‘İmge’nin Sürdürülebilirliğinin Yeni Şiirsel Gerçekçilik Boyutu ve Cemal Süreya Şiiri

  • 23 Ağustos 2020
  • 182 kez görüntülendi.

Koray Feyiz

‘Sürdürülebilirlik’ kavramı, edebiyat alanında dille ilgili sorgulama süreciyle birlikte teoride ve uygulamada ağırlıklı bir tartışma başlığına dönüştü. Sürdürülebilirlik, dilimizde bir durumun sürmesinin sağlanması anlamında kullanılıyor. Yeni şiirsel gerçekçilik alanında son yıllarda giderek önem kazanan şiirsel eylem ve şiirsel kuram sorunları bağlamında farklı perspektiflerden ele alınıyor. Sürdürülebilirlik, edebiyat ortamına sunduğu kapsamlı araştırma başlıklarıyla çözümlemeci bir potansiyele sahiptir. Gerek Türk şiirinde ve gerekse dünya şiirinde konuyla ilgili çok sayıda bilimsel, akademik, sivil topluma ilişkin ve kültürel yeni araştırma alanları gelişmektedir.
Bu bağlamda sürdürülebilirlik sorunsalı edebiyat kuram pratiğinde, buna bağlı olarak da eğitiminde yeni kavramları tartışmaya açması ve böylelikle entelektüel açınımları geliştirmesi açılarından gündemdedir. Dinamik içeriği gereği gündemde kalmalıdır.
Söz konusu içerik diğer bilim dallarından, çağdaş sanat alanlarından beslenerek yeni şiirsel gerçekçilik alanında yaklaşım ve stratejileri tartışmaya, kaynakların değerlendirilme biçimlerinden kullanım biçimlerine, sürecin sosyal boyutuna, dil psikolojisine ve edebiyat etiğine kadar yayılan bir çerçevede ele alınmaktadır. Bu açınım ‘sürdürülebilirlik’ tartışması farklı yaklaşımlarda zıtlıklar, çelişkiler içeren boyutlarıyla da tartışılmaktadır. Diğer bir ifadeyle ‘sürdürülebilirlik’ amacına yönelen birçok örnekte, tersine bir sürecin tetiklendiği de gözlemlenebilmektedir. Bu nedenle ‘sürdürülebilirlik’ konusundaki ilkesel tartışmaların daha uzun bir süre gündemde kalacağı söylenebilir.
Bu yazıda ‘imge’nin sürdürülebilirliğinin yeni şiirsel gerçekçilik boyutu ve Cemal Süreya şiirinin temel oluşturucu niteliği üzerinde durulmaktadır. Günümüzün popüler ‘sürdürülebilirlik’ kavramı, yeni şiirsel gerçekçilikte imgeden kopuk kaldığında özüne ters düşmektedir. Başka türlü söylersek sürdürülebilirliği imgeden ve yeni şiirsel gerçekçiliğin sürekli değişim ilkesi çerçevesinde tartışmak yararlı olacaktır. Bu bağlamda tekil ölçekteki sürdürülebilir yeni şiirsel gerçekçilik örneklerinin varlığından çok sürdürülebilirliğin ‘imge’ olarak yorumlanabilmesi, şiir içinde tanımlanabilmesi ve çok yönlü bir dil düşüncesiyle ilişkilendirilmesi önem taşır.

Bir şairin ve şiirinin gelişimini tanımlamak, nitelendirmek için şunları sormak gerekir: devam eden ve dönüşen nedir? Dışarıyı ve içeriyi şekillendirmeye, yeni şiirsel gerçekçiliğin aykırı yanlarını seçip yansıtmaya devam eden şey nedir? Benim şiirsel bir yeniden biçimlendirme dediğim duruma işaret eden, yeni eş zamanlı bir durum olarak şiirsel eylem ve şiirsel kuram tanımlanabilir.
Bu çalışmanın önemli bir yönünü, dışarıdan bir gözlemci olarak sunulan bakış açısı oluşturmaktadır. Şiirsel eylem ve şiirsel kuram gibi terimleri kullanırken imgesel şiirlerdeki yeni şiirsel gerçekçiliği kurgusal olana kıyasla değerlendirmek ile ilgili fenomen ve konuları hem birbirinden ayırmayı hem de birbirine bağlamayı kastediyorum. İmgesel bağlam, süreçlerin dize yapımının farklı biçimlerde yapılabilmesine imkân sağlar.

Bu yazıda üzerine kafa yorduğum ve önerdiğim şey –‘eylem’ ve ‘kuram’ın birbirlerinden ayrılabildiği hâlde her ikisinin de katalizör ya da sonuç olabileceğidir. O hâlde değişmez olan ikisinin bir arada dokunmuş, birbirlerine mecbur ve bağlı olduğudur. Bu yazıda şiirsel eylemi, şiirsel kuramın önüne koyuyorum. Şiirsel eylem, şiirin bileşenlerini bir araya getirir; yani içerinin somut, fiziksel, biçimsel koşulları ile ilgili emek ve ekonomi konularını.

Burada ele alınan temalar; modernleştirme, göç, teknoloji ve küresel farkındalıktır. Şiirsel kuram ise durumsal inanışlar için bir çeşit yeni bağlam oluşturarak değişimin süre giden yankılarını sunar. Şiirsel kuram, içeriyle ilişkili daha soyut, ele gelmeyen koşulları ve daha küresel davranış, duyguları içinde barındırır. Burada ele alınan temalar ise içkin esneklik, kimlik ve değer kayması, nostalji ile bellektir.
Her iki tema grubunun içinde de kalıcılık, geçicilik, kuram ve eylem ile ilişkilenme kavramları varsayılmıştır. Yeni şiirsel gerçekçilik üzerine söylenmiş bu klasik sözleri, araştırma hakkında bilgi vermek adına çok bilgece buluyorum. Yeni şiirsel gerçekçilik, kuramsal bir kurgudur. Hiç kimse yeni şiirsel gerçekçiliği görebilmiş, görebilecek ya da gözlemleyebilecek değildir. Sadece onun etkilerini ve ürünlerini görebilir, gözlemleyebilir. Yeni şiirsel gerçekçilik, geniş bir içeriğe sahiptir. Tek bir olayı değil, geniş bir yelpazeye yayılan bir faaliyetler sistemi içindeki çeşitliliği bir araya getiren ve kapsayan bir dizi uygulamayı, koşulu ifade eder.

Yeni şiirsel gerçekçilik, oldukça karmaşık bir kavramın belirleyenidir. Bir uygarlıkta ortaya konulan düşünsel etkinliklerin tümünü anlatır. 19. yüzyılda bu terim genellikle görsel sanatları (sinema), edebiyatı, felsefeyi ve müziği anlatmak için kullanılırdı ama sanatların ve bilimlerin toplumsal ortamları tarafından biçimlendirildikleri yolunda gitgide artan bir farkına varış da dile getirilirdi.

Gelişen bu bilinç, bir yeni şiirsel gerçekçilik sosyolojisinin ya da sosyal tarihinin ortaya çıkmasına yol açtı. Tarihçiler, sosyologlar, edebiyat eleştirmenleri ve diğer bilim insanları ilgi alanlarını genişlettikçe yeni şiirsel gerçekçilik teriminin de anlamı genişledi. Kavramın anlamı genişledikçe yeni şiirsel gerçekçiliği edilgen bir şey olarak düşünmekten çok etkin bir şey olarak düşünme yönünde giderek güçlenen bir eğilim oluşmuştur. Yeni şiirsel gerçekçilik kuramcıları, düşüncenin ve toplumun değişimindeki önemini vurgulamaktadırlar. Bu, bir bakıma şiir içindeki dönüşüme işaret etmektedir. Eğer her kuşağın yeniden aktarma sürecinde kavramları yeniden yorumladığı varsayılırsa bunların uzun dönemde kayda değer toplumsal değişmelerin nedeni olacağını söylemek yanlış olmaz. Bu açıdan bakarak sürdürülebilirlik tartışması, yeni şiirsel gerçekçi dönüşümün bir aracı olarak ele alınabilir. Vurgulanması gereken bir nokta da sürdürülebilirliğin aynı yeni şiirsel gerçekçi süreçlerinde olduğu gibi dinamik niteliğidir.

Sürdürülebilirlik kavramı, şiirin toplumla ve yaşamla kurduğu ilişki perspektifinde irdelendiğinde, kuşkusuz dize ölçeğinden şiir ölçeğine taşınmaktadır. Önemli bir parametreyi ise şairinin altyapısal niteliği ve desteği oluşturmaktadır. Bu boyutuyla ele alındığında sürdürülebilirlik düşüncesi; tasarımın çok boyutlu, fikir geliştirici, yeni şiirsel gerçekçiliği dönüştürücü etkisini artırma yönünde geniş açılı bir perspektife kavuşmaktadır.
Yeni şiirsel gerçekçiliğin düşünceyi dönüştürücü potansiyelini sürdürülebilirlik kavramı üzerinden tartışmak, ‘imge’ için yeni bir sorgulama fırsatı ve platformu yaratmaktadır. Yazınsal ortamda farklı başlıklar altında var olan birçok kavram, sürdürülebilirlik çerçevesinden bakarak yeniden tartışılabilir. Kâğıdın demokratik kullanımında ve yeni düzeninde şairin dil ve imge oluşum sürecine katılımında, bu bağlamdaki yaratıcı potansiyelinde, kolektif düşünce üretiminde sürdürülebilirlik, bütünleştirici bir kavram olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu nedenle kavramın yeni şiirsel gerçekçilik politikalarıyla ilişkilendirilmesi, bir dil kavrayışıyla ele alınabilmesi önem taşımaktadır. Sadece teoride değil, uygulama alanında da konunun politik bir kararlılıkla değerlendirilmesi, eğitimsel alt yapıyla beslenmesi ve disiplinlerarası bilgi üretimiyle desteklenmesi gerekleri ortaya çıkmaktadır.

Bu nedenle tartışmaların şiirsel eylem, şiirsel kuram odağında ele alınıp sivil inisiyatiflerle, örgütlenmelerle desteklenmesi gereğinden ve böylelikle şiirin toplumla kuracağı ilişkide bir köprü oluşturabileceğinden söz edilebilir. Bu yazıyla vurgulanmak istenen yaklaşımın ön plana çıktığı bir uygulama, aşağıda konuya uygun bir örnek olarak sunulmaktadır. Bu, örneğin Cemal Süreya’nın şiirindeki ‘imge’nin sürdürülebilirliği konusundaki başarısı sadece bir şiirsel eylem ve şiirsel kuramla sınırlı değildir. Bunun ötesinde uygulamanın ağırlıklı olarak bir yeni şiirsel gerçekçilik nesnesi olarak taşıdığı değere dikkat çekilmektedir. 
Şiirlerinden birisinde (8.10 Vapuru) Cemal Süreya şöyle diyor:

“Sesinde ne var biliyor musun 
Bir bahçenin ortası var 
Mavi ipek kış çiçeği 
Sigara içmek için 
Üst kata çıkıyorsun
Sesinde ne var biliyor musun 
Uykusuz Türkçe var 
İşinden memnun değilsin 
Bu kenti sevmiyorsun 
Bir adam gazetesini katlar
Sesinde ne var biliyor musun 
Eski öpüşler var 
Banyonun buzlu camı 
Birkaç gün görünmedin 
Okul şarkıları var
Sesinde ne var biliyor musun 
Ev dağınıklığı var 
İki de bir elini başına götürüp 
Rüzgârda dağılan yalnızlığını 
Düzeltiyorsun
Sesinde ne var biliyor musun 
Söylemediğin sözcükler var 
Küçücük şeyler belki 
Ama günün bu saatinde 
Anıt gibi dururlar
Sesinde ne var biliyor musun 
Söyleyemediğin sözcükler var”

Yukarıdaki bu şiirin karakteristik özelliği, yine sürdürülebilirlik anlayışının önemli bir parçası olan imgenin bünyesinde doğaldan toplumsala geniş bir nesneler çeşitliliği olarak görülebilir.

Bu çeşitliliğe nesneler, bilginin dolaşımı, değişimini sağlayan ağlar ve patikalar da dâhildir. Nesneler çeşitliliğinde bahsedilen nesnelere sadece maddesel şeyler değil, ilişkiler de dâhildir. Şair, sürdürülebilir imgeyi kesin olmaktan çok göreli bir kavram veya değerlendirilebilecek bütün şiirleri hakkında bir farkındalık yaratma aracı olarak görmek yerine daha doğru ve tartışılmaz olarak anlamak için uygun bir yol öneriyor:
“Sesinde ne var biliyor musun/ Ev dağınıklığı var” dizesi çok yalın, çok düz olmasına karşın alttan alta büyük bir gizemlilik ve anlamına kolay ulaşılmayan hermetik bir içerik taşımaktadır. Şair, sözcüklerin uyumu konusunda son derece canlı bir imgeleme sahiptir. Düşsel planda ‘kadın’, son derece önemlidir. Şiiri bir baştan öbür başa kaplar: “Sesinde ne var biliyor musun / Uykusuz Türkçe var ”. Görüldüğü üzere bu kurmaca dizede en esin dolu sözler, en derin düşünceler şairin dudaklarından dökülür. Şairin kadını yaşama kavuşturması için yapması gereken, aynı anda şiirsel ve düzyazısal düşünürken olguları da hiç gözden kaçırmamaktır. Şair, ‘kadın’la ilgili ayrıntılı, tümüyle doğru ve elle tutulur pek çok şey biliyor.
Cemal Süreya, feminizmin ve modernizmin dayattığı öznellik kalıbının dışında başka öznellikleri, kadının evle olan bağlarını dışlamayacak birey olabilme biçimlerini de imgelemesi gerektiğini savunur. 
Bir başka örnek de “Aşk” şiiridir:

“Şimdi sen kalkıp gidiyorsun. Git. 
Gözlerin durur mu onlar da gidiyorlar. Gitsinler 
Oysa ben senin gözlerinsiz edemem bilirsin 
Oysa Allah bilir bugün iyi uyanmıştık 
Sevgiyeydi ilk açılışı gözlerimizin sırf onaydı, 
Bir kuş konmuş parmaklarıma uzun uzun oturmuştu 
Bir sevişmek gelmiş bir daha gitmemişti 
Yoktu dünlerde evvelsi günlerdeki yoksulluğumuz 
Sanki hiç olmamıştı 
Oysa kalbim işte şuracıkta çarpıyordu
Şurda senin gözlerindeki bakımsız mavi, güzel laflı İstanbullular 
Şurda da etin çoğalıyordu dokundukça lafların dünyaların 
Öyle düzeltici öyle yerine getiriciydiki sevmek 
Ki karaköy köprüsüne yağmur yağarken 
Bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti 
Çünkü iki kişiydik
Oysa bir bardak su yetiyordu saçlarını ıslatmaya 
Bir dilim ekmeğin bir iki zeytinin başınaydı doymamız 
Seni bir kere öpsem ikinin hatrı kalıyordu 
İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük 
Yüzünün bitip vücudunun başladığı yerde 
Memelerin vardı memelerin kahramandı sonra 
Sonrası iyilik güzellik”

Aşkın ölçeği, fiziksel ölçümlere indirgenemez ancak insan faaliyetlerinin oluşturduğu çok ölçekli, katmanlı bir ilişki olarak algılanabilir. Aşk, bünyesinde eş zamanlı olarak bedenselden küresele, öznelden evrensele pek çok anlam ve katman içerir. Aşk, sadece fiziksel değildir; toplumsal, siyasal, iktisadî ve kültürel bir üretim alanıdır. “Seni bir kere öpsem ikinin hatrı kalıyordu/ İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük” dizesi ne yüce ne de bedensiz, bir müddet için belki meleksidir. Burada öfkenin ve arzunun sertliğinin erkeksi tarzda dile gelişini ve arzunun erkeksi boyunun imgeyi yönlendirişini anlıyorum. Şair, gerek eril ve dişil duyarlık gerekse has şiir sanatı açısından nasıl bir netliğe ulaşılması gerektiğine ilişkin ipuçlarını ortaya koymaktadır.

Entelektüel bir şairdir Cemal Süreya, lirik şiire çağırırken şunları söylüyor: “Şiir, insanlık durumunun açımlanışı ve bir somut tarihi deneyin kutsanışıdır. Modern roman ve tiyatro, onu reddettikleri zaman bile, kendi dönemlerine tutunmaktadırlar. Onu reddederken, onu kutsallaştırırlar. Lirik şiirin kaderi daha başkadır. Eski tanrılar ve bilinç tarafından yadsınmış nesnel gerçeklik bir kez öldüklerinde, şiirin terennüm edeceği hiçbir şey kalmamıştır, kendi oluşu sayılmazsa. Ozan şarkıyı terennüm eder. Ama şarkı iletişimdir. Monologun peşinden ancak sessizlik gelebilir, ya da hepsinin arasından umutsuz ve aşırı bir serüven: şiir artık, sözün değil, ama hayatın içinde ete kemiğe bürünecek bundan böyle. Şiirsel kelam, artık tarihi kutsallaştırmayacak, ama kendi başına tarih ve hayat olacak”. Yukarıda lirik şiirin bir yandan döngüsel bir devinim içinde sürekli yeniden üretildiğini, bir yandan da bu devinimin her zaman biriken ve katmanlanan bir üretim olduğundan bahsettim. Bunu anlamak için iki ana kavrama bakmak faydalı olacaktır. Bunlar şiirsel eylem ve şiirsel kuramdır.

Günümüzde şiirden bahsettiğimizde sıfırdan başlamak söz konusu değildir. Çok belirgin bir fiziksel büyüme hedeflenmediği sürece yeni şiirsel gerçekçilik, mevcut çevre ve şairlerin yeniden düşünülüp yeniden anlamlandırılmasıyla katman katman birikir. Çok radikal değişim kararları olmadığı sürece hiçbir şey silinmez ama hiçbir şey de olduğu gibi kalmaz, kalamaz. Şiirde ister eylem ister kuramsal olsun, yeni anlatılar eskilerinin tekrardan kurgulanmasıyla oluşturulur. Kalıcı ve güvencesizin, değerli ve atılabilirin eş zamanlı var olabileceği, hatta birbirleriyle yer değiştirebileceği bir ortamdır yeni şiirsel gerçekçilik. Bunu kavramak özgürleştirici olacaktır ama sürdürülebilirlik ve özellikle yeni şiirsel gerçekçilik disiplininin âdeta laneti hâline gelmiş olan imge takıntısına mağlup hissetmektense tam anlamıyla kontrol edemeyeceği bir çevreyi şekillendirmede aktif olabilmenin yollarını aramak yeni kapılar açacaktır. Bu doğrultuda şiirsel eylem ve şiirsel kuram, hem önlenilemez birer olgu olarak hem de yaşamı şekillendirmeye gönüllü aktör-şairler için birer araç olarak karşımıza çıkmaktadır. İmgenin sürdürülebilirliği diye bir başlık altında toplumsal ve kültürel sürdürülebilirlik gibi kavramlardan bahsedilecekse sadece nesnel şiirde değil, öznel şiirde de şiirsel eylem ve şiirsel kuram kavramları göz önüne alınmalıdır. İmgesel sürdürülebilirliğin hedefi, korumacı bir tavırdan çok şiirsel dinamizm ve etkileşimlerin şair yaşamındaki vazgeçilmezliğini sürdürecek bir tavır olmalıdır. Hem koruma hem de dinamizm ve etkileşimlerin niyetiyle gerçekleştirilecek radikal kırılmalar, imgesel sürdürülebilirliğe aykırı edimlerdir. Cemal Süreya okumaya devam edelim. 
Yine bir başka örnek olan “Cigarayı Attım Denize”ye bakalım:

“Şimdi bir güvercinin uçuşunu bölüşüyoruz 
Gökyüzünün o meşhur maviliğinde 
Uzun saçlı iri memeli kadınlarıyla 
Bir Akdeniz şehri çıkabilir içinden 
Alıp yaracak olsak yüreğini 
Şimdi bir güvercinin
Şimdi sen tam çağındasın yanına varılacak 
Önünde durulacak tam elinden tutulacak 
Hangi bir elinden güzelim hangi bir 
Bir elinde kızlığın duruyor garip huysuz 
Öbür elinde yetişkin bir günışığı 
Daha öbür elinde kilometrelerce hürlük 
Çalışan insanlar için akşamlara kadar 
Toz duman içinde 
Bir elinle de boyuna ekmek kesiyordun
Biz eskiden de en aşağı böyleydik senlen 
Bir bulut geçiyorsa onu görürdük 
Bir minarenin keyfine diyecek yoksa onu 
Bir adam boyuna yoksulluk ediyorsa onu 
Ne zaman hürlüğün barışın sevginin aşkına 
Bir cigara atmışsak denize 
Sabaha kadar yandı durdu”

Cemal Süreya’nın bu dizeleri odağında imgeyi kullanışına bakalım şimdi. Şairin bu dizelerini, ‘imge’nin sürdürülebilirliği sorununun görünür hâle gelmesi ve bununla paralel olarak uluslararası metinlerde konuyla ilgili yeni şiirsel gerçekçi kavramına yer verilmeye başlanması açısından milat kabul etmek çok da yanlış olmayacaktır.
Bir yandan insan ve toplum hızla erozyona uğratıladursun, bir yandan sürdürülebilirlik tartışmaları devam ededursun, şiir üretiminin hızı ve hacmi giderek artmaktadır. Cemal Süreya, “Bir elinde kızlığın duruyor garip huysuz/ Öbür elinde yetişkin bir günışığı/ Daha öbür elinde kilometrelerce hürlük” diyor. O, bir şair olduğu için kastî ‘özgürlük’ eyleminin yaşadığımız dünyanın değiştirilmesinden ibaret olduğunu eklemek istiyor. Bir şey olacak yaşamımızla hasıl ettiğimiz devingen kâinatın akışı içinde ve böylece arzu edilen bir ayrım yapabileceğiz. İşte bu benim yapmak istediğim şeydi, diyebileceğiz.

“Büyük bir ihtimalle ölmüştük 
Şehir kan kıyametti ayaklarımızda 
Gökyüzünü katlayıp bir köşeye koymuştuk 
Yıldızlar kaldırımlara dökülmüştü bütün 
Hamza bütün parmaklarını ortaya dökmüştü 
Yirmi yıldır cebinde biriktirdiği parmaklarını 
Hamza son şarkıyı kırka bölmüştü 
Doğrusu iyi idare etmiştik 
Doğrusu iyi haltetmiştik 
Yaşayanlar unutmuştu bizi 
Biz öldüğümüzle kalmıştık.”

“Hamza” adlı bu şiirdeki perinin sihirli değneği de bu dizeler olmuştur artık. Değdiği yerde yarattığı ışıltı, gözleri kamaştırmaya başlamıştır. Parıltının altını görmemizi sağlayan ise ancak yaşanan gerçekliklerin büyüteci olacaktır. Zaten daha önce şair, “Şiir, duygu ve hayale dayanılarak mı, yoksa gerçek ve hakikat göz önünde tutularak mı yazılmalıdır?” derken “Hükümet” adlı şiiri ile ‘özgürlük’ hareketine ilişkin kimi olguları ve temleri dile getirmiş, kullandığı metaforlarda egemen şiir ideolojisinden kopuşun geleceğini de sezdirmiştir.

“Bu hükümet 
Pir Sultan’a pasaport vermiyor, 
Onu anladık.
Yunus Emre’ye de 
Basın kartı vermiyor, 
Onu da anladık.
Ama bu hükümet 
Ferman çıkarmış 
Karacaoğlan’ı 
Otobüse bindirtmiyor.”

Cemal Süreya’daki bu tutum değişikliğinin bir tek nedeni olduğunu düşünüyorum. Şairin şiiriyle sürekli göz göze gelebilmesi, yaşanan gün ve zamanın içeriğini daha iyi kavramasını sağlıyor ve şiirlerinin imgesel düzeyi ‘güncel’ olanla sarmalanıyor. Belirtilmesi gerekir ki Cemal Süreya, yeni şiirsel gerçekçi şiirlerini yazmaya başladığında şiirsel eylem ve şiirsel kuram sorunları bağlamında yaşamaktadır. Giderek kimliksizleştiğini, yabancılaştığını düşündüğü, gördüğü Türkçe şiir için şairin bu eğilimi, yaşamı kendiliğindenliği içinde yaşayan bir bireyin bilinç düzeyindeki dönüşümü, imlemeye başlar ve şair yeni şiirsel gerçekçi kavramına iki temel özellik atfeder. Birincisi yeni şiirsel gerçekçiliğin imgeyi sürdürülebilirlik değil, şiiri imgeyle sürdürülebilirlik olduğu savıdır. Burada şiiri imgeyle sürdürülebilirlik derken yaşamakta olan ‘şiir’ kastedilmektedir. Yani hâlihazırda var olan, biriken, katmanlanan ve aynı şekilde tüketen, tükenen şiir. Bu anlamda şiiri imgeyle sürdürülebilirlik, şiirsel eylem ve şiirsel kurama ilişkin bir edimdir. Şairin atfettiği ikinci özellik ise imgenin yüksek sanat, gelenek, kimlik, aidiyet gibi özelliklerinden öte bulunulan ‘zaman’a ilişkin heterojen bir olgu olmasıdır. Bu hâliyle ‘imge’, Cemal Süreya’ya göre şiir siyasasına entegre edilmesi gereken temel bir unsurdur. 1950’li yıllarda İkinci Yeni hareketi içinde birlikte yer aldığı arkadaşı şair Turgut Uyar ise ‘imge’ anlayışını şöyle açıklıyor: “Şiirin kelimelerle değil, imgelerle yazıldığını bilen şairler için, kelime, diyalektik bir ilişkiler yumağıdır; bir kere, anlatacağı imgeyle ikincisi aynı imgeyi anlatmakla görevli öteki kelimelerle, üçüncüsü mısra içindeki özel şiir içindeki genel ses uyumuyla, dördüncüsü imgelerarası birlik ve karışıklıkların gelişme süreciyle bağlantılıdır. Çünkü (…) Kelimenin önemi, imgenin somutlaşmasında oynayacağı role göre değişir, bu rolü belirleyen ise kelimenin çağrışım yükü anlam boyutları ve imgeyle olan diyalektik bağlantısıdır”.

Şimdi Cemal Süreya’nın “Nü” başlıklı şiirini okuyalım:

“Önü 
Kapalıçarşı; 
Arkası 
Mısırçarşısı.”

Özellikle Cemal Süreya tarafından benimsenen ‘imgesel icraat’ olarak adlandırılabilecek yukarıdaki bu dizeler, şiirde yerleşik paylaşım ve demokrasi bilincini önermektedir. Kendisi de aslında açıkça dile getirmese de imgeyi sürdürülebilirlik önerisini dile getirirken imgesel icraattan oldukça etkilenmiş gözükmektedir. Söz konusu dizelerde görüldüğü üzere imgesel icraatın taşıdığı risk ise bahsi geçen şiirsel eylem ve şiirsel kuramın ‘sürdürülebilirlik’ bağlamında yapılmasıyla doğabilecek teşhir faktörünün, etkileşimleri biçim, temsil düzlemine indirgeyerek yüzeyselleştirebilecek olmasıdır. Bu noktada tekrar edilmesi gereken imgesel sürdürülebilirliğin korumacılıktan farklı olduğu, hem fizikî hem toplumsal çevre açısından etkileşimlere olanak sağlamasının önemli yeniden anlamlandırmalara sebep olabileceği, bu yüzden de Cemal Süreya şiirinin temel oluşturucu niteliği üzerinde imgesel icraat olarak tanımlanan pratiklere yakından bakılmasının gerekliliğidir. İmgesel icraat, hem gündelik hayata hem de Cemal Süreya şiirinin inşasına yönelik eylemleri içeren bir tanımdır. Cemal Süreya’nın çalışmalarında bu terimi, ‘imgenin icrası’ olarak Türkçeleştirerek ‘imgesel icraat’ ile arasında bir ayrım önerilmektedir. İmgenin icrası, bireylerin ve toplumun gündelik hayatlarının bir parçası olarak imgeyi anlamlandırma süreçleridir. Şair imge icra eder, özünde edilgen bir eylemdir bu. İmgesel icraat ise imgenin üretimine de fiziksel şekillenmesine de müdâhil olacak biçimde katılır. Bir şairin imgesel icraatı bütüncüldür ve imgeleri üzerinden okunabilir. Öte yandan imgesel icraat yapan şair ve gruplar, şiirin varoluş biçimlerinde dönüşüm yaratabilirler. Eminim ki Cemal Süreya bize şöyle derdi: kırk yıldır şiir yazıyorum ve daktilonun, kaset şeritli bir daktilonun, silicili bir daktilonun, çubuklu daktilonun, küreli daktilonun… Bazı değişkenlik çeşitleri olduğunu öğrendim. Bu kadar basit görünen bir şey için bildiği tüm değişkenlikleri anlatırdı. Onun bu değişkenlik alanı ile çalışarak kendi simgeler dizisini yarattığını düşünüyorum.

Bu arada yeniden Cemal Süreya şiirine dönelim. Şairin “Sizin Hiç Babanız Öldü Mü?” başlıklı şiirini okuyalım:

“Sizin hiç babanız öldü mü? 
Benim bir kere öldü kör oldum 
Yıkadılar aldılar götürdüler 
Babamdan ummazdım bunu kör oldum 
Siz hiç hamama gittiniz mi? 
Ben gittim lambanın biri söndü 
Gözümün biri söndü kör oldum 
Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak 
Söylelemesine maviydi kör oldum 
Taşlara gelince hamam taşlarına 
Taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi 
Taşlarda yüzümün yarısını gördüm 
Bir şey gibiydi bir şey gibi kötü 
Yüzümden ummazdım bunu kör oldum 
Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?”
Şairin dönüştürücü gücü, sıradanlığı, yıpranmayı ve ölümü geriye iterek yeni ve güzel bir dünya kurar. “Siz hiç hamama gittiniz mi?/ Ben gittim lambanın biri söndü/ Gözümün biri söndü kör oldum” soruları şairin baktığı trajik pencereden betimlenen dünya, mutluluk ve coşkuya çok ender sahne olur.

Cemal Süreya, “Postmodern anlatının temel özelliği bir çevreye ait olmamak… Herhangi bir şeye temsiliyete karşı olan bir edebiyat… Bu türün gittikçe yaygınlaştığını düşünüyorum…” demektedir. ‘İmge’nin sürdürülebilirliğinin yeni şiirsel gerçekçilik boyutunda olduğu gibi şiirsel eylem, şiirsel kuram, postmodern anlatıda da şairin toplumla ve çevresiyle ilişkisi temel bir araştırma alanıdır. Örneğin şair için ‘ev’, tekinsiz ve yabancı bir dünyada güvenli, tanıdık bir mekândır; kutsal değerlerin giderek yok olduğu evrende hâlâ kutsal kalabilen tek yerdir. Hatta şöyle demiş Tomris Uyar: “Feodal değil. Evine bağlı, evinde olmayı, çalışmayı çok seven bir adam… Son derece şefkatli… Sözgelimi nezle olayım, aman efendim çaylar yapılır, yatağa getirilir, başımda oturulur, saçım okşanır, ilaçlar… O güne kadar başka hiç kimsede görmediğim bir şey.” der ve ekler: “Akşamları biraz geç gel yahu bir erkek hiç dolaşmaz mı’ dedim, ertesi gün altıyı çeyrek geçe geldi. Sonraki gün altı buçuk… Normalde altıda gelirdi. Bir gün toz aldım, bezi silkelemek için pencereden eğildim ki kapının önünde oturmuş saatin dolmasını bekliyor”.  Aile evinden daha da geniş anlamları olan, en genel anlamıyla aidiyet ve kimliğe referansla tanımlanan ‘yuva’ kavramı da tüm bu niteliklere işaret eder. “Lavanta” başlıklı şiirine bakalım şimdi:

“Odanız kızkardeşinizdir,
Büyük Ş’lerle iner giysiniz;
Bir kez onarılmış anıt mihrap;
Hemen pencereye geçersiniz.
Bütün şarkıları düşünün,
Sizin yüzünüz çıkar ortaya,
Konsolun üstünde yelpaze,
Yan yana yan yana düşünün ama.
En derin çizgiler, güzelim,
En tatlı anlardan kalma…
Değme acı baş edemez
Hazların lal oyuklarıyla.
Çıkarken yığılan basamaklar
Kaçıkaçıverirler inerken,
Beyaz sunağıyla gotik tapınak,
Eliniz sanki hep tırabzanda.
Bir şeyiniz olayım sizin,
Hani nasıl isterseniz,
Oğlunuz, kiracınız, sevgiliniz;
Dünyanın bir ucuna
Birlikte gider miyiz?
Bekletilmiş ipeklinizden
Kopmaya can atar bir düğme;
Boş verin, o düğme hayın,
Gider miyiz?
Şimdiye dek düşünmediyseniz
Bakmayın içinde ne var,
Küçük bir kitaptır yaşamak
Elinde tutmaya yarar.”

Şair, yuvayı mekânda sabit bir yer, hem metaforik hem de gerçek anlamıyla tüm yolculuklarımızın başlangıç ve bitiş noktası olarak tanımlar. Onun şiirinde ‘yuva’ tanıdıklığı, samimiyet ve sıcaklığı, güven ve huzuru temsil eder. ‘Yuvaya dönmek’; bütün benliğimizle bildiğimiz, alışık olduğumuz, kendimizi güvende hissettiğimiz ve duygularımızın en şiddetle ifade bulduğu o yere geri dönmek demektir. Aynı şeyi ‘yuva’ kavramını içinde barındıran ‘yer’ kavramına ilişkin kuramlar için de söylemek mümkündür. “İki Şey” başlıklı şiirinde şöyle seslenir:

“Silmeye çalışma yavrum
lekeni gözyaşlarınla,
çünkü bitektir leke
taşır görkemli düşlere
mahvolmaz renklerini dehşetin
karanlık yol açıp kendine
en yalın suda bile
bir uçurum özü tanır
güvenli derbentlere,
sıfatıdır ölüm
kavrulan işçi arının
azgın peteğinin içinde,
sayıklasa da ağaç
gövdesine kazılı adı
sürecektir yaprağını
bucurgatların sesine,
ve ay soğutacaktır
kıkırdağını
uçarı, gergin tayların,
silmeye çalışma yavrum
bir bildiridir leke
günden ve bedenden
yüreğe ve kansere
Sivas’ta mı Malatya’da mı
bir çocuk görmüştüm eskiden
kaşları uzaklardan geliyor
sımsıcak bitişiyordu alnında,
dişlerinde boylamların serinliği,
tam ben uyanıp
bir iki çift söz
söyleyecektim ki
bir şey oldu birden
nasıl oldu bilmiyorum
bir anda
çarpıtıverdi yeryüzünü
bir kelime mi söylemişti?
Bir şeye dikkat mi etmiştim?
Sivas’ta mı Malatya’da mı-
baktım
her yaprak sarartıyordu şehri,
güz kanıtlarıyla işleyen bir kış
düzlükleri tutmak üzereydi,
baktım
mekkareleri güneşin
çekip götürüyordu patikalardan
saçı sakalına karışmış dağlara
ağır ağır bir ikindiydi.
İki şey: aşk ve şiir
bunlar kuşkuyla çiftleşir
bir şey eksiktir sanki
ve vakit vardır daha,
ikircikler içinde
sallamaz Eflatun’u
çünkü pazarlık
birazbilgi işidir,
çığlık çünkü
avurtlarından değil
iliklerinden kopar
öksüz çocukların,
Ferazdak’ın savunması gibi
şeytansı, cesur,
silmeye çalışma yavrum,
iki şey: aşk ve şiir
mutsuzlukla beslenir biri
biri ona dönüşür
ikisi de
düzeltilmez
gelişir”

Özetlemek gerekirse yeni şiirsel gerçekçilik, mevcut şiirin yeni biçimlerini üretirken çok yönlü sürdürülebilirlik tartışması yazınsal ortamda çağdaş, bilimsel, yaratıcı yöntemlerle ve araştırmalarla desteklenmelidir. Bu çok yönlü yaklaşımda ve disiplinlerarası kavrayışta yeni şiirsel gerçekçilik, yeni düşünceleri ve dönüşümü öneren konumdadır. Bu nedenle farklı yöntemleri; okuma, görme biçimleri, sunum yöntemleri, analiz, sentez, güncel sanat, metin, sinema ve grafik tasarımı gereksinecektir. Yeni şiirsel gerçekçilik, ürettiği şiire ait olan şairin ve toplumun fiziksel, sosyal, kültürel, ekonomik ve benzeri şartlarını irdelerken ‘sürdürülebilirlik’ kavramını farklı boyutların diyalektik ilişkisi içerisinde değerlendirmelidir. Bu bağlamda yeni şiirsel gerçekçiliğin kültürel yaratıcılık potansiyeli, günümüzde önemli bir araca dönüşmelidir. Kültürün toplumla, çevreyle, siyasetle ve emperyal kanon ile ilişkisi yeni şiirsel gerçekçilik alanında da çok yönlü olarak değerlendirilebilir ve bu bakış sürdürülebilirliğin de ana kaynağıdır. ‘İmge’nin sürdürülebilirliği açısından bakıldığında bu yaklaşıma destek olmak, geleceğin düşünsel bir sorumluluğudur.

OKUMA NOTLARI: 
Erdost, Muzaffer‚ “Bir Şey Söylemeyen Şiir”, Pazar Postası, s.6, 23 Aralık 1956., 
Kahyaoğlu, Orhan, “Ölümsüz Şiirin Ölümlü Şairine”, Radikal Kitap, Yıl:7, No:390, s.6, 5 Eylül 2008.,

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ