Örsan Gürkan yazdı: Bir Toplumun Otopsisi

Örsan Gürkan

Yazarın şu ana kadar yazılmış 4 makalesi bulunuyor.
  • 01 Eylül 2020
  • 320 kez görüntülendi.

                Türk filmlerini toplum olarak ilgisizce izlediğimiz şu dönemde insanımızın Türk dizilerine yönelmesi ve onlara adeta bir sanat eseri gibi bağlılık göstermesi beni şaşırtmıyor. Kendimizden olabildiğine kaçmak için çaba gösterdiğimiz, ekranda bir benzerimizin canlandırıldığı belki de bu yüzden canımızı acıtan, bizi sarsan, sosyo-ekonomik, kültürel ve insani olanı işleyen filmlerden ziyade elbette izlenmesi görece daha kolay sadece insanlar arasındaki basit ilişki sorunlarını ele alan yapımların daha çok tutulmasını normal karşılıyoruz. Sanat ihtiyacımızın oradan geçtiğini bilen bir yandan da sanat ihtiyacımızı yönlendiren kanallarsa bu fırsatı tepmeyip bol duygulu, aşklı, paralı, şöhretli, hırslı aslında hiçbirimizi yaşamında önemli bir yer teşkil etmeyen ilişkisel yapımları bize sunup duruyorlar.

Yeni Türk sinemasının inşasında önemli rol alan Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Reha Erdem… gibi yönetmenlerse sanatsal zevki bilen kendiyle ve toplumla yüzleşmekten çekinmeyen sanatsal bir azınlık tarafından gayretle ve özveriyle takip ediliyor. Türk sineması adına büyük bir filiz, umut taşınıyor.

Nuri Bilge Ceylan’ı tam da kendi sanatının inşası noktasında “Bir Zamanlar Anadolu’da” yapımıyla bilirim. Sanatının özelliklerinin birçoğunu taşımakla birlikte Türk Sineması’nın da yapı taşlarından biri olan yapıt hakkında dile getirilecek birçok düşünce var. Bu düşüncelerden en dişe dokunur olanı insani ve mesleki yozlaşmadır. Nedense bu filmi izlediğim sırada bir yerlerde bu olayın yaşandığına hatta “bir zamanlar” kendimin de buna benzer olaylar yaşadığıma eminim. Bu eminliğin ya da tahminin kaynağı ise sinemanın olanaklarını çok iyi kullanan bizim yürüdüğümüz yolu iyi bilen kendi de o yoldan “bir zamanlar” geçmiş ya da tanık olmuş olan birinin kamerasıdır.

Mezarlığı ile ünlü köylerimiz vardır bizim. Ölümü çok önemseriz güya bir an olsun aklımızdan çıkmadan beynimizin bir köşesinde durur. Her köyün mutlaka tertemiz bir mezarlığı, lüks camisi vardır ama her nedense her köyün aynı güzellik ve özenle yaptığı bir okulu, bir parkı, bir spor merkezi yoktur. Bu yaşamdan kopuk acınası durumu gururla kabul etmemizin ne dinle ne de kültürle alakası vardır. İnsanımız ne şartlarda yaşadığını iyi bildiği için ölümü özenle karşılamak ister. Bu dünya yaşanacak dünya değildir, bu dünyaya ölmek için geliriz ve acı çekilecek yerdir burası. O yüzden yaşamak yerine ölmek daha iyidir ve insanların ağzından diret olarak bu cümleyi duymak da bizi şaşırtmaz. Ne yaşanmıştır ki ölünce ne kaybedilecek! Kaldı ki ölüme en odaklı yaşamı benimsediğini ifade edenler diğerlerini kandırmakta en birinci safı çeker. Dünya yaşamını bunca arzulamasına rağmen bunu inkâr ederek hem soygunculuğa hem de fitneye yönelmesi kolaylaşır. Dini açıdan bunu tartışmaya bilgim yetmez ancak hem İslamiyet hem de diğer dinler en az ahiret yaşamı kadar dünya yaşamını önceler en az ahiret kadar dünyanın güzelliğine hizmet etmeye odaklıdır diye düşünüyorum.

Filme bir uzun bir giriş yapmış gibi oldum. Öncelikle bir toplumu masa olarak düşünürsek masanın dayandığı dört ayağı; adalet, sağlık, eğitim, güvenlik olarak sıralayabiliriz. Bunlardan birisi eksik ya da zayıf olduğu zaman masanın ne kadar ve nasıl dengede kaldığını biliriz. Sağlığın toplumdaki temsilcileri doktor ve sağlık çalışanları, adaletin hakim ve savcılar, eğitimin öğretmenler, güvenliğin ise kolluk kuvvetleri olduğunu biliriz. Bu temsilcilerin hangisini güçlü tutarsanız toplumu oraya yönlendirirsiniz. Her biri son derce önemlidir ancak her birinin filizlendiği alan ise eğitimdir. Eğer ki eğitimin aksaklığından söz edeceksek toplumun her bir alanı ve temsilcisi ana temsilciler de dahil olmak üzere yozlaşacaktır. Filmin konusunun ağırlığını ise toplumsal yozlaşma çekmektedir.

                Gecenin karanlığında sürüklenen toplumun biricik temsilcileri zanlıyla birlikte cinayetin işlendiği yeri aramaktadır. Cinayet aslında bir namus cinayetidir. Cinayetin basit bir cinayet değil de namus cinayeti olarak seçilmiş olması ise çok manidardır. Zanlı öldürdüğü şahsın karısı ile ilişkide olduğunu hatta olan çocuğun kendinden olduğunu söyleyecektir daha sonra. Adamı da bu yüzden öldürmüştür. Öncelikle toplumun namusu da yozlaşmıştır. Namus kavramına en çok değer verildiği iddia edilen, herkesin bir aile yaşamının olduğu, her şeyin örtülü ve ölçülü yaşandığı söylenen kırsal bir kesimde olmuştur bu. Her ne kadar büyük şehirleri yaşam kaynağı kabul etsek de yaşamın özellikle doğu toplumlarında kaynağı köylerdir. Köylerde ortaya çıkan dini, insani bozulma kısa sürede büyük şehirlerde de görülecektir. Bu bozulma yani filmdeki cinayet öncelikle bir namus yozlaşmasına götürür bizi. Mutsuz evlilikler, çarpık ilişkiler yumağına…  Yönetmenimiz bizim gözümüze sokmadan çok ince bir anlatımla gerçekleştiriyor bunu. Bu namus yozlaşması bir cinayete sebebiyet vermiş ve gecenin karanlığında toplumun tüm organları yollara düşmüştür cesedi aramak için. Aslında o ceset sadece zanlının cesedi değildir. Hepsinin eseridir. Toplumun yozlaşmasından kaynaklanan bir ölümün cesedi.

                Zanlı cinayeti işlerken alkollü olduğunu söylemektedir ve gösterdiği bütün alanlar yanlış çıkmaktadır. Herkes gecenin karanlığında bir oraya bir buraya sürüklenirken kafalarındaki tek problem aslında işlenen cinayet falan değildir, kendileri ve kendi yaşamlarıdır. Bir an önce eve dönmek, işlerini halletmek, ihtiyaçlarını karşılamaktır. Cinayet işlenen ve her zaman olan bir şeydir onlar için bu da böyle geçip gidecektir. Cinayetler ve dahası kötülükler toplumun biricik temsilcileri tarafından kanıksanmıştır artık onlar da o cinayeti işleyenlerden farksızdırlar çünkü. Birçoğunun ailesinde sorunlar, karısıyla ilişkisel problemler, sağlık problemleri, ekonomik zorlukları vardır. Bu gece vakti karmaşası için fazla mesai ücreti alıp almayacaklarını düşünürler hatta. Savcı sürekli küçük abdestine çıkmak için araçları durdurmakta, doktor eski karısını hatırlamakta, arap kendinden yüksek mevkideki kadrolu şoföre verip veriştirmekte komiser ise telefonda karısından azar işitmektedir. Bu da bize toplumun bütün ilişkisel bağlamını sunar. Toplumun her organı, aile, sağlık, güvenlik… durdurulamaz biçimde kan ağlamaktadır. Anadolu’nun ücra bir kösesinde unutulmuş binlerce yıllık kadın yüzlerinden kabartma taşlar da dikkatimizden kaçmaz. Kadın Anadolu’dur, kadın namustur. Kadın bir toplumda güçlü olmaz ve binlerce yıllık kabartmalardaki kadın silüetleri gibi unutulursa namus bozulur Anadolu yozlaşır. Kaldı ki işlenen cinayette ve savcının daha önceden yaşanan ve çözmeye çalıştığı bir ölümde kadınların parmağı vardır. Doktor savcıya bir insanın durduk yere ölmeyeceğini ve o güzel kadının öldükten sonra neden otopsisinin yapılmadığını sorduğunda savcı afallar. Savcı kadının kalp krizinden öldüğünü otopsiye gerek olmadığını söylediğinde devreye otopsilerin düzgün yapılmadığını, ölüm nedenlerinin gerçekten tıbbi olarak araştırılmadığını bilen doktor girer ve birçok ilacın kalp krizine yol açabileceğini ve kadının intihar etmiş olabileceğini söylediğinde savcı beceriksizliğini yozlaşmışlığını ve kendi aile yaşantısındaki güvensizliği kabul ederek “kadınlar ne kadar acımasız olabiliyor” der. Savcının kadınlara aşırıya kaçan bir ilgisi vardır, köye gittiklerinde bütün erkekler muhtarın çok da önemsemediği kızını çok beğenmişledir. Herkes bu konu hakkında bir şey söyleme ihtiyacı duymuş kızın güzelliğine hayranlıkla bakmıştır. Muhtarsa köye morg yaptırmak istediğini söylediği sırada elektrikler gider ve bir daha gelmez. Gece vakti gelen davetsiz misafirlere sofra donatmıştır ve bundan büyük memnuniyet duyduğunu ifade ederken diğer bütün muhtarlar gibi birçok gereksiz yaşamsal olmayan konudan, istekten bahseder. Burada yönetimlerin de yozlaştığını çok net biçimde anlarız. Muhtar artık muhtarlığa aday olmayacağını söylediği halde aday olmuştur ve ne hikmetse seçilmiştir. Toplumun yönetici seçmekteki anlayışı da yozlaşmadan nasibini almıştır. Elektrik sorununu çözmektense kendilerine morg yapan, mezarlığı güzelleştiren ve artık aday olmak istemeyen birini kendilerine yönetici bellemişlerdir. Toplumun herhangi bir alanındaki yozlaşma önü alınamaz bir biçimde diğer alanlara sirayet etmektedir. Sağlık siteminin çözemediği sağlık problemleri olan bir savcı ne kadar yararlı olabilir? Okul olanakları kısıtlı bir öğretmen bankalara kredi borcu boyuna aşmış bir komiser neyi düşünebilir? Aracını tamire götüren ama tamirciye güvenemeyen ve aracını hiçbir zaman istediği gibi tamir ettiremeyen bir çiftçi nasıl işine odaklanabilir? Her şey toplumun tabiriyle “ takas tukas” gitmektedir , “böyle gelir böyle gider”.

                Doktor ara ara öne çıksa da filmin tam anlamıyla bir ana karakteri yoktur. Her bir karakter gerçekten önemli bir şekilde işlenmiş ve kendi gerçekliği içinde değerlendirilmiştir. Bütün bu olaylardan sonra komiser yazdıracağı bir ilaç için doktora gelmiş işini halletmeye çalışmaktadır. Orada doktora “senin yerinde olsam burada bir dakika bile durmam hemen pılımı pırtımı toplayıp tayin isteyip giderim” der. Ancak Doktorun cevabı “nereye” olur. “Nereye olursa” der komiser. İnsanlar için artık her yer aynıdır. Toplum yozlaşmış bütün kurumlar, toplumun organları çökmüştür artık neresi olsa yaşanmazdır. Bunu diyen komiser de yıllarca orada çalışmaktadır da neden oradan gitmez? Hiç kimse düzeltmeye kalkışamaz bu düzeni. İnsan bir şekilde araya kaynayıp gider.

Filmin en acınası bölümü olan son sahnesinde bir toplumun otopsisi yapılmaktadır ve bir umut ışığı yakılmaktadır. Doktor otopsiye devam ettiği sırada yardımcısı onu uyararak soluk borusundan ve akciğerlere varana kadar toprak dolduğunu cinayetin maktulün diri diri gömülmek suretiyle işlenmiş olabileceğini söyler. Doktorsa tıpkı eleştirdiği savcının yanlışına düşer, tutanağa göğüs kafesindeki organların tam ve sorunsuz olduğu notunu düştükten sonra yüzüne kan sıçrar. Ne kadar eliyle temizlemeye çalışsa da yüzünün bir yanında kan izi kalır. Bu kan toplumun kanıdır, namusun, ailenin, inancın, sağlığın, adaletin, güvenliğin, ölmüş olan insanlığın cesedinden sıçrayan kan geri döndürülemez bir biçimde akmaktadır. Otopsi odasında bunu şelale gibi duyarız. Neyin aktığını biliriz ama oralı olmak istemeyiz seyirci olarak, bilirsek içimiz bulanır. Doktor yüzündeki kan lekesiyle camdan dışarı bakar dışarıda okulda çocuklar oyun oynuyorlardır. Bu cinayeti sadece çocuklar ve çocukları yetiştiren onları topluma kazandıran eğitim temizleyebilir. Çocukluk o bitmez umut, eğitimle yeşerecek ve bize bir umut ışığı olsun bırakacaktır.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ