40 Yıl Sonra 12 Eylül 1980: Öncesi Suda Bulanık Oyunlar ve Sonrası Gece Dersleri, Ya Tahammül Ya Sefer, Yüz:1981

  • 28 Ağustos 2020
  • 509 kez görüntülendi.

HASAN ÖZTÜRK / hasanozturktrb@hotmail.com

“Türkiye’de demokrasinin üzücü bir şekilde başarısızlığa uğraması sonucunda kaçınılmaz hale gelen üçüncü darbe”1 olan 12 Eylül, Türkiye’nin son kırk yıllık siyasal ve toplumsal yaşamında başat belirleyicidir. 12 Eylül 1980 sabahı saat 04.00’te, “Nihayet generaller 1961 Anayasası dönemini bitiren düdüğü çaldılar.”2 ise sonrasında çokça tartışılan o düdük sesini gerektiren pek çok neden sıralanabilir: 70’li yılların sonlarındaki politik belirsizlik, cumhurbaşkanlığı seçimindeki ‘kilitlenme’, tanınmış akademisyen, politikacı ve gazetecilerin öldürülmesi, handiyse iç savaş hazırlığı görüntüsü veren toplumsal çatışmalar, ekonomik dengeleri alt üst eden yüksek enflasyon, cumhuriyet rejiminin varlığına yönelik tehlikelerin görünürlüğü, eğitimi sekteye uğratırken halkın can güvenliğini tehdit eden terör eylemleri, çözüm üretemeyen siyasal iktidarın sorunlar karşısındaki çaresizliği… Bütün bu iç sorunların ötesinde bir de dış boyut vardı elbette: “Sürüp giden siyasî şiddet ve akan kan generalleri müdahaleyi düşünmeye sevk etmedi. Öyle olsaydı, daha önce müdahale edebilirlerdi ve etmeleri gerekirdi. Generallerin müdahalesinin nedeni, İran devriminden sonra Batı için aniden stratejik olarak önemli olmaya başlayan Türkiye’nin istikrarı ile ilgili kaygı ve tazyik duygularıydı.”3 Gerekçesi her ne olursa olsun, 12 Eylül 1980 sabahı ‘askerî rejim’ iktidarında uyandık her birimiz. Oysa iki seçenek vardı önümüzde 11 Eylül akşamına dek: Ya “yurttaşların temel değerlerine hitap eden bir siyasi örgütün öne çıkması” ya da “askerin yönetime el koyması”4 gerekiyordu. Umulan birincisi olmayınca umutsuzca beklenen ikincisi gerçekleşti seçeneklerin.

Onar yıl aralıklı önceki iki ‘müdahale’ yeterli olmamış ki yeni ‘askerî rejim’ bu kez kararlıdır. Her ne kadar üçüncü kez yönetime el koymayı gerektiren “bunalımlar öylesine derin ve karmaşık” olduğundan “müdahale ve bunun sonuçları hakkında düşünülmemiş aceleci yargılamalar yapılması mümkün değil”5 ise de durumdan vazife çıkaranların ön hazırlıklı iki çalışma alanı bellidir: “Bunlardan birincisi, ülkede eksikliği duyulan can güvenliğini sağlamak, ikincisi de sola ve emekçi taleplerine sınır getirerek ekonomik-sosyal hayatı işverenler lehine düzenlemek.”6 Biraz da öyle oldu ‘netekim’: 13 Eylül günü kimseler can vermedi sokaklarda ve iş dünyasının patronları gülmeye başladı “bildiri” sonrasının günlerinde. Her bir birey, bu bireylerin bir arada yaşadığı toplum ve bu toplumdaki sanatçı bireylerin oluşturduğu edebiyat üzerinde, belleklerden silinmeyecek izler bıraktı 12 Eylül 1980’in saat 04’ü. Bu savrulma ve sorgulamaların bir bilinçlenmeyi çağırdığını da söyleyelim.

            Bir dönemin edebiyatında roman

            Adı geçen dönemi konu edinen bazı romanları anmadan Nurdan Gürbilek’in, 1988’deki bir yazısının adıyla ilk kez 1992’de yayımlanan Vitrinde Yaşamak kitabının “giriş” yazısından bir dönem tablosuyla başlamak istiyorum: “Birçok alanda birden: kadınlar kendilerine ait bir dil geliştirmeyi en çok 80’lerde denediler, ama kadınlık denen bölge de en çok bu dönemde bir söz siyasetinin kuşatması altına girdi, keşfedilip adlandırılmaya çalışıldı, yeni bir alan olarak kodlandı. Türkiye’de ilk kez bu dönemde Kemalist ‘yüksek’ kültürün dışında bir ‘aşağı’ kültür patlaması yaşandı, ama kitlelerin umut ve özlemleri de ilk kez bu kadar yoğun biçimde kültür endüstrisinin nüfuz alanına girdi. Özgürlüklerin en çok kısıtlandığı dönemdi 80’ler, ama insanlar kendilerini belki de ilk kez bu kadar serbest hissedebildiler, kurumların dışında olmanın serbestliğini, tüketme özgürlüğünü, kendilerini bu dünyaya teslim etmenin hazzını tattılar. Teni ve iştahı keşfettiler ama cinsellik denen bölge de ilk kez bu kadar çok konuşulan, bu kadar çok kışkırtılan, bu kadar yakından kuşatılmış bir alana dönüştü. Kültür ilk kez bu kadar önem kazandı, bir bakıma günlük hayatın kendisi kültürelleşti, öte yandan da kültür denen alan da özerkliğini ve otoritesini ilk kez bu kadar kesin biçimde kaybetti. Aydınlar kendileri adına ilk kez bu kadar konuştular, ama varlık koşullarını da ilk kez bu kadar kesin bir biçimde yitirdiler. Baskının bu kadar yoğun olduğu bir dönemde iç dökme, anlatma, ifşa etme arzusu ilk kez bu kadar öne çıktı. Basın bunun kanallarını, bunun imkânlarını ilk kez bu kadar bonkörce sundu insanlara.”7 İlk yarısı ‘baskı’ ikinci yarısı ‘özgürlük’ ile adlandırılan 80’li yıllar, kendi içindeki bu karşıtlıkla Platon’un Şölen diyalogunda anlattığı, cinsiyeti ancak bölündükten sonra belirginleşen cinsiyetsiz bütün (androgynos) gibi canlandı belleğimde.

            Bu yazımda edebiyat/roman ile toplum ilişkisini sayıp dökmeye gerek olmadığı beyanıyla 80’li yılların edebiyatının, ‘düdük’ sesinin çınladığı bir zaman ve mekânda -Ursula K. Le Guin, yazarı ve onun yaratıcılığını anlatırken “Bir şeylerden çıkmayan hiçbir şey yoktur.” (Zihinde Bir Dalga, 2017) cümlesiyle başlayan o nefis paragrafını doğrular biçimde- oluştuğunu söylemek bile fazla derim. Benzer açıklıkla şunu da söylemek mümkün: 80’li yılların edebiyatı, dönemin koşulları gereği anlatım biçimlerini değiştirerek öyle bir zenginleşti ki vaktiyle düdük çalmışların kavrayamayacağı derinliğe ulaştı.8

Roman türü hakkındaki “sokak boyunca gezdirilen ayna” yargısı, zamanındaki önemiyle geçerli olduğunda 12 Eylül, kayda değer görüntüler bırakır -tutuluş biçimiyle görüntüsü zenginleşen- romanların aynasına. Sokaklardaki eylemci gençler, yargısız infazlar ve işkenceler, işçi eylemleri, üniversitelerin durumu, güç odaklarının kışkırttığı sağ-sol kutuplaşması, tutuklanan eylemcilerin cezaevi çilesi, yok edilen idealler ve bilinçli sıradanlaştırma, bireysel hesaplaşma ya da örgüte yönelik eleştiriler, düdük sesiyle esas duruşa geçerken öte yandan zamanın kontrolsüzlüğüne ayak uydurup ilkelerinden uzaklaşan medya, para ile cinsellik arasına sıkıştırılmış hazcı yaşam tarzları…

12 Eylül, tarihsel bir dönem olarak hakkında pek çok bilgi edinebileceğimiz kaynaklardadır, bundan sonra ekleneceklerle dönem hakkında öğreneceklerimiz çoğalacaktır elbette. Bu böyle de Hayır (Adalet Ağaoğlu), Sessiz Ev (Orhan Pamuk), Devrimciler (Kaan Arslanoğlu), Sudaki İz (Ahmet Altan), Gece Dersleri (Latife Tekin), Mavi Karanlık (Vedat Türkali), Yüz:1981 (Mehmet Eroğlu), Hiçbir Yere Dönüş (Oya Baydar), Peygamberin Son Beş Günü (Tahsin Yücel) Ay Şarkısı (Gürsel Korat), Kuş Diline Öykünen (Ayşegül Devecioğlu), Tol (Murat Uyurkulak), Aşk Üçlemesi (Atilla Birkiye) vb. romanlar okunmadan 12 Eylül’ün demokrasi ve toplum darbesi anlaşılabilir mi, pek sanmıyorum.

Suda Bulanık Oyunlar: 12 Eylül öncesine küçük bir prolog

            Cemil Kavukçu (d.1951)’nun, ilk kez 2004’te yayımlanan ikinci romanı Suda Bulanık Oyunlar, taşradan büyük kente üniversite okumaya gelmiş ‘acemi’ Tarık’ın romanıdır. Kendi adlandırmasıyla “Doğduğu yer, Sulak Dağı’nın kuzeydoğusunda bir yer; enlemi boylamı belli bir nokta.” olan ve doğduğu yerde içilebilir durumda iken içinden geçtiği kentin atıklarıyla kirlenen, artık canlı yaşamın kalmadığı “foseptiğe dönüş”en Kırat suyu ile arasında -adının tersinden okunuşu ve içindeki kirlenmişlikle- yakınlıklar bulur genç üniversiteli. Tarık; üniversitenin, büyük kentin, arkadaş çevresinin, kadının, ideolojik eylemlerin, kısacası yaşadığı hayatın acemisi, yabancısıdır. Varla yok arası bir babanın çocuğu olarak annesini taşrada bırakıp geldiği büyük şehrin üniversitesinde kimya okumak, ekonomik ve sosyal yönleriyle kendisinden yukarıda gördüğü arkadaşlarıyla aynı evde kalmak, hemcinsi arkadaşlarının kız arkadaşları varken taşrada kalmış aşkı Nazan’a mektup yazarak avunmak ve buna karşılık ev arkadaşının ayarladığı Seher ile yetinmek, cinsel açlığını sinema filmleriyle gidermek, kendisini güvende hissetmek için düşüncelerini pek anlayamadığı eylemci gençlerle yakın olmak…  İçindeki “büyük volkan ateşi” kent yaşamında belirsizliklere dalıp çıkan, sıkışmışlık içindeki “büyük taşralı” Tarık’a, adları başka olan üniversiteli pek çok Tarık’a, bir iç sorgulama yaptırır: “Kimsin lan, derdi, ne işin var bu kentte, bu evde… Okulu bitirebilecek misin? Bitirsen ne olacak? Kimya’yı seviyor musun, bu bölüme severek mi girdin? Yalnızsın. Evet, yalnızım. Açsın. Evet, açım. Eşek kadar oldun ama bir kadınla yatmadın daha.” (SBO, 15)

Romanıyla ilgili bir görüşmede (Radikal Kitap, 03.09. 2004) Suda Bulanık Oyunlar’ın “bir dönem romanı olmadığını” özellikle vurgulayan Kavukçu, kitabı için “Tarık’ın romanı” diyor ve ekliyor: “Ben sadece aldım onu 1970’li yıllara oturttum.”  Roman hakkındaki şu cümle de Kavukçu’nun: “12 Eylül öncesi yaşananları aktarıyor.” 12 Eylül 1980 öncesini, çok yönleriyle de sonrasını film seyreder gibi okuduğumuz dokuz bölümlük romanda, yazarının dikkat çektiği o “yaşananlar” süreci, yazımın başlangıcında sıraladığım “darbe” gerekçelerinin başat olanıdır.

Büyük şehirde 70’li yılların ortalarında istemeye istemeye “nümerik” notlarını geçtiği soğuk gecede onca sorunla birlikte “duvarlara yazı yazan militanları, silahlı çatışmaya girenleri, vurulup düşenleri…” (SBO, 11) de düşünen Tarık, her ne kadar “BEN DELİ MİYİM, sonra DEVRİM, sonra DELİYİM” ikilemini yaşarken öte yanda halkın uyuduğu o saatlerde “bildiri” okuyanlara “can güvenliğini sağlamak” görevlerini anımsatıyordur. Kaldı ki günlük yaşamda karşılaştıkları, Tarık’ın geceki düşüncelerinin aksine somuttur: “Derslere giriliyor ama dersler dinlenmiyor sınıflarda. Hep bir şeyler, hep bir şeyler kahroluyor. Duvarlar, kimsenin kanının yerde kalmayacağını söylüyor; vuruyor, kırıyor, kahrediyor, kana kan istiyor duvarlar.” (SBO, 39) Her geçen gün şiddetlenen çatışmalar giderek biçim değiştirir, birbirini “faşistlerden daha tehlikeli” gören devrimci gruplar, “Devrimci Yol ile Halkın Yolu” karşı karşıya gelir ancak Tarık seyircidir.

Kavukçu, romanındaki “gözlerine ölümün suskunluğu oturmuş” devrimci Ertan karakteriyle eylemci gençlerin kendileri olamamışken başkalarını/toplumu kurtarma çabalarındaki yüzeyselliği eleştirir. Öğrenci kızları “bacılar ve bacı olmayanlar” diye ikiye ayırıp bacıları “mücadele arkadaşı” tanıyıp karşı taraftaki bacı olmayanları “burjuva kızları” (zi zi burjuvazi) olarak kadın/aşk evreninin dışına çıkarmak gibi porno filmlerin oynatıldığı sinema salonunda “perdede çiftleşen iki figürün görüntülerine kurşun sık”ıp, ardından sol ellerini havaya kaldırarak “tek yol devrim… bağımsız Türkiye” sloganları atmak, ucuzluk gösterisidir. Tarık’ın, doktorların dilindeki adıyla KBT olan beynindeki o “Küçük Burjuva Tümörü” operasyonu için hastaneye kaldırılması da bu ironiye örnektir.  Öte yandan, sokakların eylemleri, Ertan aracılığıyla Tarık’ın yanına, evine taşınır. Büyük kentin sokaklarında “her bedene uyan bir ölüm kol geziyor” (SBO, 25) iken belinde silahıyla dolaşan Ertan, “çeliğin dokunuşuyla tenini uyarır.” Onun için “Kız yok! Aşk yok!” ise var olan “Yalnızca savaş… Bu düzen yıkılana dek…” sürecek olandır. Bu, “patlamaya hazır bomba kadar tehlikeli bir militan” Ertan, onların kaldığı evde karnını doyurur, gerektiğinde saklanır.

Şehrin akıp giden cıvıl cıvıl hayatıyla uzaklardaki Nazan bir hayaldir Tarık için: “Pis bir masanın başında ders çalışmaya çalışıyor sözde ama, aklı başka yerlerde. Çok başka yerlerde. O hep yanından geçip gidenlere bakıyor. Porno filmler izliyor. Oysa birçokları bellerine sokuyor silahlarını ve gün ağlanıp sızlanma günü değildir diyorlar.” (SBO,37) Arkadaşının tanıştırdığı Seher ile konuşurken hiç olmazsa bir kızı güldürebilmek mutluluğunu yaşamak isteyen taşralı genç, eylemci Ertan “onların mutlu yuvalarını hücre evi olarak kullanacağı” kaygısıyla irkilir bir an. Babasıyla hesaplaşmasında, “Arkadaşlarım ölümün üzerine yürürken ben ölüme hazır değilim. Çünkü henüz bir kadınla yatmadım bile.” (SBO, 41) diyerek iç döken Tarık’ta “aşk ve devrim iç içe”dir.

Tarık’ın gönül bağı kurduğu Kırat çayının kirliliği, içinden geçtiği büyük şehir coğrafyasında sınırlı değildir, kirlilik her yana bulaşmıştır. Bazı eksiklerini gidermek için annesinin yanına döndüğündeki taşrada, Kırat suyunun doğduğu yerde bile içilebilir durumda olmadığını görür. Evde aile yakınları arasındaki çatışmaların benzeri küçücük taşra kasabasının sokaklarına da yansımış, Tarık dönüp geldiğinde bırakıp gittiği kasabayı bulamamıştır. Arkadaşlarından Numan, ‘büyük şehirde ne işin var’ sorusunu kendisine sorma gereği duymayıp kasabada kalmış Tarık; diğer biri Cemal ise iş bulamamış, bu nedenle yurt dışına kaçmayı planlayan üniversiteli Tarık’tır.

Üniversiteli Tarık’ı doğup büyüdüğü kasabada asıl üzen, büyük şehirdeki eylemlerin taşra kasabasına yansımış olmasıdır. Ülkedeki durumun iyiye gitmediğini, “Bir gün harbiden kıyamet kopacak. O zaman da kan gövdeyi götürecek.” (SBO, 95) kaygısıyla anlatan birahane sahibi, belinden tabancasını eksik etmeyen Numan, küçücük kasabada “on beş yaşındaki çocuklar bile süslü dolaşıyor” der, silah taşımayan Tarık’a. Cemal’in anlattıklarına bakılırsa “Birkaç gözü pek gencin çabasıyla faşist örgütlenmeye geçit verilmiyor.” (SBO, 103) olduğundan ‘kurtarılmış mahalleler’ yoktur kasabalarında. Daha düne kadar “mahalle aralarında naylon top koşturan” çocuklar, birilerinin bellerine yerleştirdiği silahlarla “neyin uğruna” savaştıklarını dahi bilmeden ‘eylemci’ oluvermişlerdir.

Tarık’ın, kasabasından “her yerde aynı şeyler yaşanıyor” sitemiyle ayrılıp döndüğü şehir, bırakıp gittiğinden kötü durumdadır. Kırat suyunun, “kapkara ve pislik içinde akıyor” oluşu, üniversitedeki bir çatışmanın ortasında kalmışken karakola götürülen Tarık’a karamsar ortamı anlatır. Bir çatışma sonrasında yaralanıp yakalanan Ertan içeri atılmış, ev dağılmış, Ertan içeride yalnız değilken bile “çizgisiz ve yolsuz adam” Tarık, dışarıda yapayalnız kalmıştır. Yirmi üç yaşını tamamlayıp da yirmi dördüne gireceği gecede “ölüm provası gibi uzun, sihirli bir uyku” tek seçenektir, heba olmuş bir gençlik sembolü Tarık için.    

            Gece Dersleri: Örgütle hesaplaşmanın ‘küfür’ boyutu

            Hengâmenin ardından ‘Türk-İslam Sentezi’ ile durulan12 Eylül’ün, düşünceyi ve örgütleri hedef seçmesi, dönemi konu edinen romanlarda ‘sorgulama’ alanı açılmasına ve sonrasında tartışılmasına yol açmıştır. Bütün ‘güç’ iktidarları gibi 12 Eylül de renkleri önemli olmayan ‘koyunlar’ istiyordu kuşkusuz. Söylenceye göre insanoğlu nihaî gün gelip tahtına oturunca, dünyanın bütün toplumları gelip onun karşısında saygıyla toplanacakmış. İnsan da o zaman “koyunları keçilerden ayıran bir çoban gibi” davranarak karşısında toplanan insanları birbirinden ayıracakmış. Koyunlar, kendisine yardım ettiği için sağında, lanetli keçiler ise solunda olacakmış.9 12 Eylül, keçi/sol için yenilginin ötesinde bir “tükeniş”10 olduğundan ‘sorgulama’ ve ardından ‘sorgulamanın sorgulanması’ da doğal olarak orada11 yapılacaktır.

            Gürbilek’in belirlemesiyle “edebiyatın ana akımının dışından gelen kendisini bir yazar olarak değil de bastırılmış bir yaşantının temsilcisi olarak görmeyi tercih eden” Latife Tekin (d.1957)’in, Ocak 1986’da yayımlanan üçüncü romanı Gece Dersleri, sözünü ettiğim ‘sorgulama’ ve öte yandan ‘postmodern’ terimini henüz uygun bulmayan Berna Moran’ın, “gerçekçilikten kaçış” olarak adlandırdığı yeni bir roman anlayışının öncülerinden olarak her iki yönüyle de sıklıkla konuşulmuş, eleştirilmiştir.12 Askerî rejimin hedef aldığı örgütlerde etkin görevler üstlenmiş eylemciler, zamanla geri çekilmeyle soğuyan ortamda filizlenen bireysellikleriyle zamanında ölümün göze alındığı konumlarını, örgütün kendilerine biçtiği tartışılmaz görevleri, örgüt liderlerinin süreci yönetmedeki yetersizlikleri, örgüt içi iktidar çekişmelerini vs. sorgulayarak yeni duruşlar belirlemişlerdir kendilerine. Yazılma aşamasındayken yazımı engellendiği söylenen Gece Dersleri, evinden kaçmış genç kız Gülfidan ile onun örgüt üyesi kişiliği Sekreter Rüzgâr arasındaki çatışmanın, dili ve kurgusu apayrı olan romanıdır. Gece Dersleri yalnızca bir sorgulama romanı olarak okunmamalıdır, 12 Eylül öncesinin işçi sorunları ile darbe sonrasının işkenceleri de saklıdır bu romanda.

            Henüz ergenlik çağındayken anne baskısı nedeniyle evinden kaçan Gülfidan, “küçük bir gece odasında toplaşmış kırk kadına karış”tığında evi dışında yeni bir ortamda bulur kendisini. Topluluktakiler yeni gelenin kim olduğunu sorduklarında, karşılık olarak “kırk kadının gözlerinin içine duygulu bir kuşun resmini astım” (GD, 15) deyişi, onun bir tür ‘aranıza hoş geldim’ dercesine örgüte girişini ve umutlarını gösterir. “Kırk kadının ‘Bir şeyler yapmak lazım… bir şeyler yapmak lazım…’ diye titreyen ses tellerine”  bütün kalbiyle uzanıp da “halka gibi ateşleri” boynuna taktıktan sonra “Dernek defterine beni de yazın!” (GD,16) dediğinde Gülfidan örgüt üyesidir artık. Annesine anlattığına göre ütülen kirpiklerini makasla gizlice kesmiş, saçlarının kıvrılan uçlarını kırpmış, kavlayan burnunu soymuş ve ardından “rüzgâr gibi bir militan” (GD, 41) olmuştur, kadınlığından vazgeçerek elbette. Ne var ki çok sürmez bu umutlu başlangıcın esenliği. Ne zaman ki “sonbahar donuk sarı rengiyle şap şup basarak” geçer yüzünden “Sekreter Rüzgâr kod adıyla koskocaman bir sitenin zemin katında genç yaşta mahzun kaldım. Yuvarlanıp giden hayatımın hayali, halkımızın bendeki hatırasına yüz çevirdi.” (GD, 17) der. Ardından adıyla kim olduğunu hatırlamakta güçlük çektiğini ve “deliksiz bir uykuya zorlanmakta” olduğunu anlar. Tanıklıkları sonunda karşı taraftan bakarak konuşacaktır uzaklaşmak istediği ortama karşı ancak kiminle? Ya kendisi, ya yakın bildiği Mukoşko ya da annesiyle konuşur Sekreter Rüzgâr kız Gülfidan. Bu nedenle anılar, günlükler ve mektuplarla bütünleşir roman, bilinen roman biçimlerinin aksine.

            “İllegalitenin masal yazıcısı Gülfidan” örgüt içerisinde Sekreter Rüzgâr olarak yaşadığı acıları, tanık olduğu tutarsızlıkları, her iki kişiliğinin de yetişemediği yeni bir dille dillendirir. Bundan böyle “Sekreter Rüzgâr kod adıyla durup duran” kalıbının içinde “azar azar küçülerek yok olacağı” kaygısıyla “korkarak ağladı”ğında Dev Sefid’in zindanından bir biçimde kurtulması gerektiğini düşünür. Örgütünün üyesiyle güçlükle başardığı evliliği ve çocuğu tartışma konusu olan genç kadın, örgüte katılanların bireysel özelliklerini yitirip kimliksizleşmelerine karşı çıkar: “Günlerce o daracık sokaklarda dolaşmak, arka yollardan gece evlerinin içine sızmak orada kaybolan kendime beni kavuşturur mu?” (GD, 148) Onun karşı durduklarından biri de örgütün söylem-eylem tutarsızlığıdır. Görevli olduğu gecekondu bölgesindeki işçilere yapılan haksızlıklara ortak oluşuyla ‘darbe’ çağrısında kendisinin de payı olduğunu düşünür. İşçilere yönelik kurtarıcı söylemlerin, politik/söz bağlamını aşamadığından “şövalye yüzükleri, lacivert takım elbiseleri ve beyaz çoraplarıyla sendikacılar” (GD, 48) betimlemesiyle yakınır.

            Yazılma tekniğinin, çıkarımlarını zorlaştırdığı Gece Dersleri romanının, sonlarındaki şu iki cümlesi, Gülfidan ile Sekreter Rüzgâr’ın bireysel direnişleridir bence: “Kolay mı kırk kadının kollarının arasında baygınlık geçirmemek. Bu öyle bir çarpışmaydı ki, gözlerinden yıldızlar, çelik aynalar, kuşlar uçuştu.”(GD, 163) Evet, düşünceye ambargo koyanların emri altında “bellekleri yanıp kül olmuş” olanlar için “Kolay olmayacak kendini onarma”k.

            Ya Tahammül Ya Sefer: Muhafazakâr çevrenin ‘dava’ ile ‘dünyalık’ çelişkisi

“İnandığımız, uğruna pek çok şeyi göze aldığımız ‘dava’lar. Birlikte yürünecek bir yol. Bizimle aynı duyguları, fikirleri paylaşan arkadaşlar. Ancak onlarla var olabileceğimizi, hayatımızın bir mâna kazanabileceğinizi düşünürsünüz.” Alıntıladığım bu cümleler, Mustafa Kutlu (d.1947)’nun, Ekim 1983’te yayımlanan ve “yakın geçmişimizde böyle düşünen insanların, nesillerin, nasıl bir araya geldiklerini, sonra nasıl dağıldıklarını, şahsiyetlerinden ve bulunmaları gereken yerlerden nasıl uzaklara sürüklendiklerini ele al”an Ya Tahammül Ya Sefer adlı kitabının arka kapak yazısıdır. Şöyle bir yan yana getirelim; dava, 1980, bulunmaları gereken yerlerden uzaklara sürüklenen dava erleri ve onların “açmazlarını, acılarını dile getiriyor” olduğu için yayımlanan ve adının hemen yanında “hikâye” yazılı Ya Tahammül Ya Sefer. Kitabın 12 Eylül dönemiyle görünür ilgisi, yayımlanış yılıyla sınırlı görülebilir ancak hikâyesi derindir kitabın. Yazdıklarının her birinin kapağında ‘hikâye’ yazılıdır Kutlu’nun, roman sözcüğüne mesafeli durur o ancak anlattığı romandır onun.

Vaktiyle “Hareket” dergisinde (Eylül 1981; Mart 1982) iki öyküsünü okuduğum(uz), tamamı on üç hikâyeden oluşan Ya Tahammül Ya Sefer, kunduracı çırağı sonra ustası “dava delisi” Kerim’in de katılımıyla dernek-dergi çevresindeki “okumuş yazmış adamlar” topluluğunun söz yerindeyse yüreklerini koydukları ‘memleket kurtarma’ mücadelesinin, dünyalık çıkarlara yenilmiş, fiyaskoyla biten hikâyesidir.

 Dernekte “Her dakika emre âmade” Kerim, onun ayrı bir saygı duyduğu “hukukta” okuyan Murat Ağabeyi, Âsım, Yunus ve başkaları… Her biri “davanın eri… pırıl pırıl” üniversiteli gençler. “Yaz sıcakları bastırıp, deniz mevsimleri açılıp, herkesler plajlara, kırlara, kızlı oğlanlı toplantılara koşarken onların içinde davanın sönmeyen ateşi.”(YTYS, 8) yandığından kütüphanelere giderler, kitap okurlar, konferanslar düzenlerler, binbir güçlükle dergi çıkarıp dağıtırlar, yoksul sofralarında birbirlerinin çiğnedikleriyle doyarlar, küçük mescitlerinde huşu içinde namazlarını kılarlar. Onlar için ‘milli ve manevi değerler’ en yüksek direğin bayraklarıdır o günlerde.

Kerim’in heyecanı arttıkça okumuş-yazmışların yüreğindeki dava ateşi söner. Okulunu bitirince kanat vurup uçmaya başlayanlar hakkında “davayı kucaklayıp gidiyordu, öyle sanıyordum”(YTYS, 11) diye düşünür Kerim ancak durum hiç de öyle değildir. Murat ağabey üzgündür Kerim ise kızgın. Bir zaman sonra arabalarıyla şöyle bir geçerken uğrayanlar ‘ne var ne yok’ deyip geçerler. Gençlerden olanlar ara sıra saz çalıp eğlenmeye, içki getirip içmeye başlarlar dernekte. Kerim’in davayı beklediği dernekte “davadan bahseden kalmamış” olduğu gibi bazı gençler de hocalarını, “davaya hizmet…” sözleriyle taklit ederek dalga geçmeye başlar, borç para bile alırlar Kerim’den. Zamanla “büsbütün gelmez” olurlar artık.

Derneğin müdavim ağabeyi Aksekili Âsım, iktisat profesörü Âsım Bey olup fabrikatör damadı olarak dünyalık yaşamın tadını çıkarmaktayken oğlu İlhan’ın oruç tutmasıyla tedirgin olunca psikologlara götürür oğlunu. Hukukta okuyan “mazbut, müslüman, karıncayı incitmez, parlak istikbali” olan Erzurumlu Yunus, milletvekili ardından bakan olmuş, eşinin başını açtırmış, arkasından “dama çıktı, merdiveni çekti” (YTYS, 60) dedirtmektedir. Kerim’in Murat ağabeyi okulu bitirememiş, dava arkadaşlarının aymazlıklarına küsmüş, derneğin anahtarlarını Kerim’e bırakıp uzaklaşmış, kültür kitapları satılıp okunmadığından kurduğu yayınevinde yemek kitapları basarak işlerini yürütmeye çalışırken yine de davayı unutmamış, borç harç içinde yalnız başına ölüp gitmiştir. Profesör Âsım ve bakan Yunus Beyler, görev icabı giderler “dava” arkadaşlarının cenazesine, o kadar.

Kutlu, acı hikâyenin sonunda gençlere döner yeni bir umutla. Ailesinden uzaklaşan İlhan’ı, tanıştığı Veysel aracılığıyla babasının bir zamanlar ‘dava’ imanıyla yaşadığı medreseye gönderir. Bu kez de İlhan’a yolunu göstermiş Veysel, avukat yazıhanesini “kâh bir yapı kooperatifi, kâh bir kütüphane, kâh bir parti ilçe merkezi gibi” (YTYS, 113) kullanıp büyüklerin yolunda, dünyalık olanın esenliğiyle yaşamaya başlar. İlhan ise bir dramdır artık.

Zamanlaması yerli yerinde Kutlu’nun: ‘darbe’ geldi, ‘dava’ gitti, der. Müslüman-muhafazakâr çevreyi tam da ‘içinden’ bildiğine söz/kanıt gerekmeyen Kutlu, “davamız hayata uymak değil, hayatımızı Hakk’a uydurmaktır” (YTYS, 31) diyerek “dava ateşi” ile yananların samimiyetsizliklerini, ellerine fırsat geçtiğinde “Gerilemiş ruhların mütemadiyen tavizler vererek hayatla, zaruretle uyuşmalarını…” apaçık göstermiştir. Kutlu’yu okuyan ve okutturanlar, Ya Tahammül Ya Sefer kitabına “Mürit” (Sır) hikâyesini de eklemeli derim, ‘dava iflas beyannamesi’ eksik kalır yoksa.

            Yüz: 1981: 12 Eylül’ün ‘savaşma seviş’ müfredatına eleştiri

            Önceki beş romanında çoklukla eylemci başkarakterleri öne çıkaran Mehmet Eroğlu (d.1948), 2000’de yayımlanan Yüz:1981 adlı altıncı romanını, bırakınız eylemci olmayı söz yerindeyse ‘anti-kahraman’ kişi ekseninde kurgulamıştır. Felsefe eğitimi almış ve askerlik görevini de asteğmen olarak tamamlamış adsız başkişinin romanı, “bu öykü, inanın sizin öykülerinizi de anlatıyor olacak ve çok geçmeden öykülerimizin birbirinden pek farklı olmadığını, iç içe geçtiğini kavrayacaksınız” açıklamasıyla özetlediği, açıklamasını doğrulayan alt başlığı “ben/siz” olan bir “giriş” yazısıyla açılır. Toplumsal yaşamda hiçbir sorumluluk üstlenmediğinden kesinlikle suçlanamayacak olan ve öyküsünün, her birimizin öyküsüyle benzeştiğini söyleyen adsız kişi “Aşk, bağlılık, tutku, nefret gibi kavramlar acemi bir terzinin elinden çıkmış elbiseler gibi hep eğreti durdu üstümde.” der, olmayan kişiliğinden söz açarken. Bu niteliksizliğin anlamı, romanın “son” bölümündedir: “Değerli olan her şeyin sıradan insanlar için üretildiğini hatırlamak.” (Y, 425)

12 Eylül gününün henüz ışımaya başladığı saatlerde mesaiye başlayanlar, “düşünme, arzu et” istediler toplumdan gün aydınlanır aydınlanmaz. “Ne zaman ‘kültür’ sözcüğünü duysam elim tabancama gider.” diyen Hitler döneminin İmparatorluk Kültür Komisyonu sözcüsünün mantığıyla ‘idiot’ topluluğu oluşturmayı öncelediler yollarını açmak için. Roman boyunca, “fikir sahibi olmaktan, hastalıktan kaçar gibi kaçıyor” olmayı beceri sayarak para, içki ve kadın üçlüsünün kuşatmasında -Dostoyevski’nin balinasının karnına benzer izole edilmişlikle- yaşamdan uzak bir yaşam felsefesi kuran ve döneminin sembolü adsız kahraman, Pablo Picasso’nun cevabını anımsattı bana. Bilindiği üzere 1937’de İspanya’daki Cumhuriyetçiler ile Faşistler arasındaki savaşta, Alman Nazi yönetimi Faşist lider General Franco’ya destek için İspanya’nın Guernica kasabasını bombalayınca ülkesinden uzaktaki Picasso da saldırıyı protesto için meşhur “Guernica” tablosunu yapmıştı. Fransa’da, adı geçen tablonun bulunduğu sergiyi gezen Nazi general, ressam Picasso’ya: “Bunu siz mi yaptınız?” diye sorunca Picasso da “Hayır bunu siz yaptınız!” cevabını vermişti. Evet, 12 Eylül dönemi kişiliksiz bir anti-kahraman tipi yarattı, ödül alan bir romanı “darbe” dayatmasıyla birkaç yıl yayımlanamayan Mehmet Eroğlu da dönemin arzu ettiği tipi ad ver(e)meden yazdı.  

Yüz:1981 romanının, bireyselliği bencilliğe dönüşmüş anti-kahramanı, 80’li yılların iki ayrı yönünü temsil edişiyle ‘androgynos’ benzeridir. İlk yarının baskı ortamında taktığı ‘persona’ onun yüzüne öylesine bir yapışmıştır ki artık istese de ayıramaz onu yüzünden. Dönemin ikinci yarısının serbestlik ortamında o, ‘tanınmayan bir adam’dır ve persona gerektirmeyecek yeni bir dönem için yeniden doğur(t)ulmuştur adeta. Romanın yazarı, “12 Eylül birçok insanın yüzünü değiştirdi, belki de yüzsüzleştirdi.” dediğinde tam da bunu anlatmıştır.

Yüzündeki değişim gizinin ardına düşmesi sebepsiz değildir adsız kişinin. 1981’de, iktidarın tetikçisi Faruk ile katıldığı bir ‘sol’ dernek operasyonundaki katliama tetik çekerek değilse de seyirci kalarak ortak olmuşken eski solcu yeni reklamcı Nejat ile arkadaşlığını sürdürür. Nikâh şahitliğini yaptığı felsefe profesörü Tahir Bey’e yapılan işkencelere tanık olmuş, sonrasında profesör içeri alınınca da onun genç eşiyle ilişkiye girmiştir. Kadınlarla kurduğu bağ da ‘ikiyüzlü’dür onun. Dört kız kardeşin üçü, kendisiyle ilişkiye girdiklerinde, önce üzerlerinde “acemi bir terzinin elinden çıkmış elbiseler gibi hep eğreti” durmayan bireysel/insanî değerlerini yitirirler ve ardından yirmi beşinci yaşlarında ölürler. Kardeşlerin sonuncusu Ferda’nın ölmemesi için yirmi beşine az kala kendisine âşık olmaması, kendisinden bir biçimde nefret etmesi için uğraşan anti-kahraman bilir ki üç kız kardeşin (Işık, Duygu, Sevda) de ölme nedeni kendisindeki ‘sıradanlaşma virüsü’dür. Aşk, onda sıradanlaşmaya yenilmiştir. Ziynet ve Nazan adlı iki kadın, yalnızca ‘bedensel/cinsel obje’ olarak vardırlar anti-kahramanın dünyasında, karşılıklı denktirler bu nedenle ölmeyip yaşarlar.

Eroğlu, baskı zamanının istediği ‘sağcı’ ve ‘solcu’ olmayıp da önemsenen ‘futbolcu’ tipine Yüz: 1981’in “Para adeta çelikten, kimsenin kırıp bükemeyeceği, eğemeyeceği kadar sağlam bir iskelet sağlıyordu bana.” (Y, 302) diyen anti-kahramanıyla başıbozukluk zamanının emeksiz kazancı yeğleyen ‘borsacı’ tipini eklemiştir. Bir dönem popüler olmuş, bir ucuyla da politika bağlantılı emeksiz kazanç kapısı ‘borsa-banker-banka’ sektörünün enkazından şimdilerde bile tam tamına kurtulduğumuz pek söylenemez. Ekonomik felaketin ardına bir bakılabilse hemen her dönem, “sağlam bir iskelet” içinde yaşarken “paranın başımı döndürdüğünü fark edemedim” diyenlerin bu sorumsuzluğu çıkar ortaya.

Yüz:1981 romanı kimliksizliğin, aymazlığın, sıradanlığın, insan yaşamından ‘değer’ kavramının atılıp yerine ‘çıkar’ sözcüğünü yerleştirmenin ne olduğunu, romanın adsız kişisinin peşine düştüğü ‘sarı defter’in notlarıyla anlatır okura: “Yaşam, gerçeklere arkasını döner, merhameti ve aşkı unutur, geleceğe gözünü kapar ve kendini aşmaya çalışmaz, sadece varlığını korumak haline dönüşürse, ölümcül bir zehirle çürür: Sıradanlıkla…” (Y, 418)

Geçip giden kırk yılın ardından roman okumak

Başka romanların da eklenmesiyle zenginlik kazanacağını bildiğim yazımda adlarından söz edebildiğim kitaplardan ikisi Suda Bulanık Oyunlar ve Ya Tahammül Ya Sefer, dönemi konu edinen edebiyat yazılarında pek yer almıyor her nedense. Bu, belki ilkini yazarının ‘dönem dışı’ saymasından ikincisinin de ‘hikâye’ kitabı bilinmesinden kaynaklanıyordur. Oysa 12 Eylül döneminin “giriş” metnidir Suda Bulanık Oyunlar. Lafı dolandırmadan söyleyeyim Ya Tahammül Ya Sefer de herhangi bir yazarın değil, Mustafa Kutlu’nun yazabileceği bir kitaptır. Karşı cepheden birisi yazmış olsaydı sırıtırdı, yerden yere vurulurdu kitap ve belki birilerinin tüyleri diken diken olurdu o zamanlarda. Bakın nasıl sineye çekildi Mustafa Abi yazdı diye. Yazımda konu edindiğim, benim yazdıklarımdan fazlası olan dört kitapta, 12 Eylül’e şöyle böyle olgunluk yaşlarında tanıklık etmiş yazarların yaşanmışlıkları olduğundan yazarlarının tanıklığı devam eden o kitapların -başkalarının da elbette- söyleyecek sözleri vardır. Şimdilerde düdük sesi yoksa da roman okumakta yarar var.

Kaynakça:

1-Kemal Karpat, Türk Siyasi Tarihi (İstanbul: Timaş Yay., 2015), s.284

2-Mustafa Erdoğan, Türkiye’de Anayasalar ve Siyaset (Ankara: Hukuk Yay., 2016), s.186

3-Faroz Ahmad, Demokrasi Sürecinde Türkiye (1945-1980) (İstanbul: Hil Yay., 2007), s.455

4-K.Karpat, a. g. y., s. 278

5-K.Karpat, a. g. y., s. 275

6-Bülent Tanör, Türkiye Tarihi 5 Bugünkü Türkiye (İstanbul: Cem Yay., 2000), s. 26

7-Nurdan Gürbilek, Vitrinde Yaşamak (İstanbul: Metis Yay., 2016), s. 14

8-“Gerçekten de 1980 sonrasında ağırlık kazanmaya başlayan bir edebiyat belli isimler ve yapıtlar aracılığıyla daha katı, sert bir edebiyatın yerini daha gevşek dokulu bir edebiyatın aldığını gösteriyor.” Hasan Bülent Kahraman, Post-Entelektüel Dönem ve Edebiyat (İstanbul: Agora Kitaplığı, 2009), s.71; Kahraman, adı geçen kitabının “Romanın Etiği: Yazmak ya da Susmak” başlıklı bölümünde 12 Mart dönemi ile 12 Eylül dönemini ‘sol’ açısından “yenilgi-tükenmişlik” durumları üzerinden karşılaştırarak 12 Eylül romanına yönelik önemli değerlendirmeler yapmaktadır. ; Berna Moran da sözünü ettiğim koşulları ve bu koşullarının biçimlendirdiği roman anlayışını Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış 3 (1994) kitabının “12 Eylül ve Yenilikçi Roman” başlıklı dördüncü bölümünde açık seçik anlatmaktadır. ; Bu iki değerlendirme, Ahmet Oktay’ın “1980 Romanı Üzerine Birkaç Önvarsayım” (Hece 90/91/92, Haziran/Temmuz/Ağustos 2004) başlıklı yazısıyla zenginleştirilmelidir;  Ömer Türkeş’in, “Kıyamet Zamanı Edebiyat Yapmak” (bianet.org/biamag/kultur/109696, ET. 14.08.2020) başlıklı yazısını da bu değerlendirmelere eklemek gerekir.

9-Ömer F.Oyal, Keçi-Zanlı, Kurban, Cefakâr (İstanbul: YKY, 2013 )

10-H.B.Kahraman, andığım yazısında “yenilgi” ve tükeniş” sözlerini açıklamıştır.

11-Ömer Laçiner, “25. Yılında 12 Eylül ve Siyaset” (18 Mart 2007) başlıklı söyleşisinde (https://www.birikimdergisi.com/guncel/145; ET: 17.08.2020) 12 Eylül’ün farklı kesimler üzerindeki etkilerine yönelik aydınlatıcı bilgiler vermektedir.

12-A. Altan ve L. Tekin’i “eylülist yazar” sayan Yalçın Küçük, Küfür Romanları (Tekin Yay. İst.1986)’nın “Şizofreni Yazıları: Gece Dersi” başlıklı bölümüne: “Dönek acımasızdır; kendinden korkar. Dönek saldırır. Dönek sanrılıdır; halüsinasyonu saldırısıdır.” (s.71) cümleleriyle başlayarak sert eleştiriler yöneltmiştir romana. N.Gürbilek, andığım kitabında “Küfür Romanları’nın bir şaka olduğu söylenebilir”(s.82) yargısının ardından ve Atilla Özkırımlı’nın da Gece Dersleri’ni “hezeyan” ile açıkladığı bir yazısından söz etmektedir.; Romanın teknik yönü için bkz. Mustafa Zeki Çıraklı, “Otobiyografiden Kurmaca’ya Gece Dersleri Tür, Şekil, Temsil” Ada, Ekim-Kasım-Aralık 2013

*Bu yazımda yararlanılan kitaplar: Suda Bulanık Oyunlar (Varlık Yay. İst.2004, 2.b); Gece Dersleri (Adam Yay., İst. Mart 1986, 2.b); Yüz:1981 (Everest Yay. Ekim 2000); Ya Tahammül Ya Sefer (Dergâh Yay. İst. Ekim 1983)

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ