Nazlı Yıldırım, Yazar Özge Doğar’la Konuştu…

  • 15 Temmuz 2020
  • 206 kez görüntülendi.

Nazlı Yıldırım, Yazar Özge Doğar’la ‘Aynadaki Sır’ ve yaşama dair diğer konular hakkında konuştu. 

Nazlı Yıldırım: Günümüzde toplumun en yaygın kitle iletişim aracı olan televizyon üzerinden bir sosyolojik olguyu anlatıyorsunuz Aynadaki Sır’da. Şu an peki televizyonun bireysel ve toplumsal etkisi ne durumda? Azalma var mı yoksa daha da kitlesel bir bozulmaya doğru hızla ilerliyor mu?

Özge Doğar: Çeşitliliği arttı diyebiliriz. Her evde hâlâ televizyon var ama her evde bilgisayar yok. Televizyon evlerin demirbaşı. Çamaşır makinası, buzdolabı ne kadar gerekliyse yıllardır televizyona da bu gereklilik yüklenmiş durumda. Aslında sorun televizyon tek başına kendisi değil, içerikleri işledikleri konular ve gündemler. Her gün saatlerce süren diziler topluma ne kazandırıyor. Entrikayla zengin bir aileye girip sınıf atlamanın yolları, kadının zekâsından çok görüntüsünün değerli olduğu imajı, lüks evlerde oturan güzel arabaları olan insanlar, ikiyüzlülük ve şiddetin her çeşidi… Bu daha da çoğaltılabilir. Peki, toplumsal anlamda bu mu bizim gerçeğimiz? Evet, böyle olmayan diziler de artık var. Ama televizyon kültürümüzü tekrar gözden geçirmeliyiz. Biz, bu hayatlar mıyız ya da bu hayatlarda mı yaşamak istiyoruz? Bizi kim yönetiyor. Televizyonla da kısıtlı değil; bilgisayar oyunları, akıllı telefonlar… Artık belli bir yaşa gelmeden ekranla tanışan çocuklarımızın sağlığını tehdit ediyor.   

N.Y.: Sadece bireysel ve toplumsal etkisini değil diğer görünmez alanları da yaratıyor televizyon. Özellikle ekonomi alanında. Medyanın ciddi bir payı var ekonomi düzeninde. Siz ne diyorsunuz?

Ö.D.: Medya çok büyük bir güç sadece ekonomik alanda değil siyasi ve ideolojik alanda da güç. Bu bir bütün bunlar birbirlerinden uzak değiller, siyaset-ekonomi-medya birbirlerini destekler. Medyayı elinde tutan toplumu istediği gidi yönlendirir. Hayatını televizyonla geçiren insanlar var, haber alma aracı olarak sadece televizyonu seçen insanlar. Ve elbette ki reklam, ekonomik güçtür. Hatta reklam piyasasında psikolojiden destek alınması boşuna değil.

N.Y.: Biraz da özele inelim. Medyatik yaşamın geneline az çok hâkimiz. Ancak özele indirgediğimizde manzara biraz değişiyor. Özellikle Türkiye’de. Türkiye koşulları nasıl, medyatik yalanların doğurduğu sonuçlar ne gibi ortamlar yaratıyor biraz da bunlar üzerinden konuşalım isterim. Gençlik çerçevesinde elbette.

Ö.D.: Ekran başka bir şey söylüyor bizler başka bir hayat yaşıyoruz. Özellikle sosyal medya yalanları dediğimiz bir kavram var artık. Görüntü ve gerçek bambaşka. Neredeyse ikili bir hayat yaşıyor artık gençler. Sanal dünya ve Real dünya… Aynadaki Sır, romanında olduğu gibi iki dünyayı karıştırmak çok da garip değil artık. Sadece gençler için değil herkes için; biz gerçekten yaşamak istediğimiz hayatı mı yaşıyoruz yoksa istek ve algılarımız reklam-ekran-moda üzerinden oynanıyor mu?

N.Y.:  90’lı dönemlerde medya-uyuşturucu ilişkisi daha ön plandayken günümüzde ise boyut değiştirdi. Uyuşturucu yerine daha çok sosyal medya ilişkileri var oldu. 90’lı ve iki binli dönemleri kıyasladığımızda ortaya nasıl bir harita çıkıyor?

Ö.D.: Gününüzü televizyonun karşısında geçirdiğinizde başınızın ağrıdığını, algılamanızın yavaşladığını günün sonunda hissedersiniz. Beyninizdeki hücreler zamanla ölür, hayal dünyanız, yaratıcılığınız, sorgulama yeteneğiniz azalır. Ve başka bir etkinin altına girersiniz. Özgür düşündüğünüzü, seçimlerinizi kendinizin yaptığını zannedersiniz ama artık herkesleşirsiniz. Kitlesel bir uyuşma başlar. Bir şeyi sürekli sürekli gördüğünüzde artık onu benimsemeye başlarsınız. İlk dinlediğinizde hoşunuza gitmeyen bir ritim tekrarlandığında kulağınıza hoş gelir. Alışırsınız. Buna her alana uyarlayabilirsiniz.

N.Y.: Aynadaki Sır’da yer alan bütün karakterlerin her biri ayrı bir yaraya dokunuyor. Böylelikle var olan ve devam etmekte olan sorunlara değinerek okura sesleniyorsunuz. Bu yaraların temeline ise felsefe düşünürleriyle, destanlarla pencere açıyorsunuz. Bağlantıları ve ipuçlarını vererek gerisini okura bırakıyorsunuz. Peki, hâlen devam ediyor mu kitabınızda karşılaştığımız sorunlar? Nasıl bir süreç geçiriyoruz?

Ö.D.: Evet, devam ediyor. Aynadaki Sır’da kimsenin girmediği bir oda ve açılmamış bir sandık var. O, bizim sakladıklarımız, bizimle olan bilmediğimiz fark etmediğimiz alanımız. Fark etmeye başladığımızda ya da yüzleştiğimizde biz de değişiyoruz. Aynadaki Sır bu dönemin romanı ve herkes kendisinden bir parça bulabildi çünkü toplumca yaptığımız hatalar var, ön yargılarımız var, yaşadığımız ortak sorunlar var. Bunları fark etmek yetmiyor değiştirmek için de çaba harcamamız gerekiyor. Romanda Ece’nin sandığı açtıktan sonra geçmişini ve bugününü bilmek için çaba harcaması gibi.

N.Y.: Yeni çalışmalarınızı da merak ediyoruz elbette. Var mı peki?

Ö.D.: Evet var. Yeni bir roman yakında geliyor. Çocukluk döneminde enseste uğramış bir kadının psiko-sosyal durumu. Kadınlık ve annelik kavramı üzerine kafa yoracağız bu sefer. “Minnina, Işıkları Kapama!” diyeceğiz.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ