Edip Yeşil’den Yaser Bereketoğlu İle “Ugaritte Son/Bahar” Üzerine Söyleşi

  • 22 Haziran 2020
  • 572 kez görüntülendi.

E.Y: Sizi şiirlerinizden, öykülerinizden, yazınsal çalışmalarınızdan tanıyoruz. Söyleşimizin okurlarına, sizi biraz daha yakından tanımaları için kendinizden kısaca söz eder misiniz sevgili Yaser Bereketoğlu.

Y.B: Merhaba sevgili Edip. Öncelikle bu söyleşi gerekçesiyle bir araya gelip keyifli anlar geçireceğimiz için kendimi iyi hissettiğimi belirtmek isterim.

   Kadim kentimiz Antakya/Defne’nin Dursunlu Mahallesindenim. İskenderun doğumluyum. Çocukluğum İskenderun’da geçti. Antakya Lisesi’nde okudum ve İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Türkçe bölümünden mezun oldum. Bir esnaf çocuğu olarak hayatın birçok alanıyla haşır neşir oldum. Daha sonra bitirdiğim okulun gereği olarak Türkçe Öğretmenliği yaptım. Yakın bir zamanda emekli oldum. Arapça biliyorum. Evli ve iki çocuk babasıyım.

   Şiir ve öykülerim Türk Dili Dergisi, Eski, Agora, İle, Amik, Karalama, Çağla, Mavi Yaren, Dar sokak, Taflan, Amanos Yazıları Dergisi ve Kurgu Düşün-Sanat dergilerinde yayımlandı.

E.Y : Şiir, öykü ve roman… pek çok edebi türde ürünleriniz var. “Sığınak” ilk şiir kitabınız. “Siz Güzeldiniz Sonrasız Zamanlarda” ise ikinci şiir kitabınız. Dergilerde yayınlanmış öyküleriniz ve şimdi “Ugarit’te Son/Bahar” adlı romanınız… Romanla ilgili sorulara geçmeden önce yazdığınız türlerle ilgili kısaca görüşünüzü almak istiyorum. Hangi türde kendinizi daha başarılı buluyorsunuz. Ya da şöyle soralım; kendinizi hangi edebi türde konumlandırıyorsunuz?

Y.B: Çocukluğum; Ortadoğu’nun kadim geçmişinde yaşanan gizemli, egzotik ve kahramanlık dolu hikâyelerini dinleyerek geçti. Birçok kahramanım vardır dinlediğim hikayelerde. Anter Bin Şeddat, Hz Ali, Hz Hamza, Zaloğlu Rüstem, Köroğlu gibi. Süreç içinde Bin Bir Gece Masalları dahil halk edebiyatı türünün tamamına yakınını okudum. Daha sonra Ömer Seyfettin, Reşat Nuri, Sait Faik gibi öykücülüğümüzün yapı taşlarının öyküleriyle tanıştım. İlk gençlik yıllarımda beni adam akıllı etkileyen yazar ve kitabı; Necati Cumalı “Ay büyürken Uyuyamam” olmuştur.

   Lise yıllarımda Divan Edebiyatı şairlerinin sanat taşlarıyla döşenmiş, güçlü ritim ve ahenkli şiirleri, Yunus Emre, Pir Sultan Abdal’ın şiirlerindeki yalın, derin imgelerinden çok etkilendim. Nazım Hikmet, Enver Gökçe, Ahmet Arif, Atilla İlhan, Sabahattin Kudret Aksal, Fazıl Hüsnü Dağlarca ve adlarını saydıkça söyleşimizde çok yer kaplayacak şairlerin çağcıl şiirleriyle tanıştım.  

   Kendimce birçok öykü, deneme ve söyleşi türünde yazdım önceleri. Fakat o yıllarda yazın alanında kendinden en çok söz ettiren, tartışılan tür şiirdi. Bu türde; benim ilk karaladıklarım, okuyup etkilendiğim şairlerin kötü bir kopyasıydı. Bunun ayırdındaydım. Yazma sanatında insanın kendi sesini bulmasıdır aslolan. Bu ise; ancak ve ancak bilinçli ve disiplinli bu okuma süreci içinde gerçekleşebilir.

   Şiir, öykü ve roman, her türün kendine özgü bir güzelliği, bir tadı vardır. Estetik ve biçem şiir ve öyküde farklılık gösterir. Şiirde; yeteneğiniz, biçim ve dil kullanımı, ardından gelen yerli yerinde kullanılmış imgeler ile birleşince farklı tatlarda yaratıcılığa ulaştırır sizi. Bundan dolayıdır ki şiiri, öykü ve romana göre defalarca okuyabilir, her okumada farklı derinliklere iner, farklı bir estetik duygusuna kapılabilirsiniz. Öykü ve romanda durum farklıdır. Bu iki türü defalarca okuyamazsınız. Bu nedenle öykü ve romana özgü bir yazım işçiliğini kullanmak zorundasınız. Dil yine ön plandadır. Betimlemeleri ve olay-durum ayrıntılarını akıcı bir şekilde okura sunmalısınız.

   Bu açıklamalarımdan sonra gelelim sorununuz son kısmına: “kendinizi hangi edebi türde konumlandırıyorsunuz?” Ben üç türde de yazdım. İnsan yaş alınıp deneyimlerini güçlendirdikçe şiir yazmanın ne denli zor olduğunun ayırdına daha iyi varıyor. Bu deneyimlerden sonra da şiir yazabilirseniz inanın gerçek bir şiir ile yüzleşirsiniz. İlerde bunu yapabilir miyim bilmiyorum. Şimdilik kendimi düz yazıda konumlandırıyorum.

E.Y: Kurgu Kültür Merkezi Yayınlarından 2017’de yayınlana “Ugarit’te Son/Bahar” adlı romanınızı bir solukta okudum. Çok başarılı bulduğumu söylemeliyim. Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın hikâyeleri her zaman için beni heyecanlandırmıştır. Romanınızı okurken benzer bir duyguya kapıldım, heyecanlandım. Ortadoğu coğrafyasının mistik hikayelerinin birinde buldum kendimi. Neden Ugarit, neden Son/Bahar sorularıyla devam edelim söyleşimize. Ne dersiniz?

Y.B: Kitabı okuyup övgüye değer bulduğunuz için teşekkür ederim. 2006 yılında Edebiyatçılar Derneği olarak Suriye’de düzenlenen “dostluk, edebiyat ve kültür etkinlikleri” kapsamında Lazkiye kentinde yaptığımız etkinlikten sonra kentin tarihi yerlerini gezme fırsatım oldu. Bu gezi sırasında sessizliğe bürünmüş; yıkık, dökük, fakat düzenli görünümlü bir kentin antikçağ döneminden kalma kalıntılarından oldukça etkilendim. Ugarit kent devleti (M.Ö. 1349-1185) Anadolu’yu kapsayan Ortadoğunun en önemli ticaret merkezi oluşu, Ugaritlilerin kendi alfabeleri dışında egemenliklerinin altında oldukları Hitit ve Mısır krallıklarına (Firavunlar) kabul ettirdikleri bir ticaret alfabesi oluşturmuşlardı. Dünyanın ilk müzik notasının burada yazıldığı, yapılan kazı ve çalışmalar sonunda bilinen en eski şarkının (hurrian hymn) notalarının burada bulunduğu gerçeğiyle yüzleştim. Ayrıca kil, vazo ve süs eşyalarına ilk olarak cam giydiren oldukça zeki bir kent devletinin (kavmin) varlığıyla karşı karşıya idim. Öyle ki yaşadıkları coğrafyada Hitit kralları ve Mısır firavunlarının kıyasıya yaptıkları Kadeş savaşında kıllarına dahi dokunulmamış, bu kent devletinin yöneticileri her iki krallığı tabiri caizse parmaklarında oynatmış, onları kendi zekalarına muhtaç kılmıştı. Tapınak törenlerinin düzeni ve törenlerde kullanılan müzik aletleri, kara ve deniz ticareti, gümrük işleri, altın, bakır ve gümüşün ince ve estetik olarak işlenmesi, oymacılık sanatı, bu coğrafyada, yedi bin nüfuslu okur-yazar, kültür düzeyi yüksek insanlar tarafından yürütülüp, uygulanıyordu. Ugarit kent devleti son iki yüz yılını Hitit krallığının egemenliğinde geçirmiştir. Hitit krallığının çökmesi ve Ugarit kent devletinin tarihten silinmesi aynı zamanda gerçekleşmiştir. Bir mühendislik harikası denilecek yapılaşması, çok katlı binaları, sıcak su sistemini kurmaları, müzik akademisinin olması, madenlerde ve camda el işçiliğinin estetik bir bakış açısıyla işlenmesi, siyasi ve ticari hareketlilik, huzurlu bir varsıllıkla barışın ve adaletin esas alındığı bir yönetimlerinin olması… Sonunda oldukça hazin bir şekilde tarihten silindiği için kitabın adı “Ugarit’te Son/Bahar” olmuştur.

E.Y: Şu an aklıma gelen yazarlar arasında Christian Jack, Amin Maolouf… Christian Jack’in “Ramses” adlı beş ciltlik serisi, Lübnanlı yazar Amin Maollouf’un pek çok romanı, Doğu coğrafyasının tarihini romanlaştırarak başarılı çalışmaların altına imza atmışlar. Tarihin, edebiyatın roman türü ile dile gelmesi, aktarılması çok zor ve yorucu olsa gerek.

Y.B: Sözünü ettiğin yazarlar, yazdıkları dönemin sosyal ve siyasal bilgilerine hakim oldukları için konuyla ilgili yazınsal çalışmalarını başarıyla gerçekleştirmişlerdir.

   Eski tarihin edebiyat alanında roman türü ile aktarılması oldukça dikkat gerektiren bir çalışmayı zorunlu kılar. Öyle ki anlatılacak dönemin sosyal ve siyasal olguları, toplumun dinsel inanışları, geleneksel bayramları, törenleri, cinselliğe bakış açıları, yeme-içme ve barınma alışkanlıkları, kılık kıyafetleri, eğitim-öğretim sistemi vb. zamanda anlamında kaydırma yapmadan gerçekleşmelidir.

E.Y: “Ugarit’te Son/Bahar” çalışmanız sanırım Ugarit kent devleti ile ilgili bir ilk çalışma olmalı.

Y.B: Konu ile ilgili yaptığım araştırmalarda vardığım sonuç; Ugarit kent devleti ile ilgili yazılan ilk edebi ürün roman olarak tarafımdan gerçekleşti.

E.Y: Tarihi romanları yazarken kurgu oldukça önem kazanıyor. Romanınızın ana konusu kent devleti Ugarit. Tarihte bilinen ilk yazılı anlaşmanın yapıldığı “Kadeş Barış Anlaşması” döneminin sonrası. Mısır, Hitit, Asurilerin egemen olduğu bir kesit. Musa’nın ve tek tanrılı inancın etkileri. Romanın kurgusunu oluştururken kültürel, sosyal, askeri vs. birçok pencereden bakmış olduğunuz görülüyor. Bu tarihsel yolculuğa çıkarken yaşadığınız zorluklardan kısaca söz eder misiniz?

Y.B: Ugarit’i bir öykü olarak yazmayı düşünmüştüm. Yazmaya başladığımda sonu gelmiyordu bir türlü. Bıraktım. Daha sonra Ugarit ile ilgili kaynakları tekrar taradım. Bir yandan kent devleti ile ilgili bilgi topluyor bir yandan da dönemin Mısır firavun devletini ve özellikle Hitit krallığını titizlikle incelemek zorunda kaldım. Sonuç olarak da yazacaklarımı roman olarak tasarladım.

E.Y: Roman kahramanlarını ete kemiğe büründürürken nelere dikkat ettiniz? Romanda geçen adlar gerçek mi? Örneğin Şippulyama, Amurapi…

Y.B: Romanımda bir başkahraman yok. Roman kişileri kendi çaplarında bir değer oluşturuyor. Yani romanda kahramanlar var. Hititlerin son kralı 2. Şüppiluliama, Ugarit’in son kralı Ammurapi, dönemin Mısır firavunu Marenptah gerçek adlarıyla varlar. Akademisyenleri, tüccarlarıyla, rahipleri, komutanları, İbranileri, mamurları, kadınları dönemin adlarına uygun olarak kurguladım.

E.Y: Ugarit ile Antakya arasında ne tür benzerlikler var? Romanın yazılmasında bulduğunuz ortak noktaların bir etkisi veya katkısı var mı?

Y.B: Ugarit kent devleti ile Antakya arasında hayatın her alanında benzerlikler var. Romanı yazma aşamasında daha çok fark ettim bunu. Lazkiye’den Antakya’ya dek kıyı şeridinde ağırlığını hissettiren bir medeniyetten söz ediyoruz. Ekonomik, sosyal ve kültürel alanda eğitim-öğretim yapan akademileri var. Tapınaklardaki ayinlerde kendilerinin geliştirdikleri müzik aletlerini kullanıyorlar. Kilden yapılan ev ve süs eşyalarına cam geçiriyorlar. Oymacılığın sanatsal boyut kazanmasına katkı sunuyorlar. Hayat standartları oldukça yüksek bir kavim.

            Sömürge görünümlü olmalarına rağmen kent, demokratik ve laik yönetimi esas almış. Dolayısıyla yönetimde kabul gören çok tanrılı dinlerin yanı sıra tek tanrıya inanan Museviler oldukça rahat bir yaşama ortamı bulmuşlar. Türlü etnik köken ve dini inanışlara bağlı insanların birlikte yaşama ve en önemlisi içselleştirdikleri birbirlerine katlanma kültürünün ilk izlerine bu kentte rastlıyoruz. Günümüz Antakya’sı kadim geçmişinden olacak tüm dinlerin, mezheplerin, dillerin, uygarlıkların bir arada katlanma kültürüyle sürdürdüğü eşsiz mozaik dokusuyla Ugarit kent devletiyle ortak noktaları oluşturuyor. Bu gerçek, benim romanı yazmamı sağlayan önemli bir etkendir.

E.Y: Ugarit kent devletinin diplomatik ilişkileri, barış ve adalet duygusu, kent devletinin yüzyıllarca ayakta kalmasını sağlamış. İnsanlığa ve uygarlığa (ticaret dili, müzik notaları, maden işçiliği, oymacılık ve ileri tarım teknolojisi) önemli katkılar sunduğunu romanınızdan anlıyoruz. Bu kültürün günümüze taşındığını düşünüyor musunuz?

Y.B: Bölgesel olarak düşündüğüm zaman, bu kadim kültür yenilenerek, geliştirilerek günümüze dek taşınmıştır.

E.Y: Söyleşimizin sonuna yaklaşıyoruz. Şuppiluliuma Hitit kralı Şippulyama adıyla verilmiştir. Çok kültürlü, çok kimlikli, farklı inançların bir arada yaşadığı kadim kent Antakya’nın neresine kazarsanız kazıyın önünüze bir tarih çıkıyor. Bir yapıt çıkıyor. Neredeyse kentin her yanı bir müze. Hitit kralı Şuppiluliuma’ya ait kocaman heykel, Reyhanlı Tell Tayinat höyüğünde yapılan kazılarda bulunmuştu. Romanınızın yazıldığı döneme denk gelmesi isabetli olmuş. Heykel Antakya Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmekte. Bu bağlamda neler söylemek isterseniz?

Y.B: Hitit kralının okumakta sıkıntı yaşayacağımız bir adı var. Okura bu sıkıntıyı yaşatmamak için birkaç harf attım ve adını daha rahat, kolay okunacak hale getirdim. Şippulyama. Bu krala ait bir heykelin, romanımın yazıldığı döneme denk gelmesi iyi bir tesadüf aslında. Dünyanın en büyük mozaiklerinin ve çok önemli antikçağ kalıtlarının anlatımı başka bir konu. Benim söyleyeceklerim; yolu Antakya’ya düşenlerin mutlaka arkeoloji müzesini gezmeleridir.

E.Y: Son sorum. Kitap 181 sayfadan ve 16 bölümden oluşuyor. Her bölümün üzerinde bir sembol var. Bu sembollerle ilgili bir açıklamanız olabilir mi? Yoksa bunu okurun merakına mı bırakım?

Y.B: Çok az kişinin farkına vardığı bir şey. Okuru meraklandırmaya gerek yok. “Ugarit’te Son/Bahar” 16 harften oluşuyor. Kitap 16 bölüm. Her bölümün başına Ugarit alfabesindeki harfleri sembol olarak kullandım. Yani birinci bölümden on altıncı bölüme kadar kitabın adını Ugaritçe yazmış oldum.

E.Y: Keyifli bir söyleşi oldu. Bize ayırdığınız zaman için teşekkür ediyor, çalışmalarınızda başarılar diliyoruz.

Y.B: Benim için de oldukça keyifli bir söyleşi oldu. Teşekkür eder, yazın hayatınızda başarılar dilerim.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ