Taş Bina’nın Bize Söyledikleri…

            Zahide Koçyiğit

Taş Bina, Aslı Erdoğan’ın Taş Bina ve Diğerleri adlı kitabının son öyküsü. Ne kadar öykü olarak sınıflandırılmışsa da türler arası olma özelliği daha baskın. Hatta onu ayrıcalıklı bir yere taşıyan özelliklerinden biri bu. Boyutuyla değerlendirirsek bu metne bir novella demek hiç de yersiz olmaz. Yazarın öyküdeki dili kullanma biçimi ise şiirle yakın akraba. İşte bu da metni özel kılan bir başka yanı. Üstelik öyle ki hem imgeler hem biçem ile öyküye hakim kılınan iklim okuru ya taş binaya koyuyor ya da taş binayı okurun içine…

            Taş bina, metin boyunca bundan başka şekilde adlandırılmamış olsa da, bir cezaevi ya da karakol belli ki. Zaten yazar bu kitapla ilgili bir röportajında da şöyle teyit ediyor bunu: O an aklımdaki bina esasında Beyoğlu Polis Karakolu idi fakat yazdıkça yazdıkça, taş bina başka formlara da büründü.Yine aynı röportajda, bu öyküde incelikten uzak doğrudan kaba şiddetle yüzleşmek istediğini de belirtiyor. Nitekim olan da bu metinde… Dolaylı yollarla işkence, çığlıklar, tecrit ve en çok ele verme/verilme izleklerimiz oluyor okurken.  Öyküdeki şu yineleme ise, ara ara karşımıza çıkan bir gerilim unsuru: Gün doğmadan üç kez ele vereceksin beni.

            Öykünün kendine ait dünyası, karanlığa doygun bir gece.  Taş bina; anlatılanların merkezine konuşlandırılmış, insanın kara kutusunu Pandora’nın kutusuna çeviren, devasa bir yalnızlıkla yükselmiş şiddet metaforu. İçinde gece gündüz bir ışık yanıyor, öyle ki bu “ışığın altında her şey, herkes kendi gölgesine eşitlenir.” Taş binaya girip de çıkamayanlar var, çıkanlar ise artık girdikleri gibi değiller. Bulunduğu sokakta bir kahve, kahvenin önünde yaz kış bir adam var: A. Öykünün ana karakteri…Bir meczup, taş binadan çıktığını bildiğimiz, binanın sokağından ayrılmadan kahvenin önündeki kaldırımı mesken tutan bir deli… Gözlerini yerden ayırmadan konuşur durur. Ancak dinleyecek kimsesi yoktur. Bu yüzden ölülerle konuşmayı öğrenmiştir; kuşlarla, rüzgarlarla… Yaraların ve yalnızlığın dilidir onun dili, kimsenin duymak istemediği bir dil… Yazar onu birkaç kez şöyle anlatıyor: Onun varlığı insan üzerine uzun bir şiirdir. A., bir izden bile esirgenendir. Ne de olsa “ Ucuza mal etmezler, bir karış alın yazısını bile ucuza mal etmezler adama.”

            Ara sıra binanın avlusunda çocuklar görünür, taş binanın çocukları… Kara kuru, kıyasıya dövülmüş, nesiller boyu işlenen suçları devralmış çocuklar… Öyküde bu çocukların yaralı, perişan, birbirlerine tutunarak yürümeye çalışırken avluda birdenbire şarkı söylemeye başladıkları bir an var ki okurun yüreğine sirayet ederek edimlerinin gücünü oraya bırakıyor. “…bütün çaresizliği ve görkemiyle İnsan’ın ezgisi..”dir bu. Birinin bıraktığı yerden öbürü sürdürür söylemeyi. “…mutluluğa, umuda hiç benzemeyen bir yaşama sevinciyle, nesnesi belirsiz bir sevme gücüyle dolu” sesleri an be an yükselir. Ta ki koridorların karanlığında yitene dek. Binadakiler, yan hücrelerden gelen çığlıkları, inlemeleri duyarak sıranın kendilerine gelmesini beklerler. Sıraları gelince duydukları aynı cümledir: Hazır mısın uçmaya? Öyküde tıpkı taş bina gibi bu cümlede metafor olarak sabitlenmiş ve çağrışımlarla dolu olarak seriliyor önümüze. Uçmak, işkenceye alınmak ya da uçmak, beşinci kattan atlamaya zorlanmak…

            Öyküde A.’yı gözlemleyen bir yazar kadın var. Hatta bir de hücrede bekleyen yazar kadın. Bu iki kadın sık sık iç içe geçmiş görünüyor ve aynı kişi diye düşünmek istiyor okur. Ancak bu ikisinin ayrımı net olarak verilmemiş öyküde. Çünkü hikaye boyunca sık sık anlatıcı değişiyor, benzer cümleler yineleniyor ve adeta bu karmaşa taş binanın kaotik yapısını önemle pekiştiriyor. Taş bina mağdurlarının ruh halinin travmatik boyutunu yansıtan bir üslup seçimi de olabilir bu. Avludaki çocukların şarkısı gibi, A.’ın geceleyin vitrinlerde kendine yer açması gibi, yazar kadının hücrede sığınabileceği en ufak bir benliği kalmayınca saçlarını örmeye başlaması gibi incelikle yerleştirilen anlar ise derin dehlizler açıyor metnin içine girebilmek için.

            Melek de dikkat çekici bir karakter ve dahi imge olmuş öyküde. Öyle anlatılıyor ki hem semavi anlamda bir melek hem de bir insan olarak canlanıyor zihnimizde. Taş binaya oradakilere yardım için gelmiş ve onlarda tükenmiş Melek. Kanatları askıda kırılmış, bedeninde darp izleri… Ve haber kulaktan kulağa yayılıyor: Meleği öldürmüşler. Beşinci kata alıp orada… Melek’in ölümü sanki umudun da yitimi; insana dair o iyicil umudun… Çünkü insan yüceltildiği gibi eşref-i mahlukat değil; sadece insan, yalın öfke, süreğen acı, ilkel varoluşa bir gösterişli bir in… İçinde durmadan aydınlıkla karanlığın yenişme sancısını duyuran bir in… Tıpkı masaldaki gibi hangisi kazanacak diye sormaya lüzum var mı; hangisini beslersek… İşte tam burada öykü bize diyor ki “Bırak o putlaştırdığın insanı, güzellemelerini… Gör, insanın umudu da gücü de  birbirinden besleniyor!”  Yani Melek ölüyor ama direnme, dayanışma insanda insanla yaşıyor…

            Öykü gerek genel atmosferi gerekse karakterleri açısından oldukça metaforik. Bitmeyen gecesi içinde akıyor. Taş bina başta şiddeti olmak üzere çürümenin pek çok boyutunu da simgeliyor.  En yüce olan ile en alçak olan yan yana getirilerek sağlam bir iç çatışma üzerine kurulmuş çatısı. Her şey bu en kabasından şiddet, işkence bile basitleştirilmeden, gözümüze sokulmadan aktarılmış. Özenle bırakılmış boşluklar, belirsizlikler okurun birikimini de kendine dahil ederek zenginleşiyor. Nerdeyse hiçbir şey öykü boyunca net ve kesin olarak aktarılmıyor. Adeta olan biteni kara bir tül ardından izliyoruz ve hüzün ile huşu karışımı bir ruh hali ile bazı cümleleri tekrar tekrar tatma gereği duyuyoruz. Çünkü okur olarak hem içimizdeki hem dışımızdaki taş bina ile ayrı ayrı yüzleşmek durumunda kalıyoruz. Onca işkencenin dolaylı aktarımıyla göz göze iken okur, ne işkence edeni anlatıyor yazar ne de işkenceyi. Hiçbir zaman ajite olmuyor bu hassas tema. Sık sık silkeliyor bizi ele veren ve verilen üzerinden. Çünkü ikisi de biziz; ele verenin biricik, korkunç zaferini kazanmış, sonuna dek yenilmiş yanı da, ele verilenin direncin son mumunu yakıp şafağa doğru uzatışı da bize ait.

            Bireyden yola çıkıp topluma, oradan da evrensel anlamda “insan” a; onun diline, sesine ulaşmayı başarıyor Aslı Erdoğan bu öyküde. İnsanlık acılarını trajik tonlara taşımadan ancak içe işleyen incelikli yanını da elden bırakmadan anlatıyor. Dediği gibi “Biz hepimiz, bütün insanlar aynı uçurumdan çıkıp gelmedik mi? (… ) Yoksa, insan dediğin nedir ki! Yersiz bir kahkaha işte.

  • İtalik yazılan cümleler söz konusu öyküden alınmıştır.
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ