Edebiyatçılardan Taciz Olayıyla İlgili Görüşler…

  • 17 Aralık 2020
  • 497 kez görüntülendi.

Özge Doğar: Korkak sistem kendini devam ettirmek için bastırır, aşağılar hor görür… Bastıramadığına sinirlenir,  yandaş arar. Kadınlar susmuyorlar artık, güçlerini yine kendilerinden alıp yurt biliyorlar birbirlerini.

Öfkelerini tutamıyor bastıramıyorlar, bazen çocuklarının gözünde küçük düşmek istemedikleri için bazen bu devran böyle dönmesin dedikleri için ve yüzyıllara meydan okumaları başlıyor böylece. Her ne sebep olursa olsun her bastırılan duygu açığa çıkacak yeri ve zamanı bekler. Birden bire olur bu. ‘Neden şimdi’nin ötesinde bir zamansızlıktır, tarihten alır öfkesi. Edebiyat dünyası da, toplumdan, tarihten ya da en düzünden sokaktan farklı bir alan mıydı ki bu kadar şaşırıldı.  Küfürlerle her dakika aşağılanmıyor mu kadınlar ve söze geldiğinde kutsallaştırılan analar… Kadınların, evlerinden çıkıp çalışıyor olmaları bile edep yoksunluğuyla nitelendirilirken iş hayatında uğradıkları taciz ve tecavüzler yok sayılmıyor. İtibar mı aranıyor, bu zamana kadar kadın emeğini yok sayan sisteme bakın. Otobüste, dolmuşta, sokakta, evde, işte… Bakışla, duruşla, sözle, elle, bedenle, erkeklikle aşağılanan itibarsızlaşan kimlerin ruhu?

Bunları konuşmaya gerek görmediğimiz, insanın insana can olduğu yıllar, diliyorum.

Gülce Başer: Taciz söz konusu olduğunda tartışacak bir şey yok. Yargı öyle böyle devreye giriyor ve olay araştırılacak. O sırada mağdur olan kadın tarafını utandırmaya, suçlamaya çalışanlar olabilir. Elbette, kadınların yanında olacağım. Sanıyorum kadınlar arasında bu konuda da bir anlaşmazlık yok. Kimlerin ne kadar ileri gidebileceğini ve toplum olarak dekadansımızın sınırlarını göreceğiz. Tarihten de bilirsiniz, böyle davalarda toplum, kadın tarafı sindirmek için elinden geleni yapar. Bakalım bir gelişmemiz olmuş mu? Göreceğiz.

Özellikle en çok konuşulan olayda, olayın nakledilme ayrıntıları, özürden saldırıya geçerken değişen beyanatlar ve eril fail gibi sözlüğümüze katılan yeni terimler ışığında herkes gibi benim de akıl sesim bir kanıya vardı. Yine söyleyeyim: Burada yargının devreye girmesi gerekiyor elbette… (yazının tamamı için http://www.aksisanat.com/2020/12/20/kadinlardan-yanayim/)

Selma Erdem: Erkek ise kendi egemenlik alanı olarak gördüğü her yerde kadının bu varoluşuna hükmedebilmek için, kadına iktidarın kimde olduğunu hatırlatmak için “taciz” etmeye başlıyor. En basitinden sözle yapıyor bunu ama beden üzerinden kuruyor asıl tahakkümünü… Çünkü gücünün sağlamasını yapmak istiyor, çünkü iktidarın elinden kayıp gitmesinden korkuyor… Ve aklıyla kuramadığı tahakkümü, canlının en temel biyolojik özelliğinden, üreme sistemi üzerinden kurmaya çalışıyor. Taciz, daha da ötesi tecavüz bu duygunun dışa vurumu bana göre. (yazının tamamı için http://www.aksisanat.com/2020/12/18/taciz/)

Arzu Bahar: Edebiyat dünyası ciddi bir sarsıntı geçiriyor şu sıralar. Büyük şaşkınlıkla takip ettim. Önce alelacele karalanıp servis edilen özür, sonrasında gelen, aslında özür de dilemedim çünkü bir şey yapmadım ki, savunması her şeyi iyice arapsaçına çevirdi. Elbette yalnızca edebiyat çevresinde değil, taciz ve tecavüz hiçbir yerde, hiçbir zaman ve hiçbir canlıya asla ve asla yapılmaması gereken,  kabul görmesi mümkün olmayan çok kötü, çok çirkin bir şey. Tüm benliğimizle karşısındayız.

Bir kadın için tacize / tecavüze uğradığını ifşa etmek, çok zor ve çok ağır bedelleri olan bir seçenek. Söylüyorsa canına tak etmiştir, bu yükü taşımaktan yılmıştır. 

Kadın konuştuğunda, itibarsızlaştırılmak, “kuyruk sallamakla” suçlanmak, yalancılık, prim yapmak istediği, pr çalışması yaptığı,  toplum tarafından hiç düşünmeden, kolayca üzerine bırakılacak suçlamalar ve elbette çok yaralayıcı. Peki ya özel hayatında olanlar? Şimdi tarafsız ve adil olarak düşünelim, bu olayı ifşa ettikten sonra kaç erkek sevdiği kadının yanında durabilir? Kaç erkek elini hiç bırakmadan destek olabilir? Başka bir erkeğin gözünün, elinin değdiği bir kadına kaç erkek kayıtsız şartsız inanabilir?

Kadın söylediği andan itibaren olacakları göze almıştır. İşte bu yüzden kadının beyanı esastır. Çünkü kadının bunu anlatması, ruhunu özgürleştirmek için bile bile cehennem çukuruna atlamasıdır.

Haydar Ergülen’in Pen Türkiye Adına Açıklaması: “Eline, beline, diline” ilkesini en çok benimsemesi, içselleştirmesi ve yaygınlaştırması gereken kimi edebiyat ve kültür adamlarını, kadınlara, kadın edebiyatçılara uyguladıkları taciz nedeniyle kınıyor, aynı zamanda bir tür şiddet biçimi de olan tacizden ötürü yaşattıkları travmalar için özür dilemeye çağırıyoruz. 

Yusuf Alper: Ben şair ve psikiyatrist (hocası da) olduğum için “konuşması gerekenler susuyor” diye uyarıldım ya da üstüme aldım ve “Taciz lanetlemesi” başlığıyla kısa bir metin yazdım. Ama suçlanan kişinin de hakkı-hukuku vardır, durum anlaşılsın sonra aşağılayalım dedim diye karşı çıkıldı. Oysa baştan tacizin lanetlenmesi gereken bir eylem olduğunu yazmıştım. Yine söylüyorum taciz lanetlenmesi gereken aşağılık bir eylemdir. Hukuk çerçevesinde (asla aşiret, sürü dürtüsüyle değil) gereken ceza verilmelidir. (Yazının tamamı için https://www.aksisanat.com/2020/12/17/taciz-uzerine/)

Fergun Özelli: Yaşadığı tacizi, yıllarca içinde bir ur gibi saklayıp zamanla yaşadığı duygusal çöküntüler psikolojik açıdan en uç noktaya geldiğinde (bu bazen on yılları bile alabiliyor,) bir cinnet nöbetiyle itiraf eden kadınlarla dolu bir yer burası. Çünkü onlar böyle durumları daha çok, kendi derin mi derin kuyularına gizliyorlar. (yazının tamamı için https://www.aksisanat.com/2020/12/17/fergun-ozelli-yazdi-amazonlar-bu-topraklarda-bosuna-yasamamis/)

Neslihan Yalman: ‘Eşekarıları’ oyununda bir replik geçmektedir: ‘‘Ben tilkilikten hoşlanmam/ Kurtla da kuzuyla da dost olmam’’. O yönde, fikirlerimi ‘bireysel mesafemi’ koruduğum bir sosyal sorumluluk bağlamında belirttiğimin altını çizmek isterim. Dünyada da, Türkiye’de de farklı dönüşümler oluyor. Eski defterlerin açılacağı, herkesin kurduğu ağların ortaya döküleceği; sanatçıların eserlerinin, dünya görüşleriyle ve çevre ilişkileriyle cidden tartılacağı tersten paradigmalar dönemine giriyoruz. Hangi sanatçının neyin estetik şiddetini ‘gerçekten’ sırtlandığı görülecek. Böylesi, bir çarpışmanın patlayacağı belliydi. Gizlenenler skandallarla ortaya çıktı; çıkacaktır da daha. Kimse eleştirilemez değil; lakin, ben de sanatçıyım. Hukukçu değilim, psikolog/psikiyatrist, siyasetçi.

Rastladığım tartışmalarda büyük güç hesaplaşmaları da sezdiğimden ötürü -kapalı kapılar ardında yaşananlar beni ilgilendirmez- olanlara yabancılaşarak yaklaşıyorum. Fakat, hem duruşum, hem kimliğim özerkliğinde, kimilerinde aşırı çıkışlar, belirsiz kılınan çelişkiler bulunsa da kadınlardan yanayım. Bu, tarihin gelişimi hususunda, beni de aşan bir gerçeklik… Sosyolojik bağlamda, etrafa yayılanlar bazı noktalarda şahsımı da bağlıyor. Toksik denilen iletişimler, virüslü zihinler, karmakarışık etkileşimler; içlerinde taraflardan arkadaşlarımız var.

Bütün problem, her türlü iktidarla (sanat, akademi, bilim, siyaset vd.) kurulan mesafenin aşındırılmasıyla ilgili, bana göre… Aslında, mesafe de kalmamış, her şey yavanlaşmış, yapış yapış olmuş. Kuvvetli bir politik bilinç yok. Sahteler asılların üstlerini fazla kaplıyor. Benzer yorumlar, kapalı yapılar, yapay tebrikler, ödüller, övgüler, satış grafikleri, ortamcılıklar vd. has sanatın önünü tıkamış. Nitelikli ve yarıcı hendekler açan bir sanat zaten dünyevi görünen  tüm bu reklam çalışmalarının ötesindedir. O yüzden, kültürün de çevrelediği, zamanın kendi kodlarıyla sahiplendiği sanatçılar da var. Onlar kahinler, fütüristler gibiler; olanların kıyısındalar, fazla içinde değiller, ki aslında, çok çok ötesindeler…

Son olarak, konuyu şuraya bağlamak isterim: Tüm bu gelişmeler, ülkede çarpıcı, bağımsız bir feminist sanat ortamının olmamasından da kaynaklanıyor.

Melike İnci: Türkiye’de sadece edebiyat ve sanatta değil her alanda tacizin olması tacizin tanımının mağdur tarafından da tam olarak bilinmemesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Sokakta insanların hiç tanımadığı insanlar tarafından sözlü ya da fiziksel tacize uğradıklarında dahi insana hep önce kendini sorgulatan kemikleşmiş bir zihniyet var ve bundan yeni yeni kurtulmaya başlayan insanlar suçun kendilerinde olmadığını öğreniyor. Bu yeniyi öğrenme ve kanıksama bir süreç. Edebiyatta ve sanatta, yazarlar ve sanatçılar arasında vuku bulan tacizi, mağdurun, kendi çevresinden ve failin statüsünden dolayı daha da baskı altında hissetmesi yüzünden aile içi tacize benzetiyorum. Bugün “ben de” diyenlerle onlara destek olanlar bahsettiğim zihniyetin değişme sürecinin bir parçası. Temennim bu sürecin zarara uğramadan gelişmesi… Zarar uğraması konusunda endişemin nedeni ise kemikleşmiş dediğim zihniyetin çok köklü olması. Konuyla ilgili kanunların gözden geçirilmesi ve bu kanunları uygulayanların işlerini doğru yapması esastır. Bize ise tacizin tanımını en anlaşılır şekliyle kitlelere yaymak ve değişimin bir parçası olmak düşüyor.

Açelya Büşra Özdirek: “Kadının beyanı esastır.” Esastır çünkü aksi iddia edilen durumlar olsa da ülkemiz coğrafyasında bu çirkin durumla karşı karşıya kalan çoğu zaman kadındır. Bir erkeğin taciz edildiği, tecavüze uğradığı, şiddet gördüğü durumu karşımıza çok az çıkar. Kadın ise sürekli bunlarla iç içe ve kendini koruyarak yasamak durumundadır. Şu an sosyal medya üzerinden yükselen seslere -doğru olduğu aşikâr olan- ses vermek de bunu yaşayan-yaşamayan her “insanın” vazifesidir. “Bana dokunmayan…” mantalitesiyle hareket edildiği sürece o yılan bir gün mutlaka dokunmasını istemeyenlerin boynuna dolanacaktır. Haklıdan, doğrudan ve kadından yanayız.

Melek Özlem Sezer: Dertleşme, ifşa et! Kırılma, mücadele et! Yalnız bırakma, hep birlikte mücadele et! Bugün tüm konuşulanlar binlerce kez dertleşmelere konu oldu. Fısıltı gazetesine yazıldı, orada kaldı. Sosyal medya özellikle fb üzerinden bireysel ifşalar yapıldı. Tacizcinin üzerinde hiçbir baskı olmadı. Ah vah edenler, tacizciyle arkadaşlığını bile kesmedi. Mikrofon önünde konuşan cezalandırıldı. Pelin Buzluk’un dert ortaklarını havalı tacizciyle fotoğraf paylaşırken görünce yaşadıkları, işte bu mücadelenin en kırılgan noktasıydı.  Ama bu hareketle bir devrim başladı. Tacizin somut yaptırımla karşılanmasını ilk kez yaşadık.  Öte yandan hareketin ciddiyetini örseleyen, önemini küçülten “Bana ayakkabın ne güzel dedi.” gibi saçma şeyler de devreye girdi. Kurunun yanında yaşın yanması endişesi de.

Ben bu dalganın dipteki pislikleri yalnızca olay bazında değil, asıl bunları yaratan ve koruyan zihni yapıyı açığa çıkararak ilerlemesini umut ediyorum. Hep birlikte hesaplaşmamız, hep birlikte mücadele etmemiz, başta kavramlar olmak üzere sorgulamamız gereken öyle çok şey var ki. Ve bize kan veren sürprizler de. Eleştirel  Erkeklik Datça İnisiyatifine selam olsun!

Özgür Çırak: Üç-dört gündür sosyal medya üzerinden kadınlar, karşılaştıkları tacizleri, psikolojik veya fiziksel saldırıları, kadın kimliği üzerinde kurulan baskıyı ifşa ettiler. Elbette bu süreçte kadınların yanındayız. Tacizin izahı, hafifletici sebepleri olamaz, amasız fakatsız insanlık ayıbıdır. Tacizle anılan yazarların kitaplarına boykot uygulamak, yayınevine sözleşme feshi konusunda baskı yapmak da doğru değildir. Eser, kitaplaştığı anda yazarına yabancılaşır, dolaşıma sokulduğu anda okuyucunundur.

Erkut Tokman: Kadının toplumumuzdaki değeri ve erkekle eşit haklara ulaşması ideali Atatürk’ün Cumhuriyetimize armağan ettiği en anlamlı ve değerli kazanımların başında geliyordu. O günden bu güne her dönemde ilerleyerek kadının çağdaş toplumumuzdaki yerinin gelişmesi, dünyada öncü ve örnek olması beklentilerimiz ne yazık ki hep boşa çıktı. Kadınlarımız her alanda tek tek bireysel olarak sivrilip başarılar kazansalar da güçlü bir toplumsal dönüşümü ve bu alanda Atatürk’ün yaktığı meşaleyi ileriye taşıyacak kitlesel bir hareket, ruh çelimsiz kaldı, ayaklanamadı. Son yıllarda gittikçe artan, gözler önüne apaçık serilen kadına yönelik şiddet, kadın cinayetleri, ayrımcılık, cinsel istismar, eğitimin engellenmesi, küçük yaşta evlilik vb. gibi pek çok sorun hala çözülmeyi bekliyor. Atılan adımlar olsa da, sonuçlarını henüz yeterince alabilmiş değiliz. Toplumsal uzlaşmanın sağlandığı daha sıkı, caydırıcı ve kuvvetli yeni yasalara, düzenlemelere ve adımlara ihtiyacımız var. Özellikle yargıda alınacak ciddi kararlar, cezalar bir başlangıç olabilir ama değişim bireylerin kafalarında olmalı ve ailede başlamalı. Bu konuda hem kadın hem erkeklerin bilinçlendirilmesine yönelik eğitimsel programlar hayata geçirilmeli. Kadın erkek eşitliği okullarda kapsamlı olarak işlenmelidir. Bu bağlamda son günlerde Edebiyat camiasında sosyal medyadan dalga dalga yayılan kadına yönelik taciz paylaşımlarını da yıllardır devam eden çözülmemiş sorunların bir uzantısı ve su yüzüne çıkışı olarak üzülerek izliyorum. Sanatçıların, yazarların, edebiyatçıların bu konuda topluma örnek olması gerektiğini düşünen biri olarak, kadına istismarın sıfıra inmesi için hepimiz üzerimize düşen sorumluluğu yerine getirmek zorundayız. Bu olayların bizlere ders olacağını düşünüyorum ve bundan sonra bu olayların tekrar edebiyat camiasında tekrarlanmayacağını umuyorum.

Yücelay Sal: Gerçek hayatta bir insanın bir insana; sanatın da amacına ters düşeceği bağlamda, tacizine, tecavüzüne vs. sıfır toleranslıyım. Ama, hayata geçirmemek , “fiction” olarak kalması kaydıyla, bu konuda ve her konuda sınırlarım sonsuz!

İsmail Cem Doğru: Kişinin yeteneklerinden arttırarak ya da başkalarının gasp edilmiş haklarından biriktirerek edindiği iktidarı nasıl kullanacağının denetlenmediği toplumları konuşmalıyız. Böyle bir toplumun ilerlediğini sanmasının bir yanılgı ve iç tesellisinden başka anlamlar taşımasına olanak yok. Kendimizi sonsuza dek kandırmaya devam edecek miyiz? Adına mobbing, taciz ya da başka bir şey de denebilir. İşe kişisel hakların gasp edilmesi durumunu yaratan özgüvenden başlamak gerekmez mi?

Şiddet, baskı, kuşatma, taciz, ya da sıkıntı vermek gibi anlamlar içeren ve hiyerarşik örgütlenmeden beslenmesi kaçınılmaz bu durumun hukuksal zemin içinde karşılıkları bulunmak zorundadır. Bunun olmadığı durumlarda işin sosyal medya linçiyle biçimlenmesinin de önüne geçmek imkânsız olacaktır. “Kadının beyanı esastır” cümlesini insanlık tarihi boyunca kadınlar tarafından bedeli ödenmiş acıların yazdırdığını unutmadan ve sırtımızı hukuksal zemine yaslayarak hareket etmeliyiz ki “Kadının beyanı esastır” cümlesini sorgulamak gibi bir seçeneğin sunulmasına birileri cüret etmesin. Sahip çıkmamız gereken bu durum, isimlerden bağımsız olarak sürekli korumamız ve üstüne titrememiz gereken bir toplumsal edimdir. Toplumları geriletme eylemlerinin genellikle saldırı hedefi olarak kadınları seçtiğini toplum olarak büyük bedeller ödeyerek öğrendik. Birilerinin kadınlarla ilgili eylemlere büyüteç tutarak farklı bir pencere açmasına ve kendi kirli emellerini hizmet edecek sonuçlarla olayları eşleştirmelerine izin vermeksizin konuyu linçten ve her türlü sahtelikten uzaklaştırmak gerekir. Bugüne kadar kadınların mağduru olduğu olayları dikkatle takip ettiğimiz gibi her koşulda haklı kadınların yanında durma tavrımızı bugün de sürdürmek dışında bir seçeneğimiz olamaz. Haklı olmak ve haklı kalmak işlerin hukuk mekanizmasıyla işletilmesiyle mümkün olabilir. Bunun bugünde takipçisi olmak durumundayız.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ