Şiir, Öykü, Ayna Ve “Gonk”

  • 02 Ekim 2020
  • 85 kez görüntülendi.

Hilmi HAŞAL

0 – Olağan zaman akışında, gündelik hengâme ortamı veya verili koşullarda şiir, öykü benzeri okumalara, diyaloglara nedensiz de merhaba denemez mi? Durup dururken, öylesine bir “Merhaba!” ile muhabbete başlanabilir herhalde. Dünyamız, çevremiz, ilgi ve iştigal alanı bu olduğuna göre, haydi; Merhaba!

1 – Bu satırları okumakta olduğunu varsaydığım yazı-çizi dertlerine odaklı vefalı gözlerin sahibisin mademki selamım, sohbetim elbette sana… Benzerlerine, benzerlerime! Yazanın derdine teşne türdeşimsin, ücra yalnızlığında… Seziyorum ve merhaba deyip sesleniyorum işte! İç dökme ya da ‘dışa açılma’ sayılabilecek bu satırlar, sana da bana da iyi gelir umuduyla! İyi gelir mi? İyi gelir umarım!

2 – Duyu ve düşün etkisi ve de tepkisi; yani anlık devinim (refleks) “şehvetle” güne, ışığa uyandırırmış insanı… Her sesleniş / konuşma bir bakıma ışığa çağrıdır diye bilinir o nedenle. Bu tümceler de öyle olsun! Evet, yoğunlaşma, duyuş-düşünüş uyandırırmış ruhu ve bedeni! Uyardıktan, sarstıktan sonra da davranış denetimi başlarmış, dense yanlış olmaz. O anda bir ayna tutulursa yüzüne ya da bir tür “ayna duvar” önüne dikilirse, duyuş ve düşünüş belirtileri dalga dalga dile sökün edebilir: Sesli ya da sessiz, konuşur insan! İç konuşma diyor uzmanlar; bireyin kendisiyle konuştuğuna kuşku duyulmaz! Kim ne derse desin, zor iştir aynaya bakmak! Aynalar affetmez çünkü…

3 – Aynaların sonsuz şiiri vardır! Başını kaldırıp baktığında, yüzleşeceği “gökyüzü aynası” haricinde, bütün aynalar hüzün, hüsran dersleriyle doludur. Yaşananlar göstermiştir ki “gökyüzü camı” en şeffaf ve şefkatli aynadır, insan evladı için! O başka(!) diye itiraz edenler çıkabilir. Tüm insanlık için geçerli gerçeklik söylüyor ya aynı şeyi: Metropolün bireyi uyuşturup yuttuğu çağda “ayna” kâğıda / kâğıt “ayna”ya düşen suretin lafı mı olur! Cam ayna kırılırsa onun yerine diğeriyle konuşur gözleri! Çünkü kentin duvarları var; bitmez tükenmez aynalar dizgesi, imge şöleni… Bir de AVM duvarları, Plaza cepheleri… İnsan, “portre” denen çehresine, kendine, oradan bakabilir. Cam ayna, üzerine düşmesin dileğiyle! Her kentli için geçerli bir yargıdır; bakan kendini görür! Kendi gerginliğini! Belli miktarda yol kat etmiş hayatını ve ganimet gibi tükettiğini şahsiyet bahtını, şansını… Tükettikçe, “vücudu!”nu da zamanla değersiz bir nesneye çevirdiğini unutmuştur, zira tüketmek büyük ölçüde unutmaktır da… Hesapsızca unutmak! Evet, muhtemelen unutmanın gizli hazzı vardır içinde. En çok da başkasını, uzak-yakın çevresindeki insanları unutur.

4 – Zavallı birey, başkalarının felaketinden, kendi zevkler hanesine pay çıkarandır bazen! O denli bencildir. Belki de çoğunuz, çoğumuz öyleyiz! Kendine(!) yansımadaki siluetine, “bulunmaz Hint kumaşı!” dikkatiyle yaklaşırken hele… Oysa her birey, gömüleceği metropolde, sıradan bir “yenilmiş!” nüvedir, kurban, örnektir olsa olsa…

5 – Bitip tükenmiş, buharlaşıp gitmiş insan, yitik ‘zaman’ın keşfine çıkan her zavallı birey, kendi aynasında, “mazi”deki kendini bulur öncelikle ve yoğunlukla… Yenilmek nedir(?) yaşlanıp eskimek nedir(?) ve de “beyaz bayrak!” hali nedir(?) öylelikle öğrenir. Yarına ilişkin sorular çoğaldıkça “şimdi!”nin ne denli paha biçilmez olduğunu keşfeder! Acıdır ama görür vahameti ne ki özün(d)e sindiremez; güya, yitirilmiş olan kendinden değildir! Herkes gibi “zavallı, kentli bireydir!” sonuçta. Metropoldeki yaşantı labirentinin, özüne, yani maddi-manevi varlığına ne tür anlam(!) yüklediğini, aynalardaki kırık portresinden okur.

6 – Demir-beton, cam-porselen, plastik-alüminyum kentinde, semtinde dolaşırken “gonk!” sesini duysa da duymasa da “gerisayım”ın sürdüğünü kavrar. Doğanın iyiliğini, bilgi, deneyim ışığını ve aşk halinin, sevme eyleminin cömertliğini anlayamaz belki ilk anda! Ne ki yaşar! Zaman zembereğinin öğütürken öğrettiği, eskitirken yenilediği etkinlik, evrenselmiş meğer diyerek, aydınlanabilir her kişi. Neden olmasın! Ama: “hayattan hiçbir şey anlayamadım; meğer başlayan bitermiş!” önyargısına ya da yorumuna kilitlenen zavallı için ne söylenebilir ki? Sanat inceliği, şiir duyarlılığı içindedir ama bunu bilinç çekmecesinde tutamaz. Ayırdına varamadan, yalnızlığını, romantizmini, lirizmini neasıl denirse densin artık estetik ruh süzgecinden akmış / arınmış halde yaşar. İlla şiiri, öyküsü yazılmış olmasa da söz konusu ‘insani’ durumun…

7 – Her kentli, her köylü, mezralı, istisnasız her kişi, dirimi tatmış her canlı, her “fani” konuk, kaçınılmaz sonu görecektir! İnsan evladı kendini, varlık nedenini anlayamadan solup silinecektir. Özetle, ancak yaşarken bedeni ve ruhuyla, ürettiği ve tükettiğiyle “anlam!” yükleneceğini yadsımamalı kişi… Ben, sen, o, siz, biz… Yüklenilmiş anlam, bilgi ve kuşku, korku ve ölüm kavramlarını içerir. Bir ömür öyle yaşam serüvenine dönüşür; başlar, sürer ve biter. Zaman, yaşantı ile araç-gereç kullandırır, somut değerlere ulaştırır bireyi. Belki tam da o minvalde zaman maddeye siner! Yani nesneyi de etkiler. Ruhuyla, öznesiyle, iskeleti / bedeniyle nense sayılan insan evladı, zamanı içinde hisseder var’lığını, özümseyip onaylar kendi künyesi için… Zamanda zincirli yaşama gayyası, varoluş belirtisi şiir alıştırması mı yoksa diye pirelenmeye başalar insan:

“Şaşkınlığım geçmedi, iğdelerden inen kokuya asılı

çeperinin gerisinde gölge tadı sezdiğinde bir çocuk

hava çiy olup giderken hayaller kalırmış yapracığa:

kıyıdayım, şaşkınlığım yüzde yosun lifleri, yük, der   

geçişin burukluğuyla bir çocuk; dağlanmış gerçekle

avunmak denizse, umut kıyıdır der, sarıçiçek, liman

yaşlılığımın sığındığı anılar iklimi, en acı yalnızlık

iğdelerin eskiyen kokusuyla büyüyemem der çocuk

şaşkınlığım geçmedi mavilerce, ötede yol boyunca

yerle gök arası salınım mı, her durak, şimdi molası

endişe kıtası kalbin, bitmeyen sınav öncesi terleme

gölge yüküymüş meğer cana, meçhul korona-virüs”

Bir tür avuntu kapısı mı, zihin bariyerlerinde aralanan? Yanılsama oyunu mu, şiire teşne sözcükler kümesi? Kentin ve korkunun eşzamanlı saldırısı sürmektedir çünkü… Ve arayış, çıkış eylemine hazırlık sayılan tedirginlik tökezlemeleri de tabi!

8 – İnsan bedeni, zamanı kendinde, fiziki yapısında, iskeletinde, etinde, kemiğinde taşır. Taşırken ezilir, ezilir ve sonunda, elbette daha fazlasına dayanamaz, yorulur, çöker, göçer gider! Tüm canlılar için geçerli olan göçüp gitmektir kesin sonuç! O minvalde “yorgunluk(!)” ya da çöküş, zamanı alt edememenin işaretidir olsa olsa… Günün gerginliğini geceye getirme gafleti, yorgunluğun göstergesidir. Kahretmez mi kişiyi? Kahreder! “Gün gündüzde kalsa ya(!)” diyerek hayıflanır; Adem oğlu – Havva kızı / Adem kızı – Havva oğlu…

9 – Gün gündüzde kalsa ya! Kalmıyor! Kaç kez denedim; kalmıyor! Metropolden köye / mahalleye gelirken sırtımdaki gün gerginliği ile yolculuk ediyorum sanki… Benden başka bir yük, katı / metal bir beden var  gibi iskeletimin üzerinde.  Çok tuhaf bir duyuş / hissediş egemen benliğime… Önce otobüste, cehennem aynasından fırlamış bir suratla tutunuyorum sarkıtlara… Tutamaklara! Hani şu ayakta yolculuk yapacaklar için tasarlanmış “askılık” gibi plastik kollar yok mu? Onlara tutunuyordum. Bir birine, bir diğerine, onlara tutuyorum. Bakıyorum öteki yolcuların yüzü de aynı cehennemden yansımış gibi: Gergin diyemiyorum, korkunç çehreler kare-geçidi, otobüsün cam “ayna”sında…

10 – Ne var bunda, tanıdık nöbette ya da sıkıntı esmesinde, diyeniniz çıkacaktır! Dünyayı bütün metropollerinde, bütün trenlerinde, bütün otobüslerinde, bulunur metro-tramvay, troleybüs veya trenlerinde, bütün alt geçit / üst geçit koridorlarında aynı simalar yolculuk ediyormuş sezgisi  kabarıyorsa insanın içinde, kurbandır o…  Diyerek altını çizelim öyleyse: Her dilde, kendince tanımı vardır; kimi “stres” der, kimi “travma”, kimi “şok”, kimi “grogi” (nakavt berisi) yani hüsran nakaratları, yenilgi işaretleri bitmez! Olağan bir taşkından, selden geriye kalanlar ille de şiir, öykü, resim, beste ürününe dönüşmez. Dönüşmeyebilir!

11 – Ruhsal (depresif) gelgitler salt duygu / sezgi / algı ile zaten aşılamaz herhalde! Uzmanlar bilir. Aşılamaz belki ama akıl ile yani mantık ve sağduyu ile de tümden denetlenemiyor demek ki! Hüküm yine uzmanlara düşüyor elbette. Atmosfer, koşullar, gelişmeler akıntısında yatıştırılamıyorsa ‘hasarlı ruh’ hali, sarsıcı bir rastlantı (şok!) yaşanmasını beklemekten başka bir şey kalmaz. Bir tür, Şaman usulü sağaltım beklentisi mi(?) kastedilen!  Neden olmasın?

12 – Günü, saatleri heba etme pahasına bekleyeceksin; oyalanacak, dikkati, başka başka olay / konu tarlalarına, kırlara dağıtacaksın! Bir an gelecek “gonk!” çalacak ve değişim gerekçesi devreye girecek sanısına kapılır gidersin: Ölüm korkusu yaşama kaygısına yenilir! Ancak direnç gücü, şiir, öykü, roman ile tutunmayı sağlar insan. Sağlayabilir! Direniş, kitap sayesinde hastalığı, ruhsal kaosu galebe çalar, çalabiliyorsa! Ucunda yaratma gerilimi, şiir, öykü ‘çıkarma’ endişesi etkindir. Birçok yapıt, eser öyle öyle dünyaya gelmiştir belki. İyimser bir varsayım diyeceksiniz: Olsun!

13 – Geçerli neden, gerekçe derdi olanın peşini bırakmaz; yazısının, yazgısının serüven deryasına bulaşır önünde sonunda: Şiir, öykü, resim olmuş, olmamış, dünyaya / kendi dünyasına kapanmış kişiler şaşırtmayacak denli birbirine benzer, savını dile getirmekte beis yok! Tam da o gerekçe yürürlüktedir hep; bugünlerde ve gelecekte daima “kitaba sarılmalıyım” diyenler, ufka daha rahat bakabilenlerdir! Dün olduğu gibi; yalnızlığına karşı sinir ve sınır zorlaması yerine, yaratıyla / eserle sağaltımı benimseyenlere ne mutlu! Aslında yol, bilinen yol! Bazılarınca fazlasıyla sevilen bir yol!


                                                                                            Bursa, Şubat – Mart 2019

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ