Son Umut Kırılganlığı

İsmail Cem Doğru

Yazarın şu ana kadar yazılmış 39 makalesi bulunuyor.
  • 05 Haziran 2020
  • 693 kez görüntülendi.

Hollywood sinemasının Türkiye’yi plato olarak seçtiği filmlere ülkemizde biraz daha fazla teveccüh gösterildiğini kabul etmenin bir sakıncası yok. Bir Hollywood yapımında Türkiye’den ve genellikle İstanbul’dan manzaralar izleyecek olma durumu insanlara kendilerini filmin bir parçasıymış gibi hissettiriyor olabilir. Dünyaca ünlü ve çok başarılı bir aktörün Türkiye’den şehirler ve Türkçe kavramlarla birlikte anılmasının izleyicide karşılık bulması genelde psikolojik gerekçelerle açıklanmaya çalışılıyor. Kaldı ki ben de benzer duygular yaşıyorum bu tür durumlarda. Hatta bazen film yalnız benim için çekilmiş hissini bile veriyor.

Başrollerini Russell Crowe, Yılmaz Erdoğan ve Cem Yılmaz’ın paylaştığı Son Umut filmi pek çok gerekçeyle bende büyük beklentiler yaratmıştı. Başta tüm dünyayı etkileyebilecek bir öykünün Oscar ödüllü çok önemli bir oyuncunun ilgisini çekmiş olması ve bunu ilk yönetmenlik denemesi için seçmiş olmasının farklı karşılıklar bulabilecek eşleşmeler içerdiği düşüncesi kolaylıkla kendini gösteriyordu. Kutsal değerleri için savaştığını düşünen bir toplumun topraklarını işgal ettiği ve söz konusu savaşta – bazı kaynaklar daha farklı rakamlar telaffuz ediyor olsa da – yaklaşık elli bin şehit vermiş bir topluma duyduğu öfkeyle yüzleşmesi küçümsenebilecek bir ayrıntı olamazdı asla. Üstelik bu mesajı dünyaya iletme sorumluluğu alan kişinin büyük acılar yaşamış ve bu acıyı her zaman sıcak tutan topraklarda doğmuş bir dünya yıldızı oluşu, olaya bambaşka bir boyut kazandırabilecek her şeyin bulunduğu görüntüsünü çiziyordu.

Savaşa gönderdiği ve ölüm haberleri gelmiş çocuklarını aramak için önce İstanbul’a oradan da Gelibolu’ya geçen bir babayı canlandıran Russell Crowe, bu filmde de etkileyici bir performansa imza atıyor. Joshua Connor karakterinin dramaturjik modelleme ve sinematografik seçimler açısından ayrıntıyla işlenmiş olması Crowe’un başarısına yardımcı olan etmenler olarak göze çarpıyor. Zira karakteri keskinleştiren, onu belirgin hale getiren bazı ayrıntılar karakterin seyirciyle arasındaki diyalog kurma süresini azaltan ve aktöre oyun alanı açan özellikler içeriyor. Connor’un özel yeteneklerinin olması seyirciyi etkisi altına almasını kolaylaştıran en önemli ayrıntı. Karakterin fiziksel avantajları ve bu avantajlardan film boyunca sık sık yararlanıyor olması, oğullarını yitirmiş bir baba olarak kendi acısıyla baş etmeye çalışırken çocukların ölümü konusunda kendini suçlayan bir eşin acısını kendi acısının önünde tutuyor oluşu izleyici karşısında Connor’a yine puan kazandırıyor. Connor’la arası açık kilise dahi izleyici gözünde bir suçluya dönüşmekten kurtulamıyor.

Bir senaryonun başarılı kabul edilmesini sağlayacak unsurlardan biri karakterlerin öykü içinde parlayabilecek özelliklerini yansıtması ve oyuncuya performans alanı yaratmasıysa, Joshua Connor’a yüklenen ayrıntılar bu özellikleri fazlasıyla içeriyor. Ancak Connor’a karşı gösterilen cömertliğin ve özenin diğer karakterlere gösterilmediğini açıkça belirtmekte bir sakınca olmasa gerek. İzleyiciyi avcunun içine alabilecek Binbaşı Hasan ve Çavuş Cemal karakterlerinin ayrıntı ve derinlikten uzak, yüzeysel ele alınmış olması hem senaryonun zaafı olarak kendini gösteriyor hem de iki yetenekli oyuncuya yeterli hareket alanı açmaktan oldukça uzak kalıyor. Binbaşı Hasan ve Cemal karakterini Connor’la sohbeti sırasında tarif ederken şu ifadeleri kullanıyor: “onun üç defa hayatını kurtardım; üçü de cephede değildi.” Burada karakterin bıçkın, hesapsız ve kelle koltukta yaşayan biri olduğu ifade ediliyor. Ama bu tanımlama olmasa film boyunca çizilen karakter daha çok bir komutanın en çok güveneceği, sağ kolu haline gelmiş sorumluluk sahibi bir kişilik izlenimi ortaya çıkıyor. O uçarı kişilik içinde ekrana yansıyan tek ayrıntı bıçkın bir yanının oluşu. Bu yönü de baskın bir dille anlatılmıyor. Binbaşı Hasan ise film boyunca asık suratla oynarken göründüğü son sahnede ansızın gülümsüyor.

Bir diğer sıkıntı ise kadın karakterlerin betimlenmesiyle ortaya çıkıyor. Connor’ın karısındaki yapay ve hızlı geçilmiş ayrıntılar Ayşe karakterinin de başarısızlığının gerekçesi gibi. Ayşe karakteri, bir Osmanlı kadınından çok bir Fransız düşesi gibi… Birinin Olga Kurylenko’ya Osmanlı kadınının gözleriyle konuştuğunu anlatmalıydı. Oysa Ayşe, film boyunca dudaklarıyla bakmayı tercih etti. Bu haliyle bir Osmanlı kadınından çok Audrey Hepburn’ü andırdı.

Aynı problem filmin diğer oyuncuları için yazılan bölümlerde de kolaylıkla gözlenebilir. Film ne Gelibolu’da Hasan Binbaşı’ya eşlik eden işgalci askerlerin öyküsüyle ilgileniyor ne de diğer karakterler hakkında bir şey biliyoruz. Joshua Cannor ve ailesinin etrafında biçimlenen öykünün de en başarılı olduğu yer ailenin trajedisini başarıyla anlatıyor olması…

Gerek senaryosu gerek oyunculuk performansı açısından vasatı aşamayan filmin kurgusunda savaş sahneleri sınırlı ve yalnızca odaklanılmış mesaja ulaşmak için bir araç olarak kullanıldığından görsel kompozisyon ve efektler açısından değerlendirmeyi yersiz buluyorum. Ancak yüz binin üzerinde insanın öldüğü bir savaşı anlatırken çarpışmanın işlendiği sahnelerde Hollywood filmlerinde görmeye alışık olduğumuz görsel gerçeklik beklentileri karşılamak noktasında yeterli olmadı.

İnsanın doğayla iletişiminden başlayıp doğanın kurtardığı yaşamlarla sonlanan bu öykünün en garip yanı da Yunanlılar dışında kalan tüm tarafların masum taraflarıyla öne çıkarılmış olması. Yunanlıların tüm işgalcilerden farklı bir yerde tanımlanmaları filme herhangi bir katkı sunmuyor. Birinin kirli emellerinin diğerinin trajedisi olduğu Çanakkale’de bağımsızlık savaşı veren bir halk ile uluslararası anlaşmaların dayatması ve bir ülkenin vatandaşı olmanın zorunluluğuyla istemediği bir ortama girmek durumunda bırakılmış askerlerden başka bir unsur için yaratılmaya çalışılacak bir masumiyet betimlemesini iyi niyetli bulmak çok da kolay olmasa gerek.

Son Umut’un iletişim kuramadığımız bir toplumun acısıyla yüzleşmesi ve buna sebep olan süreçlerle hesaplaşmayı sağlaması gibi işlevleri olduğunu yadsımak imkânsız. Ancak bir toplumun var oluşunu borçlu olduğuna inandığı en büyük mücadeleyi konu alan bir çalışma en hafif tabiriyle daha çok özen gerektiriyor. İki toplumun büyük acıları bir aktörün büyük oyunculuğuna alan açabilmenin aracı olarak görüldüğünde kuşku çanları da seslerini duyurmaya başlıyor.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ