Berna Olgaç, Şafak Güçlü İle Çocuk Edebiyatı’nda ‘Korku’yu Konuştu…

  • 18 Ekim 2020
  • 331 kez görüntülendi.

Berna Olgaç: İstersen söyleşimize, çocuk edebiyatında korku, heyecan türünde yazılmış eserlerin bende uyandırdığı izlenimlerimden yola çıkarak başlayalım. Hem böylelikle klâsik bir sohbetin dışına çıkıp her kitabın insana kattığı derin yolculukların izini süreriz hem de  -umarım- okurlarını daha akıcı ve samimi bir ortamda buluşturabiliriz. Bundan hareketle hayatı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışırken insan ve doğa ilişkisi içinde özgüven duygusunun ve hep baş etmeye çalışılan korkuların üstesinden gelebilme yetisine bir çocuğun nasıl sahip olabileceğine dair yazılmış Mark Sperring’in “Korkma, korkma düşmekten, Bak, yanındayım ben!” adlı kitabının içinden seçtiğim “ışık tutarım onlara gecenin karanlığında” cümlesiyle başlayalım o halde.

Bir duyguyu öğrenme biçimimiz, farkındalığımızı arttırarak yani o duyguya kendimizi hazırlayarak gelişiyor. Karanlığın içinden yolumuza ışık tutabilecek bir arayışla yüzleşme meselesi bu belki de.

Sen bu yüzleşmeyle ne zaman ve nasıl tanıştın diye sorsam neler söylemek istersin?

Şafak Güçlü: Öncelikle ‘Korku’nun genel bir resmini çizerek sanırım buna başlamam gerekiyor. Çünkü korku benliğimizde hazır kodlanmış olarak gelen dürtülerden biri. Yani şimdiki gençlerin deyimiyle telefonun içinden gelen gömülü uygulamalardan biri. Aslında korku ve inanç iç içe geçmiş ilk insandan bu yana süregelen iki dürtü ve duygudur. Korku inancı, inanç ise korkuyu beslemiş ve içinden çıkarmış sonsuz bir kısır döngü sarmalıdır. Çocukları “bak öcü geliyor” “yemeğini yemezsen öcü yer” gibi yerel korku aslında çok masumane anne-çocuk arasındaki ilişkiyi anlatsa da aslında bu, çocuğun içinde zaten kodlanmış var olan o korku inanç dürtüsünü ateşliyor. Bu ateşleme aslında hem iyi hem de kötü yönde ilerliyor. Beynimiz bu dürtüye bir tarafından savunma mekanizması oluştururken inanç dürtüsü de hayal gücümüzü ateşliyor. Duyduklarımıza anlam ve şekil verme, öcü kavramının bir görselliğe bürünme evreleri de hep bu çocukluk döneminde başlıyor.

Peki bir yandan korkuları olan (karanlık korkusu, dolabındaki canavarlar) çocuklar neden bir taraftan da canavarlı, yaratıklı macera ve korku kitaplarını, bu tarz çizgi filmleri seviyor? Çünkü inanç dürtüsü de ona hayalini savunmasını  ve o korkuyla yüzleşebilmesi için kabulleniş ve inanç öğretisini tetikliyor. İşte ben de bu yüzleşmeyi çocuk yaşlarda tanıştığım bir dizi ile gerçekleştirdim. “Elm Sokağı Kâbusu”.  Tabii çocuksun ve olayı kavrayamıyorsun ama bir anda bööö diye çıkan yaratıklar anlık refleksler o küçük korkular ve yerinden sıçramalar bir süre sonra senin anlayamadığın bir heyecan yaşatıyor ve işte bu heyecanda beni sardı. Sonrası da hayal gücüyle birlikte gelişti, büyüdü ve bu günlere kadar peşimden geldi.

Berna Olgaç: Yaşamı keşfetmenin bir yolu da korkuları keşfetmekten geçiyor aslında öyle değil mi? Tıpkı FrancessaSonna’nın “Arkadaşım Korku” adlı kitabında bir kız çocuğunun korkularını fark edip onunla yaşamayı keşfetmesi gibi. Olgulardan, olaylardan, birilerinden bize bu duyguyu yaşatan gerçek ya da gerçeküstü ne varsa hakkından gelme mücadelesi ya da kaçma, gizlenme halimiz bir anlamda hayata tutunmayı da sağlayan, hissedilen her korkunun bize öğrettiği, geliştirdiği yanını düşündüğümüzde faydalı da bir duygu. Ama biz ebeveynler genel olarak çocuklarımızı bu duyguyla ne kadar geç tanıştırabilirsek gerek psikolojik ve gerek sosyolojik olarak faydalı olur kanaatindeyiz. Çocuklarımıza korkuyu öğretmek, bu duyguya hazırlamak konusunda endişeli bireyleriz.  Oysa çocuklarımızın tarafından baktığımızda da bu konuda sanatın nimetlerinden yararlanmaya açık olduklarını gözlemliyoruz. Yani heyecanı, aksiyonu , gerilimi yüksek filmlere, kitaplara daha fazla ilgi duyduklarını da hepimiz biliyoruz.  Dolayısıyla  bir yazarın bu noktaya edebiyatla yardıma koşması bu türde bir eser ortaya koyma cesareti,  bıçak sırtı duran yanıyla  sende nasıl gelişti diye merak ediyorum doğrusu?

Şafak Güçlü: Aslında evet zaten sıkıntı burada aşırı endişeli, aşırı korumacı, aşırı tepkiler veren ebeveynlerimiz var. Elbette ki çocuklarımızı her türlü şeyden korumamız, onlara kol kanat germemiz gerekiyor;  ama ipin ucunu da kaçırmamak lazım. Aşırı korumacılık çocuklarda ileride öz güven eksikliğinden despotluğa hatta sosyopatlığa kadar gidebilen bir rota çizebiliyor. Nasıl çocukluğunda şiddet gören çocukların,  büyüdüğünde şiddete meyilli varsa aşırı korumacılık yüzünden dar kalıpları ve aşamadığı duvarlar arasında kalmış çocuklarda da büyüdüklerinde şiddet ve baskıcı tutum görünebiliyor.

Ama bana sorarsanız en kötüsü de ne biliyor musun? Çocukların hayal güçlerini öldürüyorlar. Çocuklar bir düş dünyası kuramıyor. Örneğin bugün çizgi film kanallarını açarsanız. Sürekli canavarlı, uzaylı yaratıklı çizgi filmler var. Eee siz nereye kadar buna engel olacaksınız? Dünyada iz bırakmış her bilim adamının, her yazarın en büyük silahıdır hayal gücü. Belki de uzayla ilgili çizgi filmler izlediği için bugün Elon Mask var ya da çocukluğunda hep fantastik dünyalar hayal ettiği için bugün dünyanın en iyi yapımcısı ve yönetmeni Steven Spielberg. Annem de çok pinpirikli ve endişeleri olan bir kadındır;  ama korumacılığını dış dünyaya yaparken hayal gücüme hiç müdahale etmedi. Canavar diye bir şey yok dedi; ama hayal gücümde oynadığım oyunlardan da endişe duymadı.

Çocuk kitaplarında yer verdiğim yaratıklar ya da canavarlar aslında onları korkutmak için değil macera duygularını, sorgulama, soru sorma ve düş dünyalarının zenginleşmesini sağlamak için varlar. Böylelikle çocuklar korkarak saklanmak yerine mücadele edebilmeyi, soru sorarak kendi özgüvenlerini yükseltmeyi başarıyor.

Berna Olgaç: Gelelim yetişkinlere yazmış olduğun film senaryoları ve kitaplardan sonra çocuklarımızın beklentisi olan bu heyecan tutkusuna cevap verdiğin “KORKU AVCILARI” kitabına. Orçun, Damla, Sibel, Doğan ve Yakup karakterleriyle minik okurlarını selamladığın kitabın bana yine Sonna’nın “Arkadaşım Korku “ kitabında geçen “Bazen korkularımızı da alıp hep birlikte oyun oynuyoruz” cümlesiyle özdeşim kurmamı sağladı.Sahi bu kitapta amacın oyunu korkularla birlikte oynatmak mıydı yoksa korkarak mı oynamaktaydı marifet?

Şafak Güçlü: Aslında bir önceki soruda da söylediğim gibi sadece yatağın altına ya da yorgana sarılarak korku içinde uyumaya çalışan, hatta bazen ağlamaktan yorgun düşüp uyuya kalan çocukların o korku dünyalarında macerayı öğrenerek “senden korkmuyorum!” diyebilmesini sağlamak amacım. Hayata karşı korkularımız olmazsa çözüm üretemeyiz. Ancak ve ancak korkularımızı nasıl yeneceğimizi öğrendiğimizde hayatta başarılı olabiliriz. Çocuklar canavarlarla savaşır biz yetişkinler hayat adlı canavarla. Aslına bakarsan en masum duygu olan aşk bile çoğu insan için korkutucudur. İşte eğer savaşmayı öğrenirsek her duyguyla her korkuyla baş edebiliriz. Emin olun kitaplarımı okuyan çocuklar artık daha az korkuyor. Çünkü onlarla iletişim kurulabildiğini bilmek, onlara güven aşılıyor. Bu yüzden de Korku Avcıları’nı bugüne kadar alan hiçbir veli şikayet etmedi. Tam tersi teşekkür videoları ya da resimleri paylaştı.

Berna Olgaç: Korkular hangi yaşta olursak olalım hep bizimle bir yol alıyor. Hep yanı başımızda her zaman. Bu gücün hissettirdikleriyle kader motifimiz de çiziliyor sanıyorum. Korkunun rengi hep siyah olarak algılanır. Seni yakından tanıyan biri olarak kişiliğindeki beyazlığa, hayata hep gülümseyen ve umutla bakan, içten tavrına hayranlığımla şunu sormak istiyorum. Biz yazarlar, çocukluk çağı edebiyatında da ister güldürelim ister korkutalım ister hüzünlendirelim ne tür de yazarsak yazalım, her konuyu ölçülü, dozuna dikkat ederek verirken çocuk bakışı içinde gerçek ile kurmaca dünyasını tanıştırıp arasındaki geçişi fark ettirme gayretinde eserler üretirken; Şafak Güçlü kitaplarıyla ve film senaryolarında korkunun göremediğimiz ya da bilmediğimiz hangi rengine işaret ediyor? Korkutarak özellikle neyin altını çizmek istiyor?

Şafak Güçlü: En başta güven duygusu… Önce kendisine olan güven. Çünkü ister çocuk kitabımda ister yetişkin kitabımda olsun maceranın ana karakteri hep “SEN” oluyorsun. Çevirdiğin her sayfada ister istemez karanlığın içine doğru bir adım daha atmış oluyorsun ve o zifiri karanlığın içinde, tam merkezinde büyük bir ışık olduğunu fark ediyorsun. Bu ışık bazen sana kendi hatanı bazen de kendi korkularını gösteriyor ve karanlığın ortasında aslında senden başka hiçbir şeyin olmadığını fark ediyorsun. Sanırım bu da hem haz veriyor hem de korktuğun şeyin kaynağının kendin olduğunu öğretiyor.

Berna Olgaç: Lemony Snicket’in “Karanlık” kitabında karanlıktan korkan bir çocuğun bu korkuyla nasıl yüzleştiği anlatılır.Başardığı ya da başaramadığı yanlarıyla.Her insanın içinden geçen karanlığa seslenişi nasıl olmalı? Bir korkunun üstesinden gelebilmek diğer korkuları yenebileceğinin onunla başa çıkabileceğinin umudunu da taşıyor kanımca. Ya da zamana ve insana göre değişen kaçınamayacağı korkuların varlığı. Senin içinden geçen karanlık, sana ne gösterdi yaşamın boyunca?          

Şafak Güçlü: Aslında insanın en büyük korkusu ölümdür. Her ne kadar hiç konuşulmasa da ölüm en büyük korkudur. Kimi için günah kavramıyla birlikte cehennem korkusu, kimisi için ise sevdiklerini ya da alıştığı hayatı bırakma korkusu ama sonucu hep ölüme bağlanıyor. Ama bu en büyük korkuyu kabullenirsen sınırlı zamanında hayatını korkularla çekişerek değil hayatın tadını çıkartarak, amaçlarında olan her şeyi yapabildiğin kadar seni mutlu edecek kadar yaşayarak geçirmeyi tercih ediyorsun.  Hayatım boyunca hep böyle yaşadım. Ne çok zamanım var boş boş korkulardan sinip kalacak kadar ne de çok az zamanım var güzellikleri göremeyecek kadar.

Ölüm olgusuyla iki sene önce tanıştım. Babamın vefatıyla birlikte mezarlık yapımı aşamasında mezar ustasının bir sözüydü beni dürten şey.

“Mezar için beş yıl işlem yaptıramazsınız!” İlk anda anlamamıştım mezara ne işlem yapılabilirdi ki diye sordum. Meğer ustanın kastı ölen birinin üstüne gömülebilmek için en az beş yıl geçmiş olması gerekiyormuş. O anda ilk sorduğum soru şuydu “Eee beş yıl içinde ben ölürsem nereye gömüleceğim?” İşte bu sorunun bana yaptırdığı hemen aile kabristanımızı bir mezarlık yeri kadar daha büyütmek oldu. İşte korkuyu içimde hissetmek yerine ölümün soğuk yüzünü düşünüp korkmak yerine sadece ne yapabileceğime karar vermiş oldum. Dedim ya aslında korkular hep siyah değil. Kimini aşk korkutur, kimini rahatının ve düzeninin bozulması, kimi fakir olmaktan korkar kimi çocuklarına gelecek kaygısından. Korkular ister yedi ister yetmiş yedi  yaşında olalım hep var. Önemli olan ‘özgüven’dir. O zaman yerden kalkabilecek bir gücünüz oluyor.

Berna Olgaç: Teşekkürler bu güzel söyleşi için…

Şafak Güçlü: Ben de çok teşekkür ediyorum.

ŞAFAK GÜÇLÜ KİMDİR?

2004 yılında Türkiye’nin ilk korku filmi ‘Büyü’ ile Türk Sinemasına Türk korku sektörünü başlatan ve 2014 yılında Türk Korku Edebiyatının İlk İslami Korku Romanları Lohusa “Ümmü Sübyan”, Siccin, Karabasan, Büyü ve Vesvese’nin yazarı olan Şafak GÜÇLÜ, aynı zamanda Türkiye’nin ilk gençlik komedi filmleri serisi olan olan Çılgın Dersane, Çılgın Dersane Kampta, Çılgın Dersane 3 ve Çılgın Dersane ADA  sinema filmlerinin senaristidir.

5 yaşında oyunculukla kamera karşısına geçen GÜÇLÜ, 6 yaşındayken müziğe ilgi duyar ve piyano çalmaya başlar. 14 yıldır profesyonel olarak sahnelerde piyanistlik yapar. Güçlü 1996 senesinden beri deneme, hikâye ve film senaryoları yazmaktadır. Son olarak 2020 yılında yayınlanan Dark Lord “Üç Harfliler” ve çocuklar için Korku Avcıları adlı romanlarıyla hayatına devam etmektedir.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ