gidene kadar* – birbiriyle yürüyen iki metin, iki insan.


enderemiroğlu

kolay okuma için ipuçları: bu metin, enver topaloğlu’nun “gidene kadar” kitabı üzerine, bir anı – şiir yerleştirme, anılarla şiiri birleştirme çalışmasıdır. kitap tanıtım yazısı değildir. olsa olsa kitabın beni tanıtma yazısı, kitap üzerinde aldığım notların, satır aralarında gördüklerimin açığa çıkmasıdır; kitabın bana çağrıştırdıklarıdır. düzyazı metinler benim yazdıklarım, aralardaki şiirler enver topaloğlu’nun “gidene kadar” kitabının satırlarıdır.

okuldan ya da bazen çalıştığım dergiden, yayınevinden çıkıp cağaloğlu’nda mürekkep ve kağıt kokan o beyaz binadan içeri girince mutlu olurdum. kağıt ve mürekkep kokusunu sevdiğim için mi, ilkokul ve ortaokul yıllarımda evimizden eksik olmayan, öğretmen babamın katlayıp ceketinin iç cebinde kutsal bir emanetmiş gibi getirdiği, bir günde okunmaktan eskimiş, lime lime olmuş cumhuriyet gazetesine girdiğim için mi…

51/
bir babalar var
bir de
annelerden dökülenleri toplayıp
çocukların yarattığı ilahlar

sormadım
bir gün
olur
sorarım
hangisiyim

…yoksa iş çıkışını bekleyip şiir konuşarak yürüdüğüm sevgili şair arkadaşımı göreceğim için mi bilmem. düzeltme katına çıkan merdivenleri koşar adım çıkıp, enver’le selamlaşıp, çalışmasını hiç bölmeden bir sandalyeye kıvrılırdım. geldiğime şaşırmazdı, gelmemi beklerdi hatta, gelmesem de darılmazdı ama.

52/
zamanın aynası

ister düne bak
ister yarına
ne olduğunu
durduğun yer belirliyor

ayna bugündür

ayna benim
ayna sensin

o yıllarda cumhuriyet gazetesinin, başında abdullah yazıcı’nın olduğu düzeltme servisi belki de bütün gazeteler arasında tek kalmış servislerden biriydi. ve edebiyatla, şiirle yakın ve yoğun temaslı herkesin geçtiği kapılardan biriydi. enver, bilgisayarda son yazısını düzeltmeyi bitirip masasından kalkar ve birlikte gazeteden çıkardık. yeşil parkası, o ve ben.

42/
yürüyecek olsak ayak bağımız
havalanacak olsak saframız
bizim
mümkün değil mi
hüzünsüz hayatımız
hüzün belki de
iyi insan olmamızın
bedelidir

cağaloğlu’ndan babıali yokuşu’ndan aşağı, bazen tek kelime etmeyerek, bazen hiç susmayarak sirkeci’ye, eminönü’ne, galata köprüsü’nden karaköy’e, bazen tünel’le, bazen dik yokuşu tırmanarak istiklal caddesi’ne. ya istiklal, ya ölüm.

5/
yaşamak dik yokuş
çık çık
yaşlanıyorsun

bazen dallara çaput bağlamak
için bile
tırmanıyorsun

yaşamak dik yokuş
ha şimdi biter diye vazgeçemiyorsun
düz yolun sonundaki çukuru değil
dik yokuşun ucundaki
uçurumu tercih ederim
hiç değilse düşerken
açılır kanatlarım diyorsun

sanırım öyle

birbirmizle mi konuşuyorduk yoksa kendimizle mi çokça, bilinmez. o zamanlar caddenin yapı kredi’den tünel’e kadar olan kısmı karanlıktı. pek kimsenin geçmediği bu tarafta insan neredeyse yok denecek kadar azdı. insan kalabalığı ancak galatasaray’a vardığımızda başlardı. 90’lı yıllar. istiklal caddesi, şiirin anavatanı, hem kalbi, hem bağırsağıydı. hem yaşatıyor, hem kusuyor, hem de dışlıyordu. gerçek şiir buradaydı; sadece yazılmıyor, yaşanıyordu. şiir sokakta diyor ya şimdi birileri; o yıllarda gerçekten sokaktaydı. 90’lı yılları henüz kimse tam anlamıyla yazmadı. bir gün yazıldığında, “sokağa bakarsanız anlarsınız”dan başlayacak gerçek 90’lar. her şeyin pratiğinin gelip, hiçbir şeyin teorisinin ve kültürünün gelmediği bir çağ, bir zaman. el yordamıyla, deneyip bularak. yaşayıp yanılarak. fanzinler, şiir akşamları, etkinlikler, dedikodular, itirazlar, isyanlar, kavgalar, kuşaklar, tasfiyeler, parmak sallamalar. dergiler çıkıyor, her köşebaşında şiir konuşuluyordu. galatasaray lisesi’nden taksim’e kadar, 40 şairle selamlaşır, mutlaka her birinden de akşam kurulacak bir masaya davet alırdınız.

biz yine tempomuzu hiç bozmadan, paramız varsa yani aybaşındaysak cumhuriyet meyhanesi’nde, ayın diğer günleri oktay güzeloğlu’nun mini meyhane’sinde alırdık soluğu. bazen büyük ve kalabalık bir masaya, bazen ikimizin yalnızlığına. şiir konuşurduk hiç durmadan. edip cansever’den bolca da. küçük mahcubiyetler içinde, kendi şiirlerimizden hiç bahsetmeden ama.

1/
ne gün ama
şehir
tanrının rakı kadehinde
buz olmuş eriyor

hiçbir yere gidemezsin
böyle nereye
gözün gözü görmediği havada
bir bekleme salonudur şimdi
iskelelerin önü bile

doğru
bazı durumlar var ki
bazı zamanlarda
valiz gibi kendini
yanına koyup bir boşlukta
beklemeyi beklemeye başlarsın

bazen küçük iskender’in gitanes’daki şiir akşamları’na, meis’e, bazen çingenem’e, bazen de veli bar’a gidip şiir de okurduk bağıra çağıra. ben o yıllarda sombahar’da yayımlıyordum şiirlerimi, enver defter dergisinde. enver’in yakamoz ve tebessüm’ü yayımlanmıştı, benim hürriyet gösteri dergisinin “90’lı yıllar şiiri” dosyasına alınmama ve kararan’ımın yayımlanmasına dört beş yıl daha vardı.

şiir yazan genç bir tıp öğrencisi olarak yayınevlerinde çalışmaya başlamıştım. sohbetimize bolca metin sefa eşlik ederdi, bazen de selahattin özpalabıyıklar. süha tuğtepe’nin sahaf dükkanı, cenk koyuncu, safa fersal, bülent saka. uzaktan turgay kantürk’le selamlaşır, haydar ergülen’le merhabalaşırdık. herkesi ismi ve soyismiyle bilirdik. gülmeler içinde, kahkahalarla, eğlenerek, neşemizi hiç eksiltmeyerek.

29/
neyse ki kahkaha var

pusulasız denizcinin
kutup yıldızı

ne
zaman

ne
çağ

kahkaha
gözyaşının
yüksek sesi

dünyayı kurtarmıyorduk ama. denemiyorduk bile. önce kendimizi kurtarmamız gerektiğinin farkındaydık. şiir çoğaltıyorduk, sokağı şiire boğuyorduk. şiirle yatıp şiirle kalkıyorduk. görünmediğimiz, duyulmadığımız, bizden önceki kuşakların masalarına yan gözle bakıyor, büyük dergilerde çıkan büyük şairlerin büyük şiirlerini okuyor ve beğenmiyorduk. güzel dizeleri ezbere biliyorduk. varsa yoksa şiir konuşuyor, dergilerden, şirlerden, şairlerden bahsediyorduk. ikimiz de biraz kızgındık, karadenizlilikten mi yoksa gençlikten mi bilinmez, ikimiz de hırçındık. başkaca da dertlerimiz vardı tabii ama tek büyük derdimiz şiirdi. fakat güzel yaşıyorduk. yaşıyorduk.

9/
yaşamak
bence
hiçbir şeye benzemezdi
ufka bakarken dalıp
gözlerimiz buğulanmasa

ve konuşacak anılarımız olmasa

söz dönüp dolaşıp anılara geliyor
halbuki yaşamak

gidenin arkasından
kalanın kalbindeki uçurtmanın ipi kopuyor
sonra
açık kapı
kıvrıla kıvrıla uzayan yol

araya kendi şiirlerimizi serpiştirmekten özenle kaçınarak. kendi şiirimizden bahsetmemiz ayıp olurdu. bu devrin bilmediği bir alçakgönüllülük içindeydik. mahcuptuk. masada birisi bizim şiirmizden bahsedecek olsa, yüzümüz kızarırdı, konuyu değiştirirdik. belki çok güzel bir dize yazınca birbirimizle paylaşırdık sadece. şimdilerde herkes kendi şiirlerini gösteri içinde ortaya saçıyor, paylaşımını yapıyor; şimdilerde herkes sadece kendisinden bahsediyor.

10/
herkes öyle uzak ki birbirinden
gurbet bu olmalı

ne zaman dönüp arkamıza baktık
o zaman bir anımız oldu
uzaklaşmaya kendimizden başlayıp
unutmanın yastığına koyduk başımızı
gurbet bu olmalı

konuşanı dinliyormuş gibi yapanlar da aslında tek bir kelimesini bile dinlemeyip konuşma sırasının ona gelmesini bile beklemeyip kendinden bahsediyor. böyle bir kör döğüşü halinde sohbetler. oysa insan belki de biraz demedikleriyle var. hatta çokça da demedikleriyle, dinledikleriyle.

sonra araya yıllar girdi, zamanlar girdi, hayat girdi. bir şey oldu, birbirimize darıldık; tam olarak darıldığımızı da hatırlamıyorum ama, niye ve ne olduğunu da. ama işte büyüyorduk. ben okulu bıraktım, çalışma hayatına atıldım. üç şiir kitabı yayımladım. istanbul’u terk edip terk edip geri döndüm. enver, cumhuriyet’ten emekli oldu, izmir’e gitti. hep yazdık, iyi ki de yazmaktan vazgeçmedik. her şey bitti sonra, şiir vardı. istiklal de, ölüm de. ve enver’in yeşil parkası bende kaldı.

56/

içe içe konuştuk

konuşmasa mıydık

soluk renklerimiz nefes aldı
aralık denizlerimiz yatıştı
göğümüz genişledi

bunun bir adı var mı

artık var
gidene kadar

*: gidene kadar, enver topaloğlu, mühür kitaplığı, kasım 2019

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ