Şerif Fatih ve Bilgin Güngör Yengeç Yürüyüşü 1.Bölüm

  • 24 Temmuz 2020
  • 564 kez görüntülendi.

“… Ama işe nasıl girişmem gerektiğini henüz bilemiyorum: Bana öğretildiği gibi önce birinin, arkasından ötekinin özgeçmişini mi dökeyim ortaya, yoksa zamanın içinde yan yan ve çaprazlama mı, hani şu, geri gidermiş gibi yaparken bacaklarını yana doğru açarak oldukça hızla öne doğru yol alan yengeçler gibi mi ilerlemeliyim.”

            Günter Grass // Yengeç Yürüyüşü

Şerif Fatih

Şerif Fatih: Değerli akademisyen-yazar Bilgin Güngör’le yeni bir yazın yolculuğuna çıkıyoruz. Geri gidermiş gibi yaparken bacaklarını yana doğru açarak oldukça hızlı öne doğru yol alan yengeçler gibi ilerleyecek, edebi konuları, geçmiş ve güncel tartışmaları ele alacağız.

Günümüz edebiyatının geldiği noktayı göz önüne alırsak yetenekli olmak şiir için tek başına yeterli değil. Çağın ruhunu yakalamak, takip etmek, şiiri sezmek ve kurmak. Bunların yanında okumanın şair ve yazarlar için kaçınılmaz olduğu da bir gerçektir. Fakat okuduklarını içselleştiremeyen, kanına karıştıramayan şair ve yazarların, özgün ve içkin bir dil oluşturamayacağı açıktır. Burada çok okumayı yadsımıyorum. Ama okumayla beraber şairin, duyumsama, düşünme ve sezme eylemlerinin de önemli olduğuna inanıyorum. Virginia Woolf’un her gün yürüyüşe çıktığını, bu yürüyüş esnasında kitaplarını kurguladığını, gittiği her yerde insanları izlediğini son kertede tüm bunları içsel itkisiyle beraber kâğıda döktüğünü biliyoruz. Yine Heidegger’in, yaptığı yürüyüşlerle metinlerini yazmadan önce doğayla temas halinde olduğunu hatırlatayım. E. Cansever, Ruhi Bey’i, Çağrılmayan Yakup’u sadece okuyarak mı yaratmıştır? Bence değil. Yaşayarak, arayarak ve düşünerek yaratmıştır.

Her şeyin metalaştırılıp çok çabuk tüketildiği, yeni olanın hemen yarın eskidiği bir çağda yaşıyoruz. Bu durum bugünün yazar ve şairlerinin edebiyat tarihindeki yerlerini almalarının yani “kalıcı” olmalarının önündeki en büyük engel olarak görünüyor. Her alanda olduğu gibi yazın dünyasında da bugünün yazar ve şairinin kalıcı olması, Shakespeare, Baudelaire ve daha nice şairin yaşadığı dönemlere nazaran daha zor ve çağın ruhuna aykırı sanki.

Bilgin Güngör:  Evvela, beni böyle bir “diyalojik ortam”a davet ettiğiniz için onur duydum. Teşekkürüm bâkî. Ahiren, “kalıcı olmak” meselesini deşerek işe başlamak istiyorum. Dediğiniz gibi, edebî dünyada kalıcılığın, “ölümsüzlüğün” yeri edebiyat tarihleridir. Bu önerme çok itiraz götürür; ama durum böyle, beğensek de beğenmesek de… Ancak edebiyat tarihleri, yapısal olarak –ki siz bunu “zorunlu olarak” şeklinde de okuyabilirsiniz- “kısıtlayıcı bir mantığa” sahiptir. Bu hususu, Ütopik Hikâyeler ve Zeliha Osman Özen’in Piyesleri kitaplarımda nispeten ayrıntılı bir şekilde ele almıştım. Şöyle ki edebiyat tarihleri, birer tarihsel kurgudur. Her kurguda olduğu gibi “bazı şeyler”, “kapının dışında bırakılmak” zorundadır (Umberto Eco, canlı yayınların dahi kurgu olduğunu ve onlarda da kurgu dışı kalan “çok şey”in bulunduğunu belirtiyordu ünlü Açık Yapıt kitabında. Edebiyat tarihlerinin ve benzeri kurguların neleri dışarıda bıraktığını/bırakabileceğini varın siz düşünün!) Neden böyledir? Çünkü kurgunun temel özelliği, ele alınan olguyu anlaşılır hâle getirmektir. Siz bir milyon yazarın, iki milyon şairin içinde yer aldığı tarihsel birikimi hiç kimseyi kapı dışarı etmeden nasıl anlamlı bir çizgiye oturtabilirsiniz? Hâl böyle olunca, öne çıkan veya öne çıktığını düşündüğünüz şairlere/yazarlara/eserlere odaklanmanız, gelişimi veya Gennady Pospelov’un Edebiyat Bilimi’nde yaptığı gibi “gelişim yasalarını” bunların üzerinden saptamanız gerekir. Edebiyat tarihçiliğinin babası sayılan Gustave Lanson (malumunuz, bizde onun en büyük izleyicisi Köprülü’dür), Edebiyat Tarihinde Usul’de, “şaheserler”e odaklanmamız gerektiğini boşuna söylemez. Ha, neyin “şaheser” olduğu neyin olmadığı görecelidir. Olsun, neticede bazı eserleri merkeze almak zorunluluktur. Şöyle de denilebilir: “Şaheser” yoksa kurgu da yoktur. Bu yapısal zorunluluklara bir de edebiyat tarihçilerinin ideolojik tutumunu ekleyelim. Mesela; Edebî Yeniliğimiz adlı kitabına, “hiçbir yenilik getirmediğini” düşündüğü için Tanpınar’ı eklemeyen İsmail Habib Sevük’ü düşünelim. Yahut Nâzım Hikmet’i “kökü dışarıda cereyanlara kapılmış” bir “vatansız” olarak gördüğü için, kaleme aldığı edebiyat tarihlerinde bir-iki satırla geçiştirenleri aklımıza getirelim. Ne çıktı ortaya? Edebiyat tarihlerinin “kısıtlayıcı mantığında” katmerleşme!

            İşte edebiyat tarihlerinin durumu böyleyken, “kalıcı olmak” hiçbir zaman kolay değildi (yukarıda ismini verdiğiniz Shakespeare, Baudelaire, hatta Baudelaire’in Fransa’ya ve bu arada dünyaya tanıttığı Poe bile yaşadıkları dönemdeki edebiyat tarihçilerinin/eleştirmenlerin “selamına” pek de mazhar olamadılar). Sizin de belirttiğiniz gibi, her şeyin metalaştığı ve şairin/yazarın da bundan –ne yazık ki- muaf olamadığı günümüz dünyasında ise hiç kolay değil. Ama yine de bir “açık kapı” görüyorum ben. Nedir; bugünün de edebiyat tarihi yazılıyor/yazılacak. Ve tarihçi, ister istemez bazı eserleri “merkezleyecek”, “şaheserleştirecek.” Bakalım, “talih kuşu” kimin başına konacak? Gönül ister ki hak edenin başına konsun. Geri kalanları mı? Behçet Necatigil’in, her fırsatta –bir punduna getirip- sözünü ettiğim “Kitaplarda Ölmek” şiirini bilirsiniz. O şiirde, edebiyat tarihlerinde birkaç satırla geçiştirilenlerin trajedisinden bahsedilir. Ne ki onlar yine de şanslıdır; birkaç satırla da olsa yer bulmuşlardır. Ya bulamayanlar? İşte asıl trajedi onlardadır. Artık işleri, sahaf yahut kütüphane kataloğu karıştırmaktan hoşlanan bir araştırmacının keşfedici bakışlarına kalmıştır. Burası da ayrı bir husus ya: Bugün pek çok kütüphane, kataloglarını dijital ortama aktardı; dolayısıyla işlerimizi ziyadesiyle kolaylaştırdı. Ne ki pek haberimiz olmadı, daha doğrusu ilgimiz arzu edilen düzeye ulaşamadı. İşte yukarıda dile getirdiğim “kısıtlayıcı mantığa” bir de bizlerin ilgisizliğini ekleyiniz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ