Şerif Fatih Yazdı: Edebiyat Tarihi ve Kalıcılık

Şerif Fatih

Yazarın şu ana kadar yazılmış 19 makalesi bulunuyor.

Günümüz edebiyatının geldiği noktayı göz önüne alırsak yetenekli olmak şiir için tek başına yeterli değil. Çağın ruhunu yakalamak, takip etmek, şiiri sezmek ve kurmak. Bunların yanında okumanın şair ve yazarlar için kaçınılmaz olduğu da bir gerçektir. Fakat okuduklarını içselleştiremeyen, kanına karıştıramayan şair ve yazarların, özgün ve içkin bir dil oluşturamayacağı açıktır. Burada çok okumayı yadsımıyorum. Ama okumayla beraber şairin, duyumsama, düşünme ve sezme eylemlerinin de önemli olduğuna inanıyorum. Virginia Woolf’un her gün yürüyüşe çıktığını, bu yürüyüş esnasında kitaplarını kurguladığını, gittiği her yerde insanları izlediğini son kertede tüm bunları içsel itkisiyle beraber kâğıda döktüğünü biliyoruz. Yine Heidegger’in, yaptığı yürüyüşlerle metinlerini yazmadan önce doğayla temas halinde olduğunu hatırlatayım. E. Cansever, Ruhi Bey’i, Çağrılmayan Yakup’u sadece okuyarak mı yaratmıştır? Bence değil. Yaşayarak, arayarak ve düşünerek yaratmıştır.

Her şeyin metalaştırılıp çok çabuk tüketildiği, yeni olanın hemen yarın eskidiği bir çağda yaşıyoruz. Bu durum bugünün yazar ve şairlerinin edebiyat tarihindeki yerlerini almalarının yani “kalıcı” olmalarının önündeki en büyük engel olarak görünüyor. Her alanda olduğu gibi yazın dünyasında da bugünün yazar ve şairinin kalıcı olması, Shakespeare, Baudelaire ve daha nice şairin yaşadığı dönemlere nazaran daha zor ve çağın ruhuna aykırı sanki.

Valery: “Gerçek şiirin, asıl sanat eserinin kendi varlığından başka bir amacı yoktur. Kendisinde başlar, kendisinde biter. Bütün soyluluğu da buradan gelir.” diyor. Şiir kuşkusuz yaşamla derin bir ilişki içindedir. Ben de Valery’den hareketle şunu söylüyorum: Şiir öyle bir sanattır ki sizden ömrünüzü kendisi uğruna feda etmenizi ister ama karşılığında size vereceğini peşinen söylemez. Yani şair “Evet ben şiire ömrümü vereceğim.” dediği anda şiir bu söze hemen inanmaz. Zamanla şairi sınar.  Edebiyat tarihi şiiri bırakanlarla doludur. Şairin edebiyat tarihine girmek ve kalıcı olmak istemesinin doğal bir beklenti olduğunu kabul ederek; şairin ihtiyacı olan tek şeyin varlığı anlamlandırmak ve şiir yazmak olduğunu düşünüyorum. Bu düşüncelerimi daha önce bir iki söyleşimde tekrar etmiştim.

            Edebiyat tarihi, felsefe tarihi sosyoloji tarihi ve diğer disiplinlerin tarihi birer yorumdur ve dolayısıyla kurgusallık içerir. Edebiyat tarihçisi kurgusal bazı ayrımlar yapmak zorundadır. Birçok eseri ve yaratıcısını bu kurgunun içine alırken birçoklarını da dışarıda bırakacaktır. Burada önemli olan kurgusallığın yöntemidir. Şair ve yazarın içinde bulunduğu bir siyasal, toplumsal ve kültürel ortam vardır. Aynı zamanda bir insan olarak psikolojiye, karakter ve mizaca, toplumsal sınıfa, eğitim düzeyine, estetik-etik ve ideolojik tercihlere sahiptir. Bütün bu ölçüt ve olgulara edebiyat tarihçisi de sahiptir. Her edebiyat tarihçisinin estetik ve etik kaygıları, toplumsal ve kültürel olaylardaki yönelimi farklıdır. Şimdi edebiyat tarihçisi bu birçok etken ve olgu arasından bazılarını seçerek kurguladığı edebiyat tarihinde edebiliğin ölçütlerini belirlemiş olmalıdır. Çünkü çalıştığı alan suyun donması olayındaki gibi açıkça belli ve görece az sayıdaki etkenle açıklanabilecek bir alan değildir. Buradaki zorluk genelde sanatın özel olarak da edebiyatın kendisinden kaynaklanır. Ama yine de edebiyat tarihçisi seçimini yaparken belirleyici olduğunu düşündüğü edebi etkenleri diğerlerinden ayırması gerektiğinin bilincinde olmalıdır.

            Edebi eserler estetik bir değer olmasının yanında okurun önüne koyulan, kültürel ve toplumsal bir değer taşır. Bir anlamda edebi eseri ve eserin yaratıcısını kalıcı kılan kültürel olarak da kalıcı olması ve kültürel gelenekle beraber yenilikleri de sahiplenici olmasıdır. Şairin değişimlere ayak uydururken sürekliliği yani her çağda var olan eseri ortaya koyması kalıcı olmasında önemlidir. Sanatçının değişen toplumsal, kültürel ve siyasal şartlar altında yaşadığı değişim ve yenilikleri, estetik anlayışındaki farklı yönelimleri de izlemek edebiyat tarihçisinin işidir.

Edebiyat tarihçisinin şaheserleri merkeze alması hususunda da görüş belirtmek istiyorum. Şaheserler seçilirken edebiyat tarihçisi, sanat (art) ile zanaat (tekhne/teknik) ayrımını gözetir. Tek, orijinal, estetik kaygıları yüksek bir eser ortaya koyan şair ve yazarlar elbette diğerlerine göre daha çok ön plana çıkacaktır. Akademinin ve edebiyat tarihçilerinin bu eserlere yönelmesi tesadüf olmayacaktır.  Ayrıca edebiyat tarihinde yerini alan şair ve yazarlar belli bir üslupla ve bireysellik içinde fark edilir. Kalıcı olan şair ve yazarların eserlerine bakıldığında bu eserler her çağda ve her çağın ruhuna uygun olarak yeniden yaratılır ve yeni bir anlam bulur. Zamanın her anında, dünyanın toplumsal ve kültürel olarak yaşadığı kırılmalara ve değişmelere direnerek her çağda kalıcılığını devam ettirir. Ancak böyle bir eser; içerik, dil, yapı ve üslup bakımından orijinal bir kompozisyon olabilir. Asaf Hâlet Çelebi bir yazısında şöyle diyor: “Sanat bahislerinde eskilerle yenilerin mücadelesi hemen hemen insanlık tarihi ile başlayan bir şeydir. Evet, herkes bilir ki eskiden yeni olan şey bugün eskimiştir. Ancak zamanın tahripkar pençesinin parçalayamadığı bir şey vardır. Onun nasıl doğduğu bile ekseriya müphem kalır. Bu, zaman hudutları içine giremeyecek kadar güzel olan şeydir. Asırlar onun üzerinden karanlık bulutlar halinde geçse de onun rengi kararmaz.” Evet, asırlar bazı eserlerin üzerinden karanlık bulutlar halinde geçse de renginden hiçbir şey alamaz.

Edebiyat tarihlerinde yerini alamayanlar veya birkaç satırla geçiştirilenlerin durumu tam bir trajedi. Ama zaman her şair ve yazara olduğu gibi şaheserlere de gereken değeri biçecektir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ