Zerrin Saral ile Öykü Zamanlığı‘na Ayşegül Bayar Kaya Konuk Oluyor…

  • 27 Temmuz 2020
  • 158 kez görüntülendi.

Zerrin Saral, Aksisanat Portal için yazarlara Öykü Zamanlığı‘nda Bir araya geliyor. Öykü Zamanlığı‘nda Zerrin Saral bu defa Ayşegül Bayar Kaya’ya soruyor: 

Dünya hızla değişirken, sanatın izdüşümü, sanatçının sanatını ortaya koyma şekli de aynı hızla, değişime/dönüşüme uğruyor. Böylesi bir çağda, veri tabanını koruyan, yaratım sürecinize katkı sağlamış, tüm zamanların öyküsü/öykücüsü dediğiniz öykü ve öykücü(-ler) kimler? Bu tercihi, yazınınızda neye/nereye dayandırıyorsunuz? 

Ayşegül Bayar Kaya: “Hızlı” sözcüğü, içinden geçmekte olduğumuz çağı en iyi niteleyen sözcüklerden biri. Çağın hızına ayak uydurmaya çalışırken kendimizi amansız bir yarışın içinde buluyor, bazen ne denli yorulduğumuzu dahi fark edemiyoruz. Gelişen teknoloji bize pek çok şeyi sadece bir düğmeye basarak yapma olanağı sunarken hâlâ kendimize ayıracak vaktimiz olmamasından yakınıyor, her ne kadar düzenin bize dayattığı fikirlerle savaşsak da kendimizi ister istemez dönüp duran çarklardan biri olarak buluyoruz. Bize geleceksizliği kanıksatan; “Mutluluk budur,” diye önümüze puslu resimler seren bu yarışta edebiyat da merceğini çağın hızına, kargaşasına, bu kargaşa içinde yolunu arayan bireylere tutuyor, tutmalı da. Bir okur olarak ruhsal çözümlemelere yer veren; insanın teknoloji, betonlaşma, yalnızlaşma gibi sayısız çağ katmanı arasında nasıl sıkıştığını anlatan, bunu anlatırken de zihnimizi çareler üretmeye yönelten metinlerden keyif alıyorum. Yazan biri olarak da elimden geldiğince bu çağın insanına, duygusuna, psikolojisine dokunmaya çalışıyor, usta kalemlerin metinlerini ölçü alıp, onların ışığıyla ilerlemeye çalışıyorum. Okumaktan büyük keyif aldığım, yaratım sürecime katkı sağlayan pek çok değerli kalem var; Ferit Edgü, Demir Özlü, Tomris Uyar, Onat Kutlar… Elli dönemi öykücülüğüne hayran biri olarak o dönemin tüm isimlerinden bir şeyler öğrendiğimi söyleyebilirim ancak bu öykücülerin içinde yeri benim için çok başka olan, izinden yürüdüğüm bir yazar var: Bilge Karasu. Bazen, onun hakkında bir şeyler yazacaksam sayfalarca, kitaplarca olmalı, diyorum içimden. Bazen de susup onun kelimelerle kurduğu oyunun sadece izleyicisi olmak istiyorum.

Her dönemin edebiyatı, yazıldığı döneme, o dönemin toplumsal koşullarına, olaylarına ayna tutar ancak Bilge Karasu çağının ötesine geçebilen, çağlar öncesine gidebilen, zamanı, insanı, yaşamı ve onun bütünleyicisi olan ölümü en iyi işleyen yazarlardan. Bilge Karasu’nun metinlerini okurken anlam tuğlalarından inşa edilmiş duvarlarla çevrelendiğimi hissederim. Titizlikle örülmüş bu duvarlar bazen anlatılmak isteneni dış dünyadan izole ediyorlarmış gibi gelir bana. Bazen de yazarın anlaşılmak için en ufak bir kaygı taşımadığını düşündürür ama Bilge Karasu okuruna bu duvarları yıkabilmesi için gerekli tüm materyalleri yine metinlerinin içine ustalıkla kodlar. Onun her bir metni bir aynadır benim için. Bazen çevrildiği yeri tatlı bir nazlanmayla görmezden gelen, bazen baktığı her şeyin içini, hatta ardını gören, bazen de anlamı çoğaltmak için kendi kendini kırıp parçalara ayıran bir ayna. Karasu’nun estetik anlayışı, dili kullanmadaki ustalığı, türlerden kopabilme gücüyle özgünlüğe ulaşması beni hep heyecanlandırmış, yazmaya teşvik etmiştir. Bazen-özellikle yazmaya oturmadan önce- Göçmüş Kediler Bahçesi’ni karıştırırken bulurum kendimi ve bu kitabı her elime aldığımda da bir öykü sıyrılıp gelir diğerlerinin arasından. “Usta Beni Öldürsen E!” Ölümün ve ölüm kaygısının ana izlek olduğu bu öyküde biri genç diğeri yaşlı, iki ip cambazı çıkar karşımıza. Genç cambazın bakış açısından anlatılan bu öyküde Bilge Karasu, anda kalmanın ve karşılıklı uyumun önemini vurgularken ölümü, yaşamı, geçmiş ve geleceği, ip üzerinde yapılan bir gösteriyle imgeler. Bu öyküyü, her defasında yeni bir bakış açısıyla, farklı bir anlam keşfederek okurum. Bu nedenle, “Usta Beni Öldürsen E!” benim için her çağın öyküsü olma özelliğini taşımaya ve yazın dünyamda en çok yer eden öykülerden biri olarak kalmaya devam edecek.

Ayşegül Bayar Kaya, 1981 yılında İstanbul’da doğdu. Okul öncesi dönemden başlayarak resim ve müzik alanında yürüttüğü amatör çalışmalarla sanatı yaşamının ayrılmaz bir parçası haline getirmeye çabaladı. Lise yılında şiirler, öyküler karaladı. En büyük hayali piyanist olmaktı ancak bu yönde ilerleme fırsatı bulamadı, Dumlupınar Üniversitesi İşletme Bölümü’nü bitirdi. Uzun yıllar bankacılık sektöründe çalıştı. Bu yorucu ve stresli meslek deneyimi boyunca resimle müzikten uzaklaştı ancak yazma eylemine daha sıkı sarıldı. Öyküleri çeşitli edebiyat dergileri ve kolektif kitap çalışmalarında yayımlanan yazar, “Gece On İki Sancıları” isimli öykü kitabıyla yakın dönemde okuyucusu ile buluştu.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ