Şiir ve Sezgi

Koray Feyiz

Şiir söz konusu olduğunda, aklın ruhsal bilinçaltında, ruhun güçlerinin tek kökeninde, kavramlar ve soyut fikirler aracılığıyla, bilgi edinme eğiliminin dışında, var olduğunu kabul etmeliyiz. Ön-kavrayışa dayalı veya kavramsal olmayan ve yine de belirli bir entelektüel harekete geçirme durumunda olan bir şey:

Bu nedenle, daha önceki bir yazımda bahsettiğim ‘etkilenen model’ gibi sadece kavrama giden bir yol değil, ancak başka bir tür mikrop olan ruhsal bilinçdışının gecesinde sarılmış olsa da, halihazırda entelektüel bir tarz ya da tam olarak belirlenmiş bir eylem olan bir kavrama yönelme eğiliminde değildir. [1]

Başka bir deyişle, böyle bir şey fiilen bilgidir, ancak kavramsal olmayan bilgidir. Öyleyse tartışmak istediğim sorun, şimdi şiirsel etkinlikte yer alan bu tür bilgilerle ilgileniyor.

Açıkçası, bu noktada düşündüğümüz şey, insan deneyimi ve kültürü ne olursa olsun, sanat ve şiir tarafından önceden varsayılan ve onlara entegre edilecek ve dönüştürülecek harici malzemeler sağlayan önceki yaratıcı erdemlerin ateşiyle (=teorik) bilgi değildir. Düşündüğümüz şey, şiirin özü olan içkin bilgi türüdür.

Burada ilk işaret tabelamız, sanırım – daha önce işaret ettiğim, ruhun özgür yaratıcılığı kavramı-. Zanaatkârda, tinin yaratıcılığı, olduğu gibi, belirli bir ihtiyacı karşılayan belirli bir amaca bağlıdır veya bağlı değildir. Şairde bu özgür yaratıcılıktır, çünkü yalnızca aşkın bir güzellik olan ve sonsuz sayıda olası gerçekleştirmeler ve olası seçimler içeren güzellikle uğraşma eğilimindedir. Şair bu bakımdan bir tanrı gibidir ve şiirin ilk temellerini keşfetmek için ilk şaire bakmaktan daha iyi yapmamız gereken bir şey yoktur.

Tanrı’nın yaratıcı fikri, yaratıcı olduğu gerçeğinden hareketle, henüz var olmadıkları için şeylerden hiçbir şey almaz. Hiçbir şekilde yaratılabilir nesnesi tarafından oluşturulmaz, yalnızca ve saf biçimde biçimlendiricidir ve yapılan şeylerde ifade edilecek veya oluşturulacak olan, aşkın özü, ona eksik benzerlikler ve yaratılmış katılımlar olan eserler tarafından dağınık veya parçalanmış bir şekilde esrarengiz olarak ifade edilen yaratıcının kendisinden başka bir şey değildir.

Tanrı’nın aklı, kendi özünden başka hiçbir şey tarafından belirlenir veya belirlenmez. Zamanla var olan ve zamanla başlamış olan ama sonsuza kadar özgür yaratma eyleminde olduğu eserlerini, o’nun özü ve varlığı olan bir akıl eyleminde kendini bilerek oluşur.

Şiirin yüce benzetmesi budur. Şiir, ruhun özgür yaratıcılığıyla ilgilidir ve böylece, nesneler tarafından oluşturulmayan, kendi özü ile biçimlendirici olan bir entelektüel eylemi imâ eder. Şairin zavallı bir tanrı olduğu çok açık. Kendini bilmiyor ve yaratıcı kavrayışı sefil bir şekilde dış dünyaya, zaten insanlar tarafından yapılmış sonsuz biçim ve güzellik yığınına ve nesillerin öğrendiği şey yığınlarına ve hemcinsleri tarafından kullanılan işaretlerin koduna bağlıdır. Yine de, her şeye rağmen, hem tüm bu yabancı unsurları kendi amacına boyun eğmeye hem de yaratılışında kendi özünü ortaya çıkarmaya mahkûmdur.

Bir şiirin kuramsal sorunları üzerinde düşünmekle şiir yazmak eylemini birlikte sürdürmeyi yeğleyen Hilmi Yavuz’un [2] “mühür” adlı şiiri, yukarıda söylediklerime uygun düşen bir şiirdir. Okuyalım:

“uzun etme artık, şiirinden çık
acı ve düzyazıyla lânetlenmiş
olmadan önceki günlerine dön
                        hilmi yavuz

sevdalar ki onları ele vermeden
daha iyi nasıl anlatılabilir
                         ve neden

bir düşün hangi şiirin içinden
onu yazmadan daha
geçen bir turna görülmüştür?

sevda sözleri! siz şimdi benim 
                        hangi tür

hüzünlere ne ad verdiğimi
nerden bileceksiniz?
tedirgin ve kömür
olmuş sesler duyarsınız ama
bu birşeyi anlatmaz ki!

şiir, hilmi yavuz, mühür
                        lenir ve gömülür!” [s:32]

Bu noktada, yukarıdaki örnekte; şairin öznelliğinin şiir için ne kadar gerekli olduğunu görüyoruz. Duygusal okuyucunun kendi ucuz özlemlerini fark ettiği ve nesiller boyu pek çok şarkının bizi çaresizce beslediği yüzeysel duyguların tükenmez akışını kastetmiyorum. En derin ontolojik anlamıyla öznelliği kastediyorum, yani insan kişiliğinin esaslı bütünlüğü, kendi başına bir evren, ruhun maneviyatının kendi içkin eylemleri aracılığıyla kendisini kapsayabilecek hâle getirdiği ve her şeyin merkezinde nesne olarak bildiği özneler, yalnızca kendisini özne olarak kavrar.

Tanrısal yaratılışın Tanrı’nın kendi özü hakkında sahip olduğu bilgiyi önceden varsaydığı şeye benzer bir şekilde, şairin yaratma amacıyla kendi öznelliğinin şair tarafından kavranması, birincil gereklilik olarak şiirsel yaratılışı varsayar.

Şairin amacı kendini tanımamaktır. O bir öğretmen değildir. Çünkü boşluk yoluyla, benliğin varlığının sezgisel deneyimini saf ve tam gerçekliğiyle elde etmek, doğal mistisizmin özel amacıdır. Şiirin amacı değildir.

Şairin temel ihtiyacı yaratmaktır; ama bunu, kendi öznelliğinin ne kadar muğlak olursa olsun bilme kapısından geçmeden yapamaz. Zira şiir, her şeyden önce, özü itibarıyla yaratıcı olan ve nesneler tarafından biçimlendirilmek yerine, bir şeyi var eden bir entelektüel edim anlamına gelir: Ve böylesi bir düşünsel eylem, eserin kendisi değilse bile, eserin üretilmesinde muhtemelen ifade edilebilir.

Demek ki resim, heykel, müzik veya şiir eserleri, şiir kaynaklarına yaklaştıkça daha çok ortaya çıkıyorlar. Ama insanın özü kendisine belirsizdir. Kendisinden ortaya çıkan ve aşağı yukarı yansıtıcı bilinçle elde edilen, sadece muammayı artıran ve onu benliğinin özünden daha cahil bırakan geçici fenomenlerin akışkan çokluğu dışında, ruhunu bilmez.

İnsan, kendi öznelliğini bilmiyor. Ya da, eğer biliyorsa, onu bir tür elverişli ve kuşatan bir gece olarak hissederek biçimsizdir. Sanırım, gözleri kapalı olmadıkça hiçbir insanın kendi kimliğini doğru hissedemeyeceğini düşünüyoruz; sanki karanlık gerçekten de özlerimizin uygun unsuruymuş gibi gözlemlediğimizde bunun farkında oluyoruz. Öznellik olarak öznellik kavranamaz; ve bu bilinmeyen bir uçurumdur. O hâlde şaire nasıl açıklanabilir?

Şair, kendi özünün ışığında kendisini tanımaz. İnsan, kendisini yalnızca, şeyler dünyasına dair bilgisinin bir yansıması ile algıladığından ve kendisini evrenle doldurmazsa kendi içinde boş kaldığından, şair kendisini yalnızca şeylerin kendisinde ve onda yankılanması koşuluyla bilir ve tek bir uyanışta, onlar, kısası şeyler, o uykudan bir araya gelirler.

Başka bir deyişle, şairin kendi öznelliğini belirsiz bir şekilde bilmesi olan şiirin birincil gerekliliği, başka bir gereksinimle, şair tarafından dışsallığın nesnel gerçekliğinin kavranmasıdır ve iç dünya: Kavramlar ve kavramsal bilgi aracılığıyla değil, bir anda duygulanımsal birlik yoluyla bilgi olarak tanımlanabilir.

Şairin durumunun şaşkınlıkları bu yüzdendir. Şeylerde kekeleyen şifreleri ve sırları duyarsa, gerçek varoluşun özünde yer alan gerçekleri, yazışmaları, şifreli yazıları algılarsa, gökte ve yeryüzünde olan şeyleri bizim hayal ettiğimizden daha fazla yakalarsa tüm bunları bilme sözcüğünün sıradan anlamıyla bilerek değil, tutkusunun belirsiz girintilerine alarak yapar. Onun sezgisi, yaratıcı sezgisi, kendi benliğinin ve bir bilgideki şeylerin birlik yoluyla ya da ruhsal bilinçdışında doğan ve yalnızca eserde güçlenen doğuştanlık yoluyla belirsiz bir şekilde kavranmasıdır.

Şiir, örneğin; sürrealistlerin inandığı gibi, insanın her şeye gücünün yetmesi, ancak hem şairin benliği hem de evrendeki kaçınılmaz sezginin küçük ve berrak bir bulutunda bulunan ve şairin unutulmaz bireyselliğinde patlayan, ancak anlamları ve yankılanma kapasitesi sonsuz olan belirli bir gerçeklik parıltısıdır.

Şimdi, modern sanatta ve şiirde dönüşümün ilerlemesi yoluyla geliştirilen ve şairlerin bir eserin değerinin, şairin kendisinin dokunaklı temasıyla orantılıdır şeklindeki ifadelerine neden olan öz farkındalığın farkında olmanın ise, kader olduğu anlaşılacaktır.

Söz konusu sürecin nasıl ve neden gerçekleştiğini felsefî açıdan algılamaya başladık! Böylece, zihnin kavram öncesi yaşamındaki iç işleyişine yönelik doğrudan yaptığım bu araştırmanın, şiirsel sezginin ve şiirsel bilginin hem insanın ruhsal doğasının temel oluşumlarından biri, hem de hayal gücü ve duygularla dolu ruhun yaratıcılığının birincil gerekliliği olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz. 

DİP NOTLAR:
[1] Michel Onfray, “Bir Putun Alacakaranlığı”, Sel Y., çev: Menekşe Tokyay, 1. Baskı, Ocak 2011, s: 427, İstanbul. 

[2] Hilmi Yavuz, “Yaz Şiirleri”, Cem Y., 2.Baskı, Ocak 1984, s: 70, İstanbul.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ