1 Şiirden Daha Fazlası: Anıl Cihan Ya Da “Fakir Ama Bir Yere Kadar Gururlu Oğlanlar Baladı”

  • 23 Ekim 2020
  • 289 kez görüntülendi.

Hazırlayan: Merve Yurdatapan

fakir ama bir yere kadar gururlu oğlanlar baladı

şimdi konumuza dönecek olursak bu bir şaka değildir en baştan uyarıyorum
bazen brezilya’nın oynamadığı bir dünya kupası finaline benziyor hayat

inanacaksan yatakta erken seçime ve coğrafi keşiflere inan diyor sevgilim
devlet büyüklerine aldırmadan, uyanıp dokuz aya varan taksitle
google’dan bir okyanus beğendim kendime
ekvatora yakın vade farksız bir kıta: mesela güney amerika – yerlilerinden
konuşalım biraz da eşsiz lezzetiyle karaya ayak basan ilk whopper menüden
çerokilerin aile şirketinden kabileye şirk koşan portekizlilerden
ve enfes koloni soslarıyla burger king’ten
kabul et cabral yeni bir kıta keşfetmenin hazzı benzemiyor hiçbir kaybolmaya

durma beni dinamitle – türk şiirini metrobüsün kalabalığından kaçıp
nobel’e koşanların telaşıyla sına: patlamaya hazır bir kimya büyüt
savaş meydanlarında seni tanımayan anlaşmaları sen hiç tanıma
yaptırım kararıyla havalansın gövden parça parça – kazınsın bir çocuğun
hafızasına: ambargo tehtit imza üstüne imza – ala
göğün rütbesi yok kuşlara inanmayın
havada savunulacak ne varsa göster onlara kanıtla: size söylüyorum siz
kendi ölüm tarihini kredi kartı şifresi yapanlar sevenleri ayırmayanlar
irademdir boynumun idamına yetişmeliyim giyotin sponsorluğunda
vietnam ırak afganistan küba
heykeli ayaklar altına alınmış bir diktatör edasıyla fotoğraf
çektirmek çok moda gözler kısık, uzaklara doğru, uzakları yakın
edecesine hatta çekiyorum kıpırdamayın, işte böyle harika
medet ya da medeniyet herkesin haklı bir sebebi var
bugün ölmek yarın gömülmek için
öyle değil mi amerika başımı bir nükleer santrale dayayıp
walt whitman okudum tam ortasından kesilen ağaçları izledim
çimen yaprakları –ademin çocukları kimseye söylemem korkma
trompet sesleri – denizin getirdikleri bilirsin hep işime bakarım
enternasyonal bir tatlılıkla
kürkü bol bir hayvanat bahçesi taşırım kalbimle göğüs kafesimin arasında
bayrampaşa’da köpek balığının ne işi var oturup biraz anlatsana
beni o mesafeden sevebilirsin ama sakın kabuklu yiyecekler atma

şimdi konumuza dönecek olursak bu bir şaka değildir
ekranları başında bizi izleyen seyircilerimizi uyarıyorum
mütemadiyen repliğimi unuturum fakir ama bir yere kadar gururluyum
-kızınızın peşini bırakmam için son teklifiniz nedir lütfen biraz da siz konuşun

(Kitap-lık Dergisi/ Eylül – Ekim/ 2020/ Sayı:211)

Merve Yurdatapan: Sevgili Anıl Cihan, “1 Şiirden Daha Fazlası” röportaj serimizin ilk konuk şairi olmayı kabul edip bizi kırmadığınız için teşekkürlerimizi sunuyoruz. Odak noktamız, dergilerde ya da kitaplarda yer alan ve güncel şiire örnek teşkil eden bir şiiri seçip şairi ile birlikte o şiiri farklı bir boyutta tekrar okunmasına yardımcı olmak. Kitap-lık Dergisinin 211. sayısında yayınlanan “fakir ama bir yere kadar gururlu oğlanlar baladı” şiiriniz bizce dikkatli bir okuma gerektiriyor.

“fakir ama bir yere kadar gururlu oğlanlar baladı” zamansal dizilim olarak farklı bir yerde duruyor. “Şimdi” ile başlayan şiir, “şimdi” ile biterken yer yer geçmiş zamanın ya da tarihin sahasına uğruyor. Şiirlerinizdeki bu bilinçli zaman kaymasını nasıl yorumluyorsunuz?

Anıl Cihan: Zamanın yıkıma uğratılması ya da diğer bir deyişle zihinsel zaman sıralamasının bir kenara bırakılarak, verili olanın dışına çıkılması şiirde yapılan zamansal sıçramalarla mümkündür diyorum. Öznenin şimdinin içinde konumlanması, zihnin algıladığı zamansal dizilimin de yalnızca şimdinin içinde konumlanacağı anlamı taşımamalı. Şimdi içinde hep bir parça geçmiş ve gelecek taşımaz mı? Zihnimizin tasarladığı zamansal dizilim belirli kriterler ve ölçüler içerisinde her olayı ve olguyu yerli yerine koymaya çalışırken neden sonuç ilişkisinde de bir parça ilham alıyor gibi. Tüm bu düzlemin içerisinde şiir, geçmişten olanı, geçmişe ait olanı şimdinin içerisine yerleştirmek isteğini uyandırıyor bende. Çünkü geçmişin olan, aynı zamanda şimdinin, şimdinin olan ise geleceğin yolunu hazırlamaya yardım eder. “fakir ama bir yere kadar gururlu oğlanlar baladı” şiirimin “zaman sapması” olarak nitelediğiniz yönü, bu düstur dikkate alınarak yazılmıştır.

M.Y: Şiirinizde dikkat çeken bir diğer konu, veri olan günlük, gündelik dili algısal olarak yeni baştan inşa etmeniz. Sıradan, herkesin her yerde kullandığı kelime gruplarını, terimleri, belki de kullanırken anlamını ötelediğimiz hemen her kalıbı başka, bambaşka varyasyonlarla şiirinizde kullanmanız.

A.C: En sonda söyleceğimi, en başta söyleyeyim o zaman. İtiraf etmek gerekir ki günlük, gündelik dil çok uzun zamandır iktidarın tekeli ve dayatması altında. Dili kontrolü altına alan iktidar aynı zamanda insanı ve tabi insan zihnini de kontrolü altına almış durumda. Her türlü yayın organı ile dili işgal eden, dilin sınırlarını silip ideolojik olarak yeniden yaratan organlar, en çok da insanı yeniden yaratma girişiminde ne yazık ki başarılı olmuşa benziyor. İktidarın dil üzerinden bireyi, bireyin zihnini, sosyal algıyı ve sosyal yaşamı kontrol altına alması, bireyi merkezine alarak var olan kitlelerin de bir tür rahatlama biçimi. Dayatılan, verilmek istenen ideolojik tavır ve yaklaşım, kelime grupları ve terimler üzerinden alıcıya gönderilmiş, işlem tamamlanmıştır. Kendini kitleye bırakan birey ise hem iktidarın dilini, hem de iktidarın dil ile dizayn ettiği kitlenin davranışlarını kabul etmiş ve rahatlama belirli bir ölçüye kadar sağlanmıştır. Her yönü ile sakat olan bu durumun kırılma noktası tabi ki olan bitenin, dil üzerinde yapılmaya çalışılanın farkına varılması ile başlar. Sanırım şiirimle ilgili üzerinde durduğunuz, her kalıbı bambaşka varyasyonlarla kullanma girişimim bu durumun doğal bir sonucu ya da başlangıcı oldu.

M.Y: Notlarımın arasına baktığımda size yöneltmek istediğim soruların başında, birden çok konunun, güncel ya da tarihi olayların, kişinin ironi yönü ağır basan bir işleyişle şiirlerinizde yer bulması. Genellersek tüm şiirlerinizde sözünü ettiğim bu tespit geçerli aslında.

A.C: Yaşadığımız, varlığımızı devam ettirme gayreti içerisinde bocaladığımız, düşüp yeniden kalktığımız ve adına Dünya dediğimiz bu gezegende, şiire dahil olmayacak hiçbir konu, olay ya da kişi düşünemiyorum dersem sanırım anlatmak ve anlamlandırmak istediğimin kıyısına yanaşmış olurum. “Kim var imiş biz burada yoğ iken” kıymeti bilinmesi gereken bir cümle. Bir diğer nokta ise değişen fakat gelişen diyemeyeceğim dünya düzeni, bireyin yalnızca kendini ve kendi görünürlüğünü önemsediği, çeşitli sosyal mecralarda ve tv programlarında “üstüne bas ve geç” minvalinde dayatılan ve kabul ettirilen düşünceler, devletlerin saman altında su yürüten iç ve dış politikaları, kin ve nefret söylemleri, yok sayılmalar, görmezden gelmeler, ölenin öldüğüyle kaldığı, yaşayanın ise mutlu olmadığı bir gezegende, evet şiirlerimin içeriği çeşitlilik gösteriyor. İroni ise bu noktada bir dayanak gibi görülebilir. Aklını kaybetmiş bir gezegende, belki de sağlıklı kalabilmek, seçtiğim konunun sertlik derecesini görece azaltmak için ironiye başvurduğumu söyleyebilirim. Aksi, zihinsel ve fiziksel olarak felaketle de sonuçlanabilir. Bu imkanlar dahilinde şiirlerimi okuyanlar, içerisinde; coğrafi keşifler, Google, Güney Amerika, Ekvator, Ay, Whooper menü, Burger King, Kızılderili, Metrobüs gibi kelimeler ve bu kelimelerle oluşturulmuş dizeler bulacaklar. İroni, şimdilik benim ağrı kesicim.

M.Y: “fakir ama bir yere kadar gururlu oğlanlar baladı” şiirinizi okuyup bitirdiğimde, itiraf etmeliyim ki -okuduğum dünya tarihi kitaplarının da etkisini ve önemini yadsımadan- bütün bir insanlık tarihi ilk defa bir şiir yolu ile önüme serildi. Ardından Freud’un Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında “Çünkü insanların acı çekmelerinin kaynaklarından üçünü zaten belirtmiş oluyoruz: Doğanın ezici gücü, bedenimizin çürümeye elverişli olması ve aile, toplum ve devlet içinde de olsa insanların kendi aralarında ilişkilerini düzenleme becerilerinin yetersiz oluşudur” yaptığı saptama, bu şiiri daha bir psikoloji temelli okumama olanak sağladı. İnsanlık tarihi, günümüze değin, Freud’un üzerinde durduğu gibi, bir beceriksizlikler silsilesi mi?

A.C: Uzun zamandır, gezegenin ve insanlık tarihi olarak nitelendirdiğimiz olgular ve olaylar bütününün kötücül tarafına odaklanmayı yeğlediğimi söyleyebilirim. Kötü olanı istemek, kötüyü arzulamak olarak algılanmamalı elbette. Amaç, uzak ya da yakın tehlikelere karşı bilinçli, kötüye karşı hazırlıklı olmaktan başka bir anlam taşımıyor çünkü. Kötüye odaklanmak, kötünün her an yanı başımızda olduğu hissi ile hareket etmek, fiziki ve ruhsal müdafaa olarak kendine alan buluyor özellikle, Türkiye gibi Ortadoğu ülkelerinde. Tarihsel süreç içerisinde kendine yer bulan kötülük ise ayrı bir tartışma konusu olarak karşımıza çıkıyor. Yok edilen, ortadan kaldırılan halkların günümüze ulaşan sesleri kötülüğün süreç içerisinde bireysel ve toplumsal boyutlarını gözler önüne seriyor. Tüm bu çıkarımlardan sonra diyebilirim ki, bireyin birey üzerindeki tutumu, tiranların halklar üzerindeki baskısı bir beceriksizlikler silsilesi olamayacak kadar planlı, düşünülmüş, organize bir kötülüğün timsalinden başka bir şey ifade edemez gibi geliyor bana. Freud’un severek okuduğum Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında değindiği “insanların kendi aralarında ilişkilerini düzenleme becerilerinin yetersiz oluşu” onlarca yıl öncesinin temel sorunuyken, günümüzde kitlelerin içinden çıkamadıkları, çözmeye çalıştıkça daha da karmaşık bir yapıya bürünen bir problem olarak karşımızda duruyor. Kendi aramızda dahi aşamadığımız bu problem mekânsal düzlemde tabiatla olan sorunlu ilişkimizde de kendine bir yer bulmuş durumda ne yazık ki. Kanımca, kendi ile problemini çözecek yetkinlikte olan birey, aynı zamanda toplumu meydana getiren diğer bireylerle de uyum halinde yaşama potansiyelini içinde barındırır. Ve tabi gezegende yaşayan diğer canlılarla da. Tabiat ile barışamayan, tabiata karşı sorumlu olacağı yerde, tabiatla sorunlu hale gelen ve sonunun yaklaştığını anlayan birey bedeninin gösterdiği “çürüme” tepkimesiyle, doğanın ezici gücünü, kuvvetini mukayese ettiğinde bir kez daha hüsrana uğrayacaktır kuşkusuz. Sonuç olarak tarihin neden olduğu açmazların, bu günün dayattığı çıkmazların ve hatta mümkünse geleceğin zihin karıştıran varsayımlarının içerisinde kötüye odaklanmak bir savunma ve önlem alma biçimimdir diyebilirim. Freud’un uzun zaman önce, Uygarlığın Huzursuzluğu kitabında yer verdiği sorusunu, biz bir kez daha yineleyelim o zaman: “İnsan türünün kaderiyle ilişkili şu soruyu sormanın zamanı: Uygarlığın gelişimi, birlikte yaşamanın getirdiği saldırganlık ve kendini yok etme içgüdüsünün sebep olduğu huzursuzluğun üstesinden tamamen ya da en azından kısmen gelebilecek mi?”

M.Y: Politik şiir ile politize şiir arasında ince bir ayrımın olduğunu düşünenlerdenim. Her ne kadar politik şiire mesafeli dursam da, aynı şeyi politize şiir için söylemem mümkün değil. Yaşamın ve bireyin politize yanı, sizin şiirinizde ironinin imbiğiyle daha da incelip, tabiri caizse daha “çekilir, kabul edilebilir” bir hal alıyor. Mesela: “inanacaksan yatakta erken seçime ve coğrafi keşiflere inan diyor sevgilim devlet büyüklerine aldırmadan” ya da “heykeli ayaklar altına alınmış bir diktatör edasıyla fotoğraf çektirmek çok moda” Dergilerde yer an diğer şiirleriniz için de söylediğim geçerli.

A.C: Açıkça söylemem gerekir ki, bir okur tarafından şiirimin, politik ve politize saflarında değerlendirilmesi ve politize şiir olarak tanımlanması, boşa kürek çekmediğimin güzel bir kanıtı. İyi ve yerinde bir tespit. Tebrikler. Ben yaşamı ve elbette bireyi, insanı, insanlar arasındaki sosyal ilişkileri, seçilen dil ve tavrı çok yönlü bir politize düzlemde değerlendirmekten geri durulmaması gerektiğini düşünüyorum. Yaşam ve birey, biz kabul etsek de etmesek de, farkına varsak da varamasak da politize şekliyle sürüyor. Ve sürmeye de devam edecek gibi. Dinlediğimiz müzikten, beğendiğimiz resme, heykele, romana, şiire ya da anmadığım herhangi bir sanat dalına kadar politize olmuş durumda zaten. Yaptığımız tercih, sanat odaklı görünse de, sanatın içinde yer alan politize tavır ya da sadece tavır, sanırım politize olandan uzaklaşamayacağımıza dair bir kanıt. Hal böyle iken, elbette şiirlerimin ironi ile kol kola yürüyen politize yanı, yaşadığımız ülkeyi ve yaşadıklarımızı, tanık olduklarımızı daha katlanılabilir kılarken, diğer yandan en azından şimdilik, şiirin olaylar ve olgular üzerinden hareket imkanını, birey penceresinden daha kuvvetli kıldığını düşünüyorum. Seçimlerle, erken seçimlerle çalkalanan, mitinglerle, seçim arabaları ile alabora olan, meydanlarda savaş çığırtkanlıkları ile oy toplanan ülkemizde, benim gücüm sorunuza iliştirdiğiniz:  “inanacaksan yatakta erken seçime ve coğrafi keşiflere inan diyor sevgilim devlet büyüklerine aldırmadan” şeklinde yazmış olduğum dizeye ve devamında gelen bölüme yetti. Bunun yanında politize edilmiş ama ironiye başvurulmayan şiirlere karşı ön yargımın olduğunu belirtmeliyim.

M.Y: Biraz da, safi konu üzerinde duralım istiyorum. “fakir ama bir yere kadar gururlu oğlanlar baladı” şiiriniz de dahil olmak üzere, Varlık Kitap-lık, Sözcükler gibi Türkiye’nin önde gelen edebiyat dergilerinde yer alan diğer şiirlerinizde göze çarpan konu skalasının genişliği.

A.C: Yaşamın içinde ve insan hayatında karşılığı olmayan ya da karşılığını kaybetmiş şiirlerin zaman içerisinde işlerlik konusunda pek bir değeri kalmıyor kanımca. Bir bakıma sözünü ettiğiniz dergilerde yer alan şiirlerin öznesi “ben” değil. “Ben” gibi görünen şiirlerde bile, mutlaka toplumsal olanın, birey odaklı yanıdır gözetilen. Elbette bireyden toplumsala uzanan çizgiyi ülke sınırları içerisine hapsetmek olmazdı/ olamazdı. Yaşadığımız gezegeninin sınırları bu kadar uçsuzken, yasaların çizdiği sınırları içerisinde yaşamaya mahkum olmak insanın ve şairin tabiatına aykırıdır diyorum. Goethe, “ Şiirin konuları hiç eksik olmayacaktır; çümkü dünya o kadar büyük, o kadar zengin, yaşam o kadar değişik manzaralı ki… Hiçbir gerçek konu yoktur ki şair onu gereği gibi işlemesini bildiği andan itibaren şiirden yoksun olsun.” Bir kez daha yinelersem; Varlık, Kitap-lık, Sözcükler dergilerinde şiirlerimi okuyanlar, Çernobil’i, Afrika’da açlıktan ve susuzluktan ölen çocukları, çocuk işçileri, kadın cinayetlerini, tarihin gördüğü en kötü insanlardan biri olan ve sayısız insanın canını ideolojik kuramları saplantıları uğruna işgal ettiği ülkelerde inşa ettirdiği toplama kamplarında ölüme yollaya Hitler’i, nükleer silahları, f-16’ları, patriot füzeleri, Kongo’yu, Prag’ı, Bugsy Bunny’i, iklim değişikliğini, Fransız İhtilalini, metroyu, metrobüsü, minibüsü, kaldırma kuvvetini, e=mc2’yi uzayı, uzayın bükülebilir olma özelliğini kısacası ayak bastığımız gezegeni ve daha fazlasını, ayak basan Homo Sapiens’i, inşa ve yerle bir ettiklerini görecekler.

M.Y: Paulo Freire’in “Ezilenlerin Pedagojisi” kitabında belirttiği, “ Mücadele, insanların, başkalarınca mahvedilmiş olduklarını görmeleriyle başlar. Propaganda, yönetim, manipülasyon, onların yeniden insanlaşmalarının araçları olamazlar” düşüncesi, “fakir ama bir yere kadar gururlu oğlanlar baladı” şiirinizle poetik ve duruş çizgisinde birleşiyorlar sanki. Şiiriniz, insanların mahvedilmiş olduklarını göstermek konusunda maharetli.

A.C: Sanatın büyüleyiciliği yaşam içerisinde aksayan tarafları görmezden gelmeyerek, onu kendi formu içerisinde yeniden üretmesidir. Yepyeni bir formda, dahil olduğu sanat eserinin biçem ve biçiminde yeniden dolaşıma girerken elbette farkındalık yaratmaktan geri durmayacaktır/ durmamalıdır da. Sanırım sözünü ettiğiniz iki nokta olan “poetik” ve “duruş” meselesi sanat üzerine olan görüşümün bir dışavurumu. Evet, modern yaşam olarak isimlendirilen, çarkların çağı öncelikle insan yaşamını hedef alan ve onun mahvına neden olabilecek hamleleri planlayıp her sabah önümüze koyan doymak bilmez bir öğütücüdür de. Pek güvendiğimiz, övündüğümüz uygarlığımız ise, kabul etmek gerekir ki zora düştüğü ilk anda insanı ve onun yaşamını gözden çıkarmıştır. Tek düşündüğü ise, sınıfsal temelli bir yapıda, pastanın bütününü ya da bütününe yakınını elinde bulunduran birey/lerdir. Şiirimi bu minvalde, Paulo Freire’in görüşü ile bir araya getirebiliriz.      

M.Y: Peki son dönemde takip ettiğiniz dergiler, şiirler, şiir kitapları…

A.C: Elbette, edebiyat dergilerinin çoğunluğu sağladığı bir “dergi satın alma” rutinim var. Fakat son dönemde bu biraz kırılmış gibi. Bir ay edebiyat dergisi ya da dergileri aldıysam, diğer aya tarih, bilim ya da spor içerikli dergiler alma rutinim içerisinde kendine yer bulabiliyor. Edebiyat dergileri arasında takip ettiklerim Varlık, Kitap-lık, Ecinniler, Sözcükler… Liste uzar gider tabi. Ama son seçimimi elbette dosya konuları belirliyor diyebilirim. Şiir kitaplarına gelince, İthaki Poetik serisinden güzel kitapların çıktığına tanık olup seviniyorum. Yayınevlerinin şiir konusunu açıldığında aldıkları tavır belliyken.

M.Y: Bizi kırmayıp röportajı kabul ettiğiniz için bir kez daha teşekkür ederim.

A.C: Güzel sorularınız için ben teşekkür ederim.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ