Ayşe Yazar, Dilge Güney İle Nöbetçi Oyun Arkadaşı Üzerine konuştu

“Mavi Yıldız”adlı kitabıyla “2018 Gülten Dayıoğlu Vakfı İlk Gençlik Romanı Ödülü”nü alan, çocuk edebiyatının sevilen yazarı Dilge Güney bu kez akran zorbalığını ele aldığı bir kitapla okurlarıyla  buluştu. Dilge Güney ile Nöbetçi Oyun Arkadaşı ve çocukların dünyası üzerine konuştuk.

1.Annemin Çocukluğu Nerede kitabınızda baskın renk kırmızı idi, Nöbetçi Oyun Arkadaşı’nda maviyi tercih etmişsiniz. Mavi huzur veren bir renk olarak bilinir aslında. Kitaptaki karakterler huzursuz olduklarında mavileşiyor. Neden maviyi seçtiniz?

D.G.:Aslında haklısınız; psikologlar kırmızı, turuncu, sarı gibi sıcak renklerin uyarıcı etki yarattığını, mavi, mor gibi soğuk renklerin ise insanları yatıştırıp rahatlattığını söylüyor. Annemin Çocukluğu Nerede? kitaplaşmadan önce çizeri Berna Erözkan Akan bize kırmızı ve siyahın hakim olduğu örneklerle gelmişti ve biz maceracı, tuttuğunu koparan, savaşçı Ze karakterine kırmızıyı çok yakıştırmıştık. Ama Nöbetçi Oyun Arkadaşı’nda süreç farklı ilerledi. Renkler kültürlere göre değişik anlamlar içeriyor. Mavinin genel olarak sonsuzluğu; “blues” kelimesinden yola çıkarsak hüznü, İskandinav ve Japon kültürüne bakarsanız nahifliği, saflığı ve deneyimsizliği sembolize ettiğini görebiliriz. Bu açılardan mavi, İdil’in durumuyla örtüşüyor. Fakat bana göre çocukluk evreninde renkler net sınırlarla çizilmez. Deniz mavi görünür, ama avucuna aldığında bir de bakarsın rengi uçup gitmiş. Gökyüzü de gün içinde rengini değiştirebilir. Ağaçlar mevsimine göre yeşilden, sarıya, kırmızıya, pembeye dönebilir. İdil’in düş evreninde insanlar da renk değiştirebiliyor. O, bunu özel yeteneği olarak görüyor; duruma göre bu imge fantastik bir unsur gibi de algılanabilir. Aslında sadece yalnızlık çeken insanları kolayca tanıyabiliyor, o bulutlu yüz ifadesinden belki de. Çocukluğumda, büyüklerin ellerini göğe açıp dua ettiklerini gördüğüm için mi yoksa arkaik bilincimin Gök Tanrı göndermesi mi bilmem, tanrının gökyüzünün kendisi olduğunu düşünürdüm. Pencereden bakar, onunla sohbet ederdim. Orada tek başına sıkıldığını düşünüyordum galiba. Büyüdüğümde de bu fikir peşimi bırakmamış olacak, bir gün sahilde yürürken İdil’in sesini işittim, pat diye kafamın içinde konuşmaya başladı. Öğle saatleriydi, göğün en parlak olduğu zaman. Yalnız başına oturan birini gördüm. Gökyüzü üstüne vurmuştu, sanki hafifçe mavileşmişti. Sonra yalnız oturan bir başkası ve bir başkası daha. O kadar fazla yalnız insan vardı ki…Hepsi de maviydi. Meg Rosoff, Her İhtimale Karşı adlı romanında hayalle gerçek arasındaki ince çizginin titrediğinden söz eder. Benim yalnızlık çeken insanların mavi görünmesiyle ilgili olarak hissettiğim de tam olarak bu. Nöbetçi Oyun Arkadaşı’nın ortaya çıkışı doğrudan mavi rengin beni içine çekmesiyle ilgili kısacası. Hikaye kendi rengiyle birlikte geldi.

2.İdil, gece uyumadan önce annesini yanına çağırıp birlikte uyumak istediği zaman aralarında geçen diyaloğa baktığımızda pek çok çocuğun sevilmesine rağmen ailede ve okulda iletişimsizlik yaşadığını görüyoruz. Buradan yola çıkarsak kitabınızı kimler okumalı? Çocuk edebiyatının bu iletişimsizlikteki rolü ne olmalı?

D.G:Nöbetçi Oyun Arkadaşı’nı kızına okuyan bir babadan, çocuğunun mavi hissettiğini itiraf etmesiyle onun okulda akran zorbalığına uğradığını öğrendikleri haberini aldım. Bu gelişme benim için bir yanıyla sevindirici çünkü özellikle bu yaş grubuna yazarken çocuğun yaşadıklarını somutlaştırmasını, duygularını tanımlamasını hedeflerim. Böylelikle yetişkinle çocuk arasında diyalog kurulur ve sorunun çözümü için adım atılması mümkün olabilir. Bu açıdan Nöbetçi Oyun Arkadaşı’nı yedi yaş üzeri çocukların ve çocuklarla iletişim kuran tüm yetişkinlerin okumasını ya da dinlemesini diliyorum. Ülkemizde sesli okumanın önemi yeni yeni kavranıyor. Okul öncesinde düzenli olarak okuyan ebeveyn bile okuma öğrenen çocuğuna kitap okumayı bırakıyor. Oysa çocuk sekizinci sınıfa kadar teknik olarak okumak için çabalıyor, edebi haz almak için desteğe ihtiyaç duyabiliyor ve tabii ebeveynlere, öğretmenlere çok iş düşüyor. Üstelik, birlikte yapılan bu okumalar çocuk ile yetişkin arasındaki ilişkiyi de geliştiriyor ve söz ettiğim gibi birbirlerine açılmalarını da sağlayabiliyor.

3.Bilge Karasu’nun  Gece adlı eserinde kitabın anlatıcısının ağzından şu dipnotu okuruz: “Benim dilim çiçek dermek üzere eğilip kalkan bir gövdenin yumuşaklığına, dalgalanışına ulaşmalı.” Ağır politik mevzuların işlendiği bir kitapta böylesi bir isteğin dile getirilmesi ile sizin kitabınızda akran zorbalığı gibi işlenmesi güç bir konuda mizahı metne dâhil etmeniz arasında bir benzerlik buldum. Bununla ilgili neler söylemek istersiniz?

D.G.:Yetişkin kitaplarında ve çocuk kitaplarında yaklaşım farkları görülecektir. Ancak çocuk edebiyatında bu tip konuları işlerken, özellikle de ilkokul 1 ve 2. sınıf öğrencisi çocukların okuma önceliği olan kitaplarda, olayları doğrudan çocuğu inciten yönleriyle ele aldığımızda çocuk okur için yorucu bir metne dönüşme olasılığı yüksek. Oysa biz çocuğa okuma alışkanlığı kazandırmayı hedefliyoruz; okurun hoşça vakit geçirmesini sağlamak istiyoruz. Bu nedenle aralara mizahi unsurlar serpiştirerek olayın her iki tarafı, yani zorbalık yapan ve zorbalığa uğrayan taraflar için okumayı kolaylaştırmayı hedefliyorum. Mizah iyileştirici gücüyle yaralarımızı sarar, önyargılarımızı yıkmamıza yardım eder, hatalı tutumları bile düzeltebilir. Zorbalık yapan çocuk da bir başkasının, belki de bir yetişkinin zorbalığına maruz kalmış, incinmiş bir çocuktur; o yüzden o çocuğun durumunu da gözetmek, hikâyeyi yumuşatmak için mizahi unsurlara başvurdum.

4. Kitapta İdil’in korkularına değinmişsiniz. Kitabı okuyan çocuk buna benzer korkular yaşamıyorsa kitabı okuyunca korkmaz mı? Kitabı yazarken, meraklı ebeveyn engeline takılır diye endişeniz olmadı mı?

D.G.:Açıkçası bir kurgu yaparken ya da yazarken ebeveynlerin ne düşüneceğini dikkate almıyorum. Hatta memnun etmek şöyle dursun, benim kitaplarımda sıklıkla yetişkin eleştirisiyle karşılaşmak mümkün. Kendimi de dahil ederek söylüyorum, çocuklara karşı sergilediğimiz tutumlar ve onları anlama konusunda toplum olarak gerideyiz. Beni ilgilendiren çocukluk gerçekliği; yetişkinleri memnun etmeye çabalarsanız hem herkesin değer yargıları farklı olduğundan sonuca ulaşmazsınız hem de kastettiğiniz ebeveynleri memnun etmeye çabalarsanız çocuklar memnun olmaz. Yazdıklarımdan hoşnut olmayanlar vardır belki ama ebeveynlerden olumsuz geri dönüş almadım şimdilik; aksine teşekkür ettiler, oturup kendilerini sorguladıklarını anlatan mesajlar, mektuplar gönderdiler.  Anneler de kendilerini çocukların gözünden görünce, davranışlarına az çok çeki düzen vermeye çabalıyor; evlatları en kıymetlileri ne de olsa. Korkuların işlenmesi konusuna gelince, çocuklara her şeyin anlatabileceğini savunuyoruz. Korkuların da. Yeter ki bu çalışmalar çocuğun yaşına ve gelişim düzeyine uygun biçimde, konusuna hâkim kişiler, bu konuyu değerlendirebilecek bir yayınevi kadrosu tarafından yapılsın; ihtiyaç halinde psikolojik danışmanlardan görüş alınsın. Üstelik korku yaşam boyu varlığını hissettiren bir duygu. Sonsuza dek çocuklarımızı kavanozumuzda saklayamayız; onları okulda arkadaşlarından duyacağı korkunç hikâyelere, İnternette karşılaşacağı ya da bilgisayar oyunlarında tanışacağı korku unsurlarına hazırlamak gerek. Çocukları ne zaman nereden çıkacağı belli olmayan bu duyguya hazırlamanın yollarından biri de nitelikli çocuk edebiyatı.

5.İdil resim yarışmasında birinci oluyor, öğretmeni bunu sınıfta açıklıyor ama çocuklar İdil’i alkışlamıyor. İdil daha evvel belki daha ağır davranışlara maruz kalmasına karşın çözülmesi neden burada oluyor? İdil’in hayata geçirdiği projesinin ardından Sedef’in okuldan ayrılması üzerine İdil’in içinde bulunduğu duygudaki dokunuşunuz üzerine konuşmak isterim. Küçük okurlarda nasıl bir etki hayal ettiniz?

D.G.:Nöbetçi Oyun Arkadaşı’nı yazarken kendi çocukluk deneyimlerim; çevremdeki çocuklardan, annelerden ve öğretmenlerden dinlediklerim etkili oldu. Gözlemlediğim kadarıyla sınıf ortamında akran zorbalığı ve etkileri, zaman zaman yükselebiliyor. Özellikle de sınıfta sözünü geçiren çocuklar, onları tetikleyen ya da inciten bir şey olduğunda, acısını zayıf gördüğü başka bir çocuğu ezerek çıkarma eğilimi gösterebiliyor. Hikâyemizde de İdil artık bu durumla baş edemez, çıkış yolu bulamaz olmuş. Çabalamış, bildiği tüm yolları, annesinin önerilerini bile denemiş; ama işe yaramamış. Böyle durumlarda okuldaki rehber öğretmenin desteği etkili olabilir; oysa ilk öğretmeni de doğru yöntemleri kullanmadığı için çözüm bulamamış. Anne baba da iletişime yeterince açık değil ki onlara da tam olarak açılamıyor. Çocuk böyle bir durumda sorunuyla baş başa kalıyor. Sonunda okula yeni rehber öğretmen geliyor da, işler yoluna girmeye başlıyor. Tabii İdil’in bu konudaki çabası da önemli.  Burada sizin de dikkatinizi çeken, Sedef okuldan ayrılıp da İdil’e zorbalık yapan Oya yalnız kaldığında yaşanan ikilem. Kalbimizi kıran birine karşı affedici olmak zorunda mıyız? Kesinlikle değiliz, en azından yaralarımız iyileşmeden…  Öğretmeni de İdil’i “Siz arkadaşsınız, o da yalnız kaldı, oyuna çağır,” diye zorlamıyor, başka bir çare öngörüyor. Rehber öğretmen ile İdil arasında geçen bu diyalog aslında çocuğa kendisine saygı duymayan birine, bu kim olursa olsun, kucak açmak zorunda olmadığını fısıldıyor. Bir yetişkin okurum, “Bütün çocukluğum boyunca bunu duymayı beklemişim galiba.” demişti. Bazen çeşitli nedenlerle, böyle cümleleri kurmaya cesaret edemiyor yetişkinler. Oysa Oya kalp kırarsa yalnız kalabileceğini, İdil de onu inciten birine şefkat göstermeye mecbur olmadığını bilmeli. Özellikle toplumumuzda kız çocuklarının bu farkındalığa sahip olmasını, uzun vadede kuracakları ilişkiler bakımından çok önemsiyorum.

6.Sedef ile Oya yakın arkadaşlar, zaman zaman İdil’i aralarına almayıp fısıldaşıyorlar. Siz de çocuk edebiyatına bunca emek vermiş biri olarak çocukların yakın arkadaşı sayılırsınız. Kitaplarınız vasıtasıyla ulaştığınız çocukların hepsi adına size “Fısıldaşalım mı?” desem onlara neler söylersiniz?

Çok teşekkür ederim, gerçekten dünyayı onların gözünden görmek için çok çaba sarf ediyorum. Ama çocukların seviyesine çıkmak kolay değil. Aslında yazdıklarımla, çocuklara haklarını fısıldamaya çalışıyorum. Savaş mağduru çocukların, çocuk işçilerin, istismara maruz kalan, suça sürüklenen çocukların var olduğu bir dünyada anlatsam ne olur diye düşünmeden de edemiyorum ama yine de sahip oldukları hakları bilmelerini önemsiyorum. Toplumumuz genel olarak, yetişkini haklı görmeye, çocuğu ezmeye meyilli. Bir çocuk ağlıyorsa “Üzme anneni!” diye uyarılır; anne uyarılmaz ya da çocuğa neden ağladığı sorulmaz. Oysa önce bu dünyanın kurallarını, kendi duygularını, toplumsal ilişkileri kavramaya çalışan çocuğun durumunu gözetmek gerekir. Bu anlamda haklarını bilen bir çocuğun da duruma göre, kendisini koruyacak bazı yöntemler geliştirme ihtimali olabilir. Yeni nesilden bu anlamda çok ümitliyim; belki de bizim çocuklar için kuramadığımız barışçıl, adil ve özgür düzeni onlar kendi çocukları için kurabilirler.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ