Tanrı’nın Roman Kahramanları

  • 22 Eylül 2020
  • 245 kez görüntülendi.

GÖKSU N. ÇAKIR

            Halil İbrahim Polat,  Arafta Zaman’ı, sıkı bir olay örgüsü ve yoğun bir duygu seliyle yazar. Başarılı da olur,  2017 Tudem Roman Ödülünü alır.

Yazar önce, “Hepimiz Tanrı’nın roman kahramanlarıydık” diye güzel bir cümleyle başlar romana. Hemen ardından roman kahramanı yani Sinan, İtalya’nın Bari kentine gitmek için bir trene binmesiyle hayatını sorgulamaya başlar. Bu yolculuğu daha önceki yolculuklarından farklı kılan şeyin içindeki yalnızlık duygusu olduğunu söyleyen kahraman, şu soru işaretini bırakır zihnimize: Kaçımız gereğinden önce hayatımızı sorguluyoruz? Daha bu soruya cevap bulamadan roman kahramanını böylesi yalnızlık duygusuna iten şeyi merak etmeye başlarız.

            “Bugün Bari’ye doğru beni götüren trenin vardığı yerin, daha önce varmış olduğum yerlerden başka anlamları olduğuna elbette şüphem yoktu. Şarkılar aynıydı, yolların çizdiği hatıralar, çayırların nehirlerle birleştiği ovalar, çocukların güzel seslerinin yankılandığı dağlar, göğün kubbesine karışan zamanlar aynıydı. Ancak ben bir yolculuğun düşlerine sığamayacak kadar kahır dolu ve yapayalnızdım. Bu kahır ve yalnızlık, alışık olduğum zamanlardan bana kalmaydı. Beni bir başınalığın tuzağına çekecek tek bir adımdan dahi korkmuyordum. Nilnur burada yaşamışsa, yalnızlık kılık değiştirmiş olmalıydı.” (s.16)

            Yazar okurunu fazla bekletmez, bir gün öncesine giderek neden yolculuğa çıktığını anlatır. Roman kahramanı, Sabiha Gökçen Havalimanı’nda da iç hesaplaşmalarına devam eder. Polat, burada bir yandan havalimanının bildik atmosferini bize gösterirken diğer yandan “Zira sözcükler de şahsiyet sahibiydi” diyerek bu bölümde de farklı bakış açısı sunar. Bunun yanı sıra “Her ayda bir kaldırım taşlarının değiştirildiği yerlerde büyümüş bir mimardım” cümlesiyle ilginç ve yerinde bir saptamada bulunur.  Ayrıca yazar, her ne kadar şiir yazmayı bıraktığını açıklamış olsa bile şiirsel cümleler romanın satır aralarına bu bölümde de sızmaya devam eder. “Ders çıkışlarında yalnızlığın kaldırımlarını yürüyordum.”

Yazarın mimarlık bilgisi kalemine güç katar, mekân tasvirlerini hakkını vererek yapar. “Bahçe girişinde büyük bir avlu karşılamıştı bizi. Eni on beş metre, boyu yirmi beş metre kadardı. Yapı, üç yüz yetmiş metre yüzölçümüne sahipti ve arsanın sadece beşte birlik bir kısmına oturmuştu. Beş araçlık park yeri vardı. Alev yalıya en yakın park alanında durmuştu. Peyzaj oldukça gösterişliydi… Bodrum ve zemin kâgir, birinci ve ikinci katı ise ahşaptan yapılmıştı…” (s.64-65) (s. 48)

Bununla birlikteara sıra bulunduğu zamandan geçmişe geri giderek anlatımı derinleştirir.

Yazar, kadın erkek ilişkilerini sürekli göz önüne sererken gerek romanın kurgusu, gerekse karakterler üzerinde iyi çalıştığını belli eder. Polat’ın da bir söyleşide dediği gibi roman boyunca arka fonda müziğin sesi duyulur. “İlk cümleyi yazdığım andan itibaren beni terk etmeyen, roman boyunca akıp duran müziğin peşi sıra yürüdüm. O müzik, denizin sesinde, rüzgârın uğultusunda, şarkının nakaratında, yolun güzergâhında, tenin ürkekliğinde, kentin kaosunda, düşün karşısında ve gerçeğin ortasında beni hiç terk etmedi. Eleni Karaindrou, By The Sea ile Luz Casal, Historia De Un Amor’la, George Dalaras, Pame Gi Allou’yla, Jacques Brel, Quand On n’a Que L’amour’la, Arafta Zaman o eşsiz müziğini bir araya getirdiler…”

Romandan bahsedecek olursak:

            H. İbrahim Polat,  Sinan’ı bu yolculuğa çıkaran kadınla yani Nilnur’la tanıştığı bölüme kadar geri döner.

Sinan,  Nilnur’la tanıştığında, ressam olan zengin sevgilisi Alev’le yedi yıldır beraberdir. Kısa sürede Nilnur’a âşık olan Sinan, iki kadın arasında kalır ve ikisini de kaybetmek istemez. Sinan, Alev’in ailesinin gücü altında kalmış bir erkektir ve bu yüzden kısa sürede Nilnur’la yaşadığı yasak aşkla enerjisi çabuk tükenir. Öyle ki hayatının her anını sorgulamaktan bedenen ve ruhen bitap düşmüştür. Yolunda gidiyormuş gibi görünen ancak gitmeyen bir hayatı vardır Sinan’ın ve bunu ailesinden, herkesten saklar bir süre.

            Nihayet bir psikoloğa gider ve her şeyi anlatır, istediği sonucu elde edemez fakat psikoloğun son sözü etkileyicidir. “Siz çok şanslı bir adamsınız Sinan Bey. Bunu iyi değerlendirin ve şunu unutmayın. Siz iki kadın arasında değilsiniz. İki kadın ellerinde yükseliyorsunuz.” (s. 138)

            Doktorun tavsiyesine uymaya karar veren Sinan, iki kadınla bir süre güzel günler geçirir ama içindeki çıkmazdan kurtulamaz yine de. Alev’le Nilnur’u karşılaştırır. Alev’in zengin ve çevresi olması ağır basar. Oysa Nilnur, Sinan’a sıkı bir gönül bağıyla bağlıdır. Bu arada Nilnur’a âşık olan Uğur adında genç bir yazarın gözüyse ikisinin de üzerindedir; sık sık onların girip çıktığı mekânlara uğrar.

Sinan dertlerini lise arkadaşı Selçuk’la ve bir çay bahçesini işleten Nesim’le paylaşır. Selçuk, Sinan’ın aksine kadınların sadece bedeniyle ilgilenen zengin bir aile çocuğudur.  Sinan, Nedim’le dertleşmek için gittiği çay bahçesinde bir gün öykücü Uğur’la tanışır. Uğur’un okuduğu öyküsündeki kahramanı Nilnur’a benzetir çünkü Nilnur da kütüphanede çalışıyordur.

Nilnur’la Alev arasında bir seçim yapmak zorunda kalan Sinan, diğerini çok sevmesine rağmen duygularının geçici bir heyecan olması korkusuyla Alev’de karar kılar. Nilnur’un salt kendisinin gölgesi olduğunu düşünür ve ondan ayrılma planları yapar.  Bir gün Üsküdar’da kendisine bütün gerçekleri itiraf eder ancak kısa bir süre sonra aldığı bu karardan pişman olur. Nilnur, hamile olduğunu ona söylemez.

Sinan, ayrıldıktan sonra Nilnur’u görmek için kütüphaneye gittiğinde Uğur’la karşılaşır ve Uğur’un öyküyü romana çevirdiğini öğrenmesiyle, Nilnur’la kendisinin romanını yazdığı izlemine kapılır. 

Birkaç gün sonra Sinan, Nilnur’un amcası Rüstem’in ayakkabıcı dükkânına gider ve orada baba olacağını öğrenir.

Normal seyrinde devam eden roman, ikinci kitapta daha bir heyecanlı olur. Artık roman içinde roman vardır ve bu romanı roman kahramanı Nilnur, mektuplarla tamamlar.

Sinan, beş yıl boyunca sevdiği kadından haber alamaz. Bu zaman zarfında Alev’le evlenir ancak evliliği kâğıt üzerinde bir evliliktir, üç yılı aşkın bir süredir görüşmüyordur onunla.

Nilnur, beş yaşındaki oğlunu Sinan’a bırakıp gittiği gecenin sabahında Uğur’un da onun adını taşıyan bir romanı çıkar. O sabah Nilnur intihar eder. Romanın intihar sahnesi ile Nilnur’un intihar şekli aynıdır. Başında oldukça ilgi gören ve beş yıl önce Yunus Nadi Ödülü’nü alan roman, bu benzerlikle ödülden daha büyük bir ilgi görür. Sinan sevdiği kadını kaybetmenin acısını yaşarken, Uğur ünlü bir yazar olmanın havasına çoktan girmiştir bile. Ancak her şey Uğur’un düşündüğü gibi yolunda gitmez. Herkes Nilnur’un katilinin Uğur olup olmadığını sorgular. Bu durumu Uğur şöyle açıklar:

“Son mektup da olsa Nilnur’a söz vermiştim. Bugüne kadar o sözle buraya gelmiştim. Onu seviyordum ve ne diyorsa yapacaktım. Zaten başka çarem de yoktu. İsteseydi, aramızdaki iletişimi benden habersiz keserdi. Ona her şeyi kabul ettiğimi, son mektubu görmeye hazır olduğumu, kimseye göstermeyeceğimi ve romanı mektubun içeriğini kullanarak tamamlayacağıma dair yemin ettim.” (s.389)

Sinan, sevdiği kadını Edirnekapı Mezarlığı’nda bırakır. Ailesi Sinan’ın acısıyla torununa sahip çıkıp, onu yalnız bırakmazken, Nilnur’un ailesi kızlarının cenazesine bile gelmez.

            Bu arada Sinan’ın hayatına başka bir kadın girer: “Sara” Bir müzisyen olan Sara’yla tanışması da bir hayli ilginçtir Sinan’ın. Nilnur’un romanın sonundaki gibi intihar edip etmeyeceğini öğrenmek için oğlu Ali’yi ona bırakmak zorunda kaldığı gündür bu. Romanın sonunda Sinan, Nilnur’un beş yıl boyunca kaldığı yeri görmeye karar verir.

            Özetle; büyük şehrin telaşlı hayatına bir şekilde girmiş büyük aşkları, onun mağdurlarını, laçkalaşmış ilişkiler içinde kaybolmuş gerçek duyguları ve o duyguları kaybettiğimizde baş başa kaldığımız yalnızlığımızın acı dolu kimsesizliğini okuduk. Bütün bunlar bize çok tanıdık gelse de her defasında bunu bir türlü bitmeyen acemiliğimize yorarken bu kez kendi hayatımıza bakıyoruz. Kaybettiklerimizle, bir daha geri dönme ihtimali olmayanlarla şu sonuca varıyoruz: Herkes kendi romanının içinde bir kahramandır, yazarı da tek okuru da kendisi olan.

Her şey bizim elimizde. Sevdiklerimizin ve sevenlerimizin kıymetini bilelim. İyi okumalar.

Arafta Zaman, Halil İbrahim Polat, Klaros Yayınları, Mart 2020

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ