirmekle bu aletleri yapamayacağı açıktır. Strauss doğal yangınların kavurabildiğini ancak kaynatma ve buharda pişirmeyi yapacağına inanılamayacağını savunmaktadır. Çağlar boyunca her dönemde insanlık önceki kuşakların kendilerine bıraktığı mirasa sahip çıkmış ve bu mirasa yeni birikimler eklemek için mücadele etmiştir. Kültürel ilerleme kültürlerin bir nevi koalisyonundan doğar. Teknolojik ve kültürel icatların geniş alanlarda ve ücra bölgelerde dahi neredeyse aynı zamanda ortaya çıkmış olması, öncelik sorununun bir ırk veya kültürün dehası değil tüm insanlığın genel koşullarına dayandığını gösteriyor. Bir kültürü diğerinden üstün saymak saçmalıktır. Bir kültür tek başına olduğu zaman asla üstün olamaz. Fakat hiçbir kültür tek başına değildir, başka kültürlerle sürekli bir ilişki halindedir. Bu ilişki söylediğimiz gibi elde edilen gelişmeleri insanlığın genel koşullarına ve dehasına borçlu olduğumuzu bize söylemektedir. Yani sanayi devrimi Avrupa’da çıkmamış olsaydı yer yüzünün başka bir yerinde ortaya çıkacaktı. İnsanlık tarihinde dönüm noktası olarak kabul edilen buluşların tek bir kültüre mal edilmesi hiçbir zaman kesin değildir. Bu buluşlar yapılmamış olsaydı insanlık gerektiği yerde çözümü bulacak ve gereksinimleri karşılayacaktı. İnsanlığın geldiği noktayı bir ırka, bir kültüre veya bir topluma mal etmek kör bir bakış açısıdır. Bu aşamada kültürel çeşitliliğin korunması önem arz eder.

Lévi Strauss’a göre kimi zaman her kültür kendini tek yaşamaya değer ve biricik kültür olarak kabul ederken; diğer kültürleri bilmezlikten gelir veya inkâr eder. Kendilerini “iyiler, insanlar, mükemmeller” olarak adlandıran bu kültürel gruplar diğer insan topluluklarını ise “yer maymunları, bit yumurtaları” gibi insanlık durumlarını inkâr eden kimi isimlerle niteler. Kültürler kendilerini farklı ve üstün görme eğilimindedirler. Bu durum çoğu zaman saldırganlığa varsa da kültürler varlıklarını karşılıklı olarak tehlikeye atmazlar. Sadece kendi kendini geliştirmeyi amaçlayan kültürel bir topluluk tarihsel olarak imtiyaza sahip olduğuna inanır.

İnsan doğduğu andan itibaren (bazı bilim adamlarına göre anne karnındayken bile) kendini çevreleyen toplum, kültür ve eğitim ile ortak bir referans sistemi geliştirir ve bu referans sistemi ile hareket eder.  Burada önümüze çıkan zorluk bir topluma içeriden ve dışarıdan bakmanın aynı olmamasıdır. Dışarıdan baktığımızda kendi referans sistemimize göre o toplumu olumlu ve olumsuz yargılarla ileri veya geri olarak tarif edebiliriz. Oysa içeriden bakıldığında o toplumu diğer toplumlara göre sınıflandırmak oldukça zordur.

Irkçı önyargıya kabul etmeyen Strauss, bilimin bir toplumun diğerine göre zihinsel üstünlüğünü veya aşağılığını ortaya koymak için kullanılmasına karşı çıkıyor.

Claude Lévi-Strauss, Irk, Tarih ve Kültür, Metis Yayınları, Çev. Haldun Bayrı, Reha Erdem, Arzu Oyacıoğlu, Işık Ergüden, İstanbul, 2016.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ