Ayşe Özgür Aydoğan Şair ve Yazarlarla Sinema Hakkında Konuşmaya Devam Ediyor…

  • 17 Mayıs 2020
  • 673 kez görüntülendi.

Ayşe Özgür Aydoğan sordu / Özgür Sinema

 Edebiyat ve şiir dünyanın en eski sanat dallarından, sinema daha yeni ama 7.sanat olarak hak ettiği yeri çoktan almış durumda. Bütün sanat disiplinleri birbirini etkiler, besler. Sinema sesini şiirden, edebiyattan alır. Daha önce Salih Bolat, Suzan Samancı, Hüseyin Alemdar ve Mehmet Sarsmaz’a sormuştum. Aynı soruları değerli edebiyatçılarımıza sormaya devam ediyorum. Yanıtladıkları için her birine ayrı ayrı teşekkür ediyorum.  

Sinema size ne ifade ediyor? Şiirinizde /yazılarınızda nasıl bir karşılığı var ?

Ahmet Çakmak :

Şiirlerime, özellikle ilk kitaptaki (iki dilde kederlenmek, öteki yayınları, 1998) sinemanın yansımasını ilerde ayrıntılı bir şekilde ele alırım eğer istenirse. Ondan önce biyografik özellikler de taşıyan, yakın zamanda çıkan “Ben u Sen”( iletişim yayınları, 2019) kitabında çocukluğumla beraber sinemaya olan tutkumu anlattığım bölümü,  “Serçe”yi,  düzenleyerek, ekleme çıkarma yaparak bu soruya yanıt vermeyi doğru buluyorum.

 Nazik daveti için ayrıca teşekkür ederim Ayşe Özgür Aydoğan hanımefendiye.

SERÇE

Suriçi’nde Yenikapı tarafında, hemen üst sokağımızda, tek göz odalar ve içlerinde ufacık kilerlerden oluşan çekirdek ailelerin zar zor sığabildiği maxzanhane denilen evlerin sıralandığı odaların birinde başlamıştı televizyon bağımlılığı Edip’te. Mahallenin neredeyse televizyonu olan tek eviydi. Televizyon dışında evde, kahve fincanlarının, yanakları işlemeli şerbet bardakların konulduğu komodin ve zahirenin konulduğu kiler vardı. Oda kapısının eşiği alçaktı. Çocuklar taş gibi yeşil sabunlarla leğende burada yıkanıyordu, anneleri yoksa ablaları tarafından. Büyükler banyo ihtiyacını çocuklar hararetle dışarıda koşturdukları zamana denk getirirdi. Maxzanhane tuvaleti ortaktı. Ev sakinleri kapı ve pencere aralarında tuvaletten çıkanı izler; ihtiyacı olan tuvalet boşalır boşalmaz hızla tuvalete doğru yollanırdı.                  

Ev sahibinin (çocukları o sıralar yoktu, belki o yüzden de kızamıyorlardı gelenlere) sabrı oldukça zorlanarak başlayan film merakı, Edip ve arkadaşlarını sinema önlerinde buluşturmuştu gün be gün.

Mahallenin bir hayli uzağına düşen şehrin en büyük ve en görkemli sinemasının isim sahibi Bitlis kökenli kardeşlerin soyadından alıyordu.

Edip ve mahalle arkadaşlarının paraları hep eksik olduğundan, çoğu kez filmin ancak yarısında salona girebiliyorlardı. En çok da o dönem müptelası oldukları, Kara Murat’ın, Kara Oğlan’ın, uzun saçlı, at nalı bıyıklı, göğsünün yarısını kaplayan madalyonu, çıplak baldırının yanında kurdu, her daim kılıcı havada, Tarkan’ın atının peşinde koşturduğu atlı kurtlu filmlerinde.

Devletin resmi ağzında dil olarak kabul edilmese de, resmi dilde konuşmasalar da kimse mahallede resmi dili yeterince bilmese de, o filmleri izleme şansı her yakaladıklarında, kendilerini öz be öz Türk hissederlerdi.

Edip ve akranları, daha okula gitmeden, gazete bayilerine dağıtılan, onlarda bir şekilde ulaşan Suat Yalaz’ın çizgi romanlarına bakmakla başlamıştı, önüne geleni döven Karaoğlan merakı. Sonra sinemayla tanıştılar bir vesileyle. Her ne kadar, herhangi bir filmin tamamını, özellikle de revaçta olan bir filmi, baştan sona izleyemeden. Doğrusunu söylemek gerekirse, bunun o kadar bir ehemmiyeti yoktu. Filmin sahnesinde olursa olsun, kısa bir an bile olsa sinema salonunun karanlığında, bir süreliğine hareketli perdeye dalmak yetip artıyordu onlara. Gerisini nasıl olsa kendileri tamamlıyorlardı hayal dünyalarında.

Akranı çocukların sürekli anlattığı, kendisinin de çok sevdiği vurdulu kırdılı bir filmin haftalarca ısrarla oynatıldığı, herkesin akın akın gittiği filmi görme isteğini artırmıştı Edip’in. Filmin gişe üstüne gişe yaptığı günlerin birinde, o tür rağbet gören gösterimlerde, Edip ve arkadaşları katiyen içeriye alınmazdı, bir adım atsalar içeri girip görebilecekleri film, kıymetlendikçe kıymetleniyordu gözlerinde. Çok merak ettikleri filmi izleyemeden, kafaları sağ omuzlarında, trahomlu gözleri yırtık lastiklerinde kalarak, bön bön önlerine bakıp eve dönmek çok koyuyor,  bir tarafları hep eksik kalıyordu. Beş paraları yoktu. Hiç olacağa da benzemiyordu. Ya orada rastlaşacakları paralı bir arkadaşını ikna ederek, iki kişi bir bilete, ecnebi filmler için bilet satan gişeden değil, yerli film bileti satan gişeden biletlerini alacak, film başladıktan sonra içeriye girecek ya da biletçinin dalgınlığından faydalanıp yakalanırlarsa oldukça fazla dayağı göze alarak, içeriye o görmeden vınlayacak, ya da şansları varsa, gazoz satacak tıfıl kontenjanından, gazoz satma şartıyla içeri girip gazoz satıp yarım yamalak da olsa filmi izleme şansı yakalayacaklardı.

Bir gün film izleme tutkusu ağır bastığından, ne de gişe üstüne gişe Yılmaz Güney’in,  “SÜRÜ” filmi akşamları hem yazlık, hem kışlık, bir de yandaki Site Sineması’nda (bu sinema ağırlıklı yerli porno filmler oynatırdı) gazoz satma görevini öne atılaraktan kabul ettiydi filmin en azından kalan kısmını yarım yamalak da olsa seyretmek için Edip. Öyle de oldu. Bir gözüyle filme bakarak diğeriyle de gazoz satışını o seansta çok iyi yapmış olacak ki oranın patronu:“Yarın da gel, biraz da para veririz” dedi Edip’e. Böylece başladı bol bol film izleme adına gazoz satma işi. Oldukça zayıf ve çelimsiz vücudundan dolayı, büyük kafası unutularak kısa sürede adı Serçe’ye çıktı. Serçe aşağı, Serçe yukarı.

Mahallede her yaşta herkes saçından, başından burnundan kullandığı yanlış bir kelimeden bir lakap takılıyordu, vücuduna oranla bir hayli büyük olan kafasından dolayı, Türkçe “çütkafa/çiftkafa”, Kürtçe, “sermezin” ya da “dü seri” diye çağrılıyordu.Sinemada ise Serçe. 

Patron, onun bir hayli fazla gazoz satmasından, o hem film seyretmek, hem de harçlık çıkarmaktan memnundu. Kazandığı üç beş kuruşla da gazoz satmadığı pazar günleri, kendisinden yaşça büyük cin çocukların meydandaki heykelin sotesine andavalları söğüşlemek amacıyla kurduğu yedi hariç tezgâhına, diğer avellerle beraber tüm parasını bırakırdı. Midesi açlıktan guruldaya guruldaya, geldiği yoldan kös kös, babasının akşam “paranı ne yaptın?” sorusuna cevap veremeyeceğini bunun için de dayak yiyeceğini bilerek dönerdi eve. 

Her gün öğlene doğru Suriçi’ndeki evlerinden, okumayı söktüğü 1980 öncesinde yazılmış duvarlardaki yazıların kireçlenmiş hallerine bir anlam veremeden, yolunun üstündeki, sağlık ocağının bitiminde, Kurşunlu Cami avlusuna kurulan tarihi Pazar’ın alt sokağından, Kot Minareli Cami’nin önünden Ârbedaş’a, oradan Saraykapı’dan caddeye çıkardı.

Parası varsa sabah kahvaltısı niyetine, çift kuyruk yağlı, bol soğanlı tek şiş ciğer kebabını yarım ekmeğe sardırıp dişliye dişliye, Peygamber Camisi’nin yanından, Şeyhmus Pastanesi’ni sağına alarak heykelin bulunduğu meydana çıkar, Dörtyol’un tam ortasında büyük bir varil içinde kasketiyle gelen gidene arabalara yol gösteren trafik polisini izler, sol gözü her seferinde bir başına duran meydandaki burca kilitlenerek, heykelin alt kısmında bulunan Emirgan Çay Bahçesi’nin duvarından, bir bahçedeki havuza, bir sağ tarafında yükselen Gökdelen’e mal mal bakarak Pavyonlar Sokağı’na sırtını vermiş Dilan Sineması’na varırdı kahramanımız. Ama ne kahraman.

Mehmet Mahzun Doğan :

Yaşamımda kitapların yeri bambaşkadır… Kitapsız bir tek günü düşünemiyorum… Yerini hiç bir şey tutamaz…

Sinema mı?

O da kitap sayfalarından bir ayrıntı sanki…

***

Ömrümce ne çok film izledim…

Ne çok!

İyi ki çevrilmişler dedim… İyi ki izledim…

Adlarını saymaya kalksam, ömrümü aşacak bir liste çıkar ortaya…

Saymayayım…

Şiirime etkisi mi?

Çok!

Nisan 1993’te yazdığım “Son Söz” şiirim şöyle başlar:

“güzeldi. her adımda çoğaltarak kurtuluş parkı’nı / göğün bulanık bakışlarına aldırmadan, sen ki kendi vaktinle / yürürdün, bozkır evlerinin yılmaz güney posterlerinden kızılay’a”.

Başlıbaşına bir öyküdür bu dizelerin serüveni…

Sonra…

“Bağışlanamam” şiirim geliyor hemen usuma…

O şiirim de şöyle başlar:

“Gençliğimin kenar süsü yazlık sinemalar / Çınaraltı, Ülkü… Beyazperdeden arkadaşım Melike Demirağ”.

Bir de Elem Klimov’un “ComeAndSee” filminden yola çıkarak yazdığım dizeler var.. Hiç bir kitabımda yok henüz o şiir…

Bilgisayarımda da bulamadım… Yazamıyorum…

***

Eksik bir yanıttır bu!

Neylersin!

Özetle:

Sinema beni besledi… Yüreğimi besledi… Güzelliğimi besledi… Gönlümü besledi… Şairliğimi besledi…

Tüm diğer sanatlar gibi…

Özlem Tezcan Dertsiz :

Sinema, şiir denizime dökülen ırmakların en büyüklerinden birisi. Bir dönem suyu daha da coşkundu, kabına sığmıyordu.

“bir film bitişi koltukta kalışım

            en son çıkışımdın sinemadan

eskiyangınevlerin sıcağında

külünde mutlu sonların

oğuldum işsiz bir adamdan

                                -Bir Kırık Bebek’ti

düşen yüzümden-

…”

Bu dizeler o günlerden kalma.

Bana göre bir sanat dalının, diğerlerini etkilememesi mümkün değil. Bakmak, görmek, izlemek gerek. Başka sanatlardan beslenmeyince –nasıl söylemeli- biraz eksik biraz güdük kalıyor eseriniz. Sinemanın içinde öykü, şiir, resim bulmak hiç de zor değil. Tabi bu biraz da seçici olmayı gerektiriyor. Bir filmde şiir bulmak, midyede inci bulmak gibi bir şey. Postacı, Balıkçı Kral, Kızarmış Yeşil Domatesler, Ölü Ozanlar Derneği, Prensesin Uykusu, Mona Lisa Gülüşü incilerden aklıma ilk gelen inciler. Edebiyat, resim, müzik, tiyatro, sinema… iyi ki var. Hayat onlarla anlamlı

İbrahim Keleşoğlu :

Sinema ve şiir durdukları yer bakımından farklı birer disiplin gibi algılanırlar. Gerçekte, iki sanatsal olgu olarak birbirlerini beslerler.  Bu bütün sanat disiplinleri arasında var olan bir durumdur. Ancak bu birlikte var olmak üzerinde söylenmesi gereken var ki o da; bu etkileşimler içerisinde etkin maddenin şiir olduğudur. Medeniyetin oluşmaya başladığı dönemde, insanı-toplumu etkileyebilmek için edebi bir tarzda konuşulması gerektiği anlaşıldığında, arkaik şiir de oluşmaya başlıyordu. Bu aynı zamanda, insanın duygu dünyasını anlama ve anlamlandırma anının başlangıcıdır da. Resim, müzik ve heykel gibi sanatsal yaratılarda şiirsellik olmadığı söylenebilir mi? Şiir insan dilini ve tözünü, sürekli ve emekle yeniden oluşturmaya çalışırken, yüzleştiği hayatın içinde gördüklerini anlaşılır kılmak için oluşturulan estetik bir durumdur. Dili yeniden kurmaktan anladığımız, öğretilenin taşıyıcısı olan konuşma dilini terk ederek, yeni kavramlar ile yaratıcılıktan ivme alan özgün niteliğini oluşturmaktır. Bu da şiirin en küçük yapı taşları olan sözcük dizelerinin bir araya gelmesi ile gerçekleşir. Bu bütünselliğin sinemada var olması, farklı teknik donanımlar ve kolektif bir sistematiğe sahip olan sinemanın şiirde imgelem, metafor ve eğriltileme gibi derinliğe sahip çok çağrışımlı parametrelerin oluşturduğu zihinsel ve duygusal anlağı, sekanslar ile somut bir görselliğe dönüştürmesidir. Sinema ortaya çıktığı ve sanatsal kimliğini oluşturduğu yüz yıllık süreç içerisinde, şiirin görsel dili olmayı başarabilmiştir. Bundan dolayı şiirsel sinema vardır diyebilir miyiz? François Truffaut’nın “400 darbe” sinde ki çocuğun denizle karşılaştığı anı, Vittorio De Sica’nın “Bisiklet hırsızları” filminde Antonio’nun çaresizliğini ve baştan sona bir şiir olan “Cyrano de Bergerac” klasiğini izledikten sonra. Evet.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ