Ferit Sürmeli, Yaser Bereketoğlu İle Konuştu…

  • 28 Ağustos 2020
  • 144 kez görüntülendi.

‘Sığınak’ ilk şiir kitabıdır Yaser Bereketoğlu’nun. “Siz Güzeldiniz Sonrasız Zamanlarda” ikinci şiir kitabı. Öyküleri de yayınlandı birçok dergide…Kitap olmaya aday öykü dosyası da hazır. “Elimdeki tespih taneleri gibi Bir bir deviriyorum günleri…” Günler, haftalar, aylar derken uzun bir süre geçti aradan. Bu yılın ilkbaharında, “Ugarit’te Son/Bahar” adlı bir romanını okurlarıyla paylaştı. Biraz şiir, Biraz öykü, çokça da roman konuşacağız Yaser hocamla…

Ferit Sürmeli: Hocam hoş geldin…

Y.B. : Hoş buldum sevgili Ferit. Uzunca bir aradan sonra seninle görüşmek çok güzel. Umarım sonraki günlerde de seninle ve diğer edebiyat sevdalısı arkadaşlarla sıkça görüşme olanağımız olur.

 Ferit Sürmeli: Öncelikle  yoğun koşuşturma içinde bana ayırdığın zaman için teşekkür ederim. Klasik bir soru ile başlayalım söyleşimize.  Şiir, öykü ve roman yazma serüvenini paylaşmak ister misin?

Y.B. : Bu klasik soruya klasik  yanıtlar verilir hep. Hani; küçük yaşta okudum, yazdım gibi. Çocukluğumun uzun bir kısmı İskenderun’da geçti. Bir kısmı da Antakya’da. Çocukluğumun İskenderun’unda sahil civarına, Antakya’da ise Köprübaşı’na kavruk yüzlü, sarkık bıyıklı kitap çerçileri gelirdi. Bu insanlar gezgin olduklarından ne zaman gelip ne zaman gidecekleri belli değildi. Ben de yaşadığım kentte çok gezen biriydim. Bu gezintilerimde sürekli denk gelmişimdir bu kitap çerçilerine.

            Babam Arap Edebiyatına vakıf biriydi. Arapça şiir yazardı genellikle. Yazdıklarını da paylaşırdı bizimle. Bununla birlikte, Ortadoğu’nun kadim geçmişinde yaşanan gizemli, egzotik ve kahramanlık dolu hikayeler de paylaşımının artısıydı biz sekiz kardeş için. Anter bin Şeddat, çocukluğumun kahramanıdır. Hz. Hamza, Hz Ali’nin cenkleri… İşte bu çerçiler, benim bildiğim bu  kahramanların kitaplarını satarlardı. Kaldırım üstünde, kitaplarını satış için sergiler sonra habire tütün içerlerdi.

            Çerçileri görür görmez bir heyecan basardı beni. Geçerdim sergilerinin karşısına, çömelir, pırlanta gibi seçer alırdım kitapları. Hayber Kalesi, Zaloğlu Rüstem, Anter bin Şeddat, Yunus Emre, Karacaoğlan, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Arzu ile Kamber, Ferhat ile Şirin, Bin bir Gece Masalları… Kuruşluk okul harçlıklarımı, gözümü kırpmadan sayardım ellerine.

            Orta okulda Türkçe ders kitaplarındaki metinleri ilk günde okur, sonra tekrar okur, tekrar okurdum. Okumaktaki kıtlık dönemlerimden çıkış yolum buydu.

            Ömer Seyfettin, Reşat Nuri, Sait Faik ve öykücülüğümüzün birçok yapı taşlarının öyküleriyle tanıştım. Sonra beni öyküleriyle büyüleyen ve edebiyat dünyasına fırlatan yazar ve kitabı: Necati Cumalı “Ay Büyürken Uyuyamam”

            Lise yıllarında, Divan Edebiyatı  şairlerinin güçlü ritimli şiirleri, Yunus Emre’nin yalın ve derin imgelerinden çok etkilenirdim.

            İlk yazdıklarım, ( karaladıklarım ) etkilendiğim yazar ve şairlerin kötü bir kopyasıydı. En önemlisi benim bunun ayırdında olmamdı. Yazma sanatında, insanın kendi sesini bulması uzun bir süreç içinde, bilinçli bir okuma yöntemiyle; okuyarak, okuyarak ve okuyarak gerçekleşebilir.

            Yazdığım şiirler ve öyküler, insan eksenli, insan psikolojisini önceleyen, insanın “durum”unu belirten türdendir. Öykülerimde yaşanmışlık, kurguyla paralel gider. Her iki türde de dili önemseyerek insanı kucaklamak arzusundayım.

            İlk şiir kitabımı arşivimdeki şiirlerden derlediğim “SIĞINAK” adıyla yayınladım. Doğrusunu istersen, sesimin tam oturmadığı, etki altında kalınan şiirlerdi. İkinci kitabım,

“SİZ GÜZELDİNİZ – SONRASIZ ZAMANLARDA –“ adıyla Kurgu Kültür Merkezi Yayınları’ndan basıldı.

            Ortadoğu’daki Türk işçilerini konu edinen  “KIRBAÇ” adlı öykü dosyamı tamamladım.  Sanırım öykücülüğümüzde, bölgeyle ilgili işlenmemiş bir coğrafya Ortadoğu.

            Romanla ilgili serüvenimi söyleşimizin ilerleyen bölümlerinde özel olarak değinmek istiyorum. Çünkü esas olarak romanımın konusunu uzun bir öykü olarak düşünmüştüm. Fakat ana konunun yan öykülerle besleneceğini fark ettiğim için ‘tür’ün roman olması kaçınılmaz oldu.       

 Ferit Sürmeli: “Tüm sevinçlere bedel / Bir şiiri bitirmenin sevinci”  dizesinde  ‘şiiri’ ibaresinin yerine roman ya da öykü düşünülebilir mi, yani diğer yazınsal türler için geçerli mi o sevinç?

Y.B. : İlk şiirlerimden, coşkuyla söylenmiş bir dize. Kendimce az da olsa bir gerçeklik payı var diye düşünüyorum.

Her türün kendine özgü güzelliği vardır. Estetik ve biçem şiir ve öyküde farklılık gösterir. Şiirde yetenek, biçim ve dil kullanımı; ardından gelen zeka ile birleşince çok farklı tatlara ulaştırır sizi. Bu nedenledir ki şiir, öykü ve romana göre defalarca okunabilir. Her okuyuşta farklı derinliklere iner, farklı bir estetik duyguyu algılarsınız. Öyküde ise durum farklıdır. Kendini defalarca okutmaz. Bu nedenle öyküye özgü bir yazım işçiliğini kullanmak zorundasınız.  Dil yine ön plandadır. Betimlemeleri ve ayrıntıları akıcı bir şekilde vermelisiniz. Yoksa öykü, kuru bir ağaç gibi kalakalır ortada.  

 Ferit Sürmeli: “acının çığlığını duydu yüreğim / çünkü mayın tarlasında yeşeriyordu şiir” Evet, mayınların art arda patlaması sonucu yeni bir sesle tanışıyoruz. “Siz güzeldiniz Sonrasız Zamanlarda”mı saklı şairin sesi?

Y.B. : ‘Siz Güzeldiniz / Sonrasız Zamanlarda’ insanlığın evrensel bahçesine katkı sunan insanların ölümsüzlüğünü çağrıştırmak için yazılmış bir şiirdir.

Çocukluğundan bu yana yaşamın dişli çarklarından, süzgecinden geçtim. Yanlışlarımdan, yanılgılarımdan aldığım dersleri usumun bir kenarında biriktirdim hep. Hayata ve insanlara karşı ilkeli bir tavrım olagelmiştir. Yaşam savaşımda insanı kucaklayan sevgi ile iç içeyimdir. Öyle ki şiir ve öykülerime de yansır bu bakışım. Dünyanın yanan bir coğrafyasında yaşıyoruz. Katliamların, ölümlerin, acıların çetelesi tutulamaz oldu artık. İnsanlığın “kadim” direnciyle sorumluluk almak zorundayız. Gelecek kuşakların, yaşamlarının her alanındaki kayıplarını en aza indirmek ve yok etmek için elimizden geleni yapmalıyız.  Elbette okuyarak, yazarak ve birikimlerimizi paylaşarak…   

Ferit Sürmeli: Yazmak şudur, yazmak budur gibi tanımlamalara girmek istemiyorum. Ama yazmak; iç dökmedir, rahatlamadır, sağalmadır, sığınmadır da bir bakıma. Sığınağın şiir mi yalnızca?

Y.B. : Yazar Demirtaş Ceyhun’un  yazma ile ilgili olarak benim de düşüncelerimle bire bir örtüşen bir cümlesini anımsarım hep: “ Yazmak Dürtülerin Kölesi Olmaktır.” diyordu. Evet, hiçbir çıkar gözetmeksizin, bizi dürten yazma tutkusu karşı konulamaz bir güçtür. İnsanı yazmaya iten şey, “yazmanın keyfi”dir. Yazmanın keyfi, “yazmak” eyleminin içindedir. Yoksa Sait Faik; “Yazmasam ölecektim.” demezdi. Yazma eyleminden alınan gerçek mutluluk, yaratıcılığın verdiği mutluluktur. Düşünebiliyor musunuz; yazarak yeni bir şey yaratıyorsunuz. Önce size ait olan, sonra da okurun sahipleneceği…

Sığınak sorununa gelince; bir tehlike anında, baş edemediğiniz acılar, yalnızlıklar, keder ve hayatın acımasız bombardımanı sizi bir sığınağa yönlendirir.  Korunacağınız yer size en yakın olan yerdir.  Bu şiir olabilir, öykü olabilir. Ulaşılacaksa doğayla iç içe olmak da bir tercihtir. O dönemlerde bana en yakın olanı şiirdi ve şiire sığındım. Umutlarımı yitirmeden…

 Ferit Sürmeli: Öykülerini gördüm birçok dergide. Yanılmıyorsam bir öykü dosyası da kitap olmaya aday. Öykülerin neyi içeriyor daha çok? Bir de romanınla tanıştım iki ay önce… Sence öykü yazmak roman yazmanın ilk aşaması mıdır?

Y.B. : Ortadoğu’daki Türk işçilerini konu edinen  “KIRBAÇ” adlı öykü dosyam on iki öyküden oluşuyor. Öykülerimde, daha önce söylediğim gibi insanı kucaklayan kardeşlik ruhu ve sevgi var.

Bir öykü yazarıysanız roman yazmayı deneyebilirsiniz. Fakat bu, her halükarda roman yazabileceğiniz anlamına gelmiyor. Hiç öykü yazmadan roman yazan yazarlarımızın sayısı az değildir. Roman ve öykü farklı edebi türlerdir.  Bunlar birbirinin yazma aşaması değildir. Asıl olan yazma becerisi ve dilin kullanımıdır. Roman yazıyorsanız romanı besleyen kısa yan öykülerden yararlanabilirsiniz.

Ferit Sürmeli: Kuzey Suriye’de tarlasını süren bir çiftçinin sabanına takılan bir taş. Taşın altında eski seramiklerle kaplı bir mezar. Yazıtlar… Fransız arkeologların hummalı çalışması sonucu: bir antik kent olan Ugarit’in hikayesi gün yüzüne  çıkıyor. Ama asıl hikaye sende diye düşünüyorum. Neden özellikle antik kent Ugarit’i romanlaştırdın?

Y.B. : Bu sorunun yanıtını kitabımın ‘önsöz’ünde yazdıklarımı alıntılayarak vermek istiyorum. Şöyle ki:

 ‘2006  yılında  benim de davetli olduğum Suriye’de  düzenlenen  edebiyat  ve  kültür  etkinliklerine  katılarak  Halep,  Şam  ve  Lazkiye  kentlerini  gezme  ve  yakından  tanıma olanağı buldum. Lazkiye  kentindeki  etkinlik  sonrası  grupça  yaptığımız  turistik kültürel   gezide;  sessizliğe  bürünmüş;  yıkık,  dökük;  fakat  oldukça  düzenli  bir  kentin  antik  çağ  kalıntılarından  oldukça  etkilendim.  Rehberimiz  harabelerin   Ugarit  kent  devletine  ait  olduğunu  söyleyerek  kentin  tarihçesini  anlattı.  Ugarit  kent  devletinin  Anadolu’yu  da  kapsayan  Orta  Doğu’nun  en  önemli  ticaret  merkezi  oluşu,  Ugaritlilerin  kendi  alfabeleri  dışında  tüm  bölge  krallıklarına  kabul  ettirdikleri  bir  ticaret  alfabesini  oluşturdukları  ve  dünyanın  ilk  müzik  notalarının  burada  yazıldığı,  yapılan  kazı  ve  araştırmalar  sonunda  bilinen en eski şarkının  ( hurrian  hymn )  notalarının  burada     bulunduğu  gerçeğiyle  yüzleştiğimde,  buralara  dair  bir  şeyler  yazmam  gerektiğini  şiddetle  hissettim. 

Yıllar  sonra,  Ugarit’i  bir  roman  olarak  yazmaya  karar  verdim.  2013  yılında,  Ugarit  ile  ilgili  türlü  kaynakları  araştırdım.  Altı  aydan  fazla  bir  süre  boyunca  bu  antik  çağ  kent  devletinin  yönetim  şeklini,  sosyal  yaşamını,  tanrılarını  ve  tapınmalarını,  ticari  ilişkilerini,  her  alanda  yarattıkları  uygarlığın  bölge  krallıklarına  etkilerini  inceledim.  Bunun  yanı  sıra,  Ugarit’le  bağlantılı  olarak  Mısır  firavun  devletini  ve  özellikle  Hitit  krallığını  da  aynı  şekilde  araştırdım.  Ugarit’in  ve  Hititlilerin  aynı  dönemde  yıkıma  uğrayıp  tarih  sahnesinden  silinmesi,  yazacağım  romanın  omurgasını  oluşturdu.  Roman  kahramanlarını  ete  kemiğe  büründürürken  “baş  kahraman”  yaratmadım.  Roman  kişileri,  kendi  çaplarında  bir  değer  oluşturuyordu. Yani  romanda  kahramanlar  vardı.  Çalışmalarım  sonunda  kalemi  elime  aldığımda,  romanı  şimdiki  zaman  ekiyle  (-yor )  yazmaya  karar  verdim.  Nitekim  araştırmalarımın  ve  yazmaya  başladığımın  üçüncü  yılının  sonunda  ( 2016 )  pek  hacimli  olmasa  da  romanı  bitirdim.  Yazın  dünyasına  katkı  sunabileceksem  mutlu  olurum.’ 

Ferit Sürmeli: Sanırım Ugarit’i ilk sen kaleme aldın. Bilmiyorum daha önceleri var mı, yok mu?

Y.B. : Yaptığım araştırmalarda Ugarit’in tarihi geçmişi dışında kaleme alınmış bir yapıt bulamadım. Sanırım ilk kez ben yazdım.

  Ferit Sürmeli: ‘Ugarit’te Son/Bahar’ı, deyim yerindeyse bir solukta okudum. Ara ara heyecanlandım, ara ara kızdım, çokça da hüzünlendim Tabii. Ekonomik, sosyal ve kültürel olarak ne çok benzeşiyoruz Ugarit’le değil mi?

Y.B. : Romanı yazarken kısa cümleler kurmaya özen gösterdim. Bir de şimdiki zaman ekini kullandım. Cümlelerde zaman kaymasını önlemek için titizlikle çalıştım. Yan öykülerle omurgayı beslemeye gayret ettim. Sanırım tüm bunlar bir araya gelince okura okuma kolaylığı sağlamış oldum.

Ugarit Kent Devleti MÖ 1200 yılında talihsiz, trajik bir sonla tarihin tozlu sayfalarına gömülmüş. Oldukça zeki ve çalışkan bir kavmin varlığını gözlemliyoruz Ugarit’te. Bir yanda devasa Hitit imparatorluğu diğer yanda Mısır firavun devleti ve bu iki krallığı deyim yerindeyse parmaklarında oynatan yedi bin nüfuslu Ugarit kent devleti. Bulundukları coğrafyada; kan gövdeyi götürürken görünmez bir dokunulmazlık zırhıyla örülmüş bu kent devletinde yaşayan insanlar, kendi oluşturdukları ticaret dilini tüm coğrafyaya kabul ettirmiş ve kültürleriyle tüm bölgeyi etkileri altına almıştır. Haliyle yüksek düzeyde eğitimli bu kavme zarar gelmesin diye hiçbir krallık bunlara zarar vermemiş hatta her devirde koruma altına almışlardır. Ekonomik, sosyal ve kültürel alanda eğitim veren akademileri vardır. Dünyanın ilk müzik notaları bu kent devletinde yazılmıştır. Tapınaklardaki kutsal ayinler ve törenler Ugaritlilerin geliştirdikleri müzik aletleri eşliğinde gerçekleşmiştir. Kilden yapılan ev ve süs aletlerine cam geçiren ilk medeniyettir. Oyma sanatının sanatsal boyut kazanmasına katkı sunmuşlardır. Zevklerine düşkün, yaşam standartları oldukça yüksektir. Sömürge görünümlü olmalarına rağmen kent demokratik ve laik yönetiminden hiçbir taviz vermemiştir. Dolayısıyla yönetimde geçerli olan çok tanrılı dinlerin yanı sıra tek tanrılı dinlere mensup olanlar da burada oldukça rahat bir yaşama ortamı bulmuştur. Türlü kökene ve dinlere bağlı insanların birlikte yaşama ve içselleştirdikleri birbirlerine katlanma kültürünün ilk izlerine bu kette rastlıyoruz. Şimdiki Antakya’nın sosyal dokusuna benziyor türlü yönleriyle.  

Ferit Sürmeli: Roman uzun bir tür tabii. Deyim yerindeyse sözcük denizi. Parçalar oluşuyor bir bir… Parçalar birleştiriliyor, bölümler sıralanıyor ve kurgu tamamlanıyor. Galiba kurgunun en özgür dili roman dilidir. “Ugarit’te Son/Bahar”181 sayfadan oluşuyor. Tadımlık bir roman bana göre. Az sözcükle kocaman bir antik çağ kentini anlatıyor elbette. Katılıyor musun, bir de metnin, romanın  derinliğinde sakladığın ve özellikle okurun bilmesi gereken bir mesaj var mı?

            Y.B. : Teknolojinin gelişmesi insan yaşamına kolaylıklar sunarken bazı alanlarda olumsuz etkilerini ağır hissettiriyor. Okur kitlesinin oldukça az olduğu ülkemizde görsel medyanın katkısı! daha da az okur olmuştur. İnsanlar ‘zaman yetersizliğini’ geçerli bir mazeret olarak göstermekteler. Bunu göz önünde bulundurarak romanı presledim. En azından; okur, kitabı eline aldığında gözü korkmuyor; ‘ha ben bunu kısa sürede okurum’ diyor. Bahsettiğim ortalama bir okur profilidir. Bence yazarlarımız, küçük hacimli romanlar yazarak ortalama okur kitlesinin sayısının artmasına katkıda bulunabilirler.

            Sorunun son bölümüne gelince; ben romanı yazarken bu kent devletinde yaşayan insanların, günümüz insanlarına benzer bir ortamı paylaştıklarını düşünmüşümdür hep. Aradaki tek fark ulaşım ve iletişimdeki hızdır.  

            Romanın derinliğinde sakladığım, okurun bilmesi gereken özel bir mesajım yok. Kişisel bir öngörüm var. Ugaritliler Sami ırkından, Lazkiye’den Antakya’ya kadar olan deniz şeridinde yaşıyorlar. Kent devleti, tarihten silinirken halkından sağ kalanlar önce Asur krallığına sonra da Fenikelilere sığınmışlar. Kanımca bunlar yaşadıkları bu bölgede, günümüzde de yaşayan Nusayriler dediğimiz Arap Alevilerinin atalarıdırlar. Arap Alevilerinin, konuştukları dil dışında Araplarla hiçbir ortak paydası yoktur. Yaşama biçimleri, kültürleri, dünyaya bakış açıları Araplara benzemez.

Ferit Sürmeli : İlginç bir tespit. Hocam bu konuda bir belgeye ulaştınız mı?

Y.B. : Bölgede yaşayan Nusayri din adamları, atalarının Fenikelilere kadar dayandığını söylerler. Bana göre de önce Asur krallığına sığınan daha sonra da Fenikeliler içinde yaşayan Ugaritliler Nusayrilerin atasıdır. Bu konuda öngörülerimi destekleyecek yazılı bir belgeye ulaşamadım.

Ferit Sürmeli : Hocam benim için oldukça keyifli ve verimli bir sohbet oldu. Çok teşekkür eder, yazın alanında başarılarının sürekliliğini dilerim.  

Y.B. : Benim için de zevkli bir söyleşi oldu. Aynı duygularla ben de teşekkür eder, yazma serüveninde sana başarılar dilerim.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ