İsmail Cem Doğru ve Mustafa Fırat’la Kirpinin Okları 6.Bölüm

  • 21 Mart 2020
  • 739 kez görüntülendi.

İCD – 2020 yılının her an kendini aşma çabasını şaşkınlık, tereddüt ve endişe içinde izleyen dünyayı birinin kendine getirmesi gerekiyor. Sihirli bir dokunuş, bir rüyadan uyanma hali ya da Tanrı’nın durumun ciddiyeti anladığımız konusunda ikna olması… Sonra Neruda’nın “Biz şairler nefretten nefret ederiz ve savaşa karşı savaşırız” sözü geliyor aklıma. Üstelik o yazının “Şiir İsyandır” diye bir başlığı da var. Sosyal medyanın “korona günlerinde aşk” çığlıklarıyla “Anna Karantina”nın hezeyanlarına karıştığı bu dönemin sendeki karşılığı nedir? Şairin ruh haline ilişkin gözlemlerini sorsam sana… Bugün şair hâlâ nefretten nefret ediyor mu? Savaşa karşı savaşma arzusu görüyor musun şairde…

MF –Bu kahredici günlerde,  okuyorum bol bol. Film izliyorum. Müzik dinliyorum. Daha çok Berna’nın seçtiği müzikler oluyor. Masal ile ilgileniyorum. Düşünüyorum. Sahi sen edebiyat ile ne zaman söz kestin hatırlıyor musun? Ben ilkokul 5.sınıftaydım kelimelerin kapısından heyecanla okumaya eğildiğimde. Evimizin güzel bir kitaplığı vardı. Ciltli güzel kitaplar…

İCD – Galiba evimize giren ilk kitapları ben aldım. Ama hatırlıyorum; komşularımızın kitapları vardı. Ciltsiz, yıpranmış koca kitaplar. O kadar korkardım ki kitaptan. Üstünde uzun saçlı, kaslı vücutlu eli kılıçlı adamların olduğu kitaplar da vardı. Sevimli gelirdi bakınca. Çizimler güzeldi. Ama kitaplardan okula gidene kadar korktum Mustafa. Sonra ne oldu bilmiyorum, bizim evde kitap okumanın erdeminden bahsedilmeye başlandı birden. Biz geniş aileydik. Kalabalıktık. Ama tüm aile dünyada kitap okumanın bana farz kılındığına inanıyordu. Bir gün öğretmenim de evinizde kaç kitap var diye sordu. İlkokul ikinci sınıftaydık. Bu soruyu sorduktan iki hafta sonra seksen darbesi kapsamında görevden uzaklaştırıldı. Sınıfta bu soruya cevap vermeyen çocuklar da vardı. Ama elli kitap, otuz kitap, yirmi kitap diyen o kadar çok öğrenci olmuştu. O gün dikkatimi çeken evinde kitap olduğunu iddia edenler teneffüse çıkarken yürüyerek çıkıyordu. Bizim ise sopalarımız ve çetelerimiz vardı. Hepimiz aynı siyah önlüğü giyiyorduk. Sabah okula gelirken hepimizin görüntüsü aynıydı. Okuldan çıkarken biz evinde kitap olmayanların görüntüsü değişiyordu. Hayatıma kitapları almaya karar verdim bu yüzden. Büyük bir cesaretle sınıf kitaplığından bir kitap çıkarıp açtım. Bana zarar vermedi. Kimindi hatırlamıyorum. “Rüya” diye bir şiirdi. 

MF –Yusuf Ziya Ortaç, Serdar Ortaç ile alakası yoktur, Vefa Lisesi’nde o zamanlar İdadi kelimesi kullanılıyordu, öğrencidir. 13 yaşında komşularının kızı Zekiye’ye gönül düşürmüş biridir.

İCD – Senin gönlüne ne düşürdü Ortaç?

MF- “Zerre kadar kalmadı bende takat / Gece gündüz ağlatıyor bak hasret…” dizelerini düşürmüştür. Edebiyat çevresiyle dirsek temasında olması ve o lezzeti alması bir cuma günü Rıza Tevfik’in kendisini Cağaloğlu’na götürmesiyle, Bilgi Derneği’nde gerçekleşir. Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin, Orhan Seyfi ve Celal Sahir ile tanışarak ileride meydana gelecek Beş Hececiler’in üçü buradadır. Düşünsene o yaşlarda adını matbaa harfleriyle görmek sevinci kelimelerle ifade edilemeyecek bir olay! Hele ileride yazının kulu olması bakımından dudaklara sürülmüş eşiz bir bal…

İCD – Çıraklığını yapmadığın işin ustası olamıyorsun. Galiba bugün elimizden kayıp giden ayrıntı bu… İnsanların ne yapmak istediklerine ya da yönlendirilmelerine on yaşında başlanan dönemden yirmi beş yaşında henüz bir karar verilmediği döneme evirildik. Çocukların ve belki de tüm yaşamları birlikte geçmiş Orhan Veli, Oktay Rifat, Melih Cevdet gibi şairlerin öyküleri ortaokul yıllarında başlıyor.

MF –Güngörmüşlerin sözünü anımsa! Ağaç yaş iken eğilir. Refik Halid, 12 yaşında kalemi eline almış, Salâh Birsel 8 yaşında gönlüne düşürmüş yazmayı, lise yıllarında Hilmi Yavuz, hocası Behçet Necatigil’e ne çok şey borçludur. Necatigil, tahtaya bir iki dize yazar, zil çalınca hızlı adımlarla sınıftan çıkar arkasında Hilmi Yavuz ona yetişerek, dizelerin kimin olduğunu sorduğunda, ‘ara, bul’ yanıtını alırken acaba yüreğinde nasıl fırtınalar kopardı? Vedat Günyol’un  (Fransızca hocasıdır ve yazardır)Selim İleri’ye el vermesi lise yıllarındadır! Cemil Meriç, Gülten Dayıoğlu hep erken yaşlarda edebiyata gönül vermişler. Rahmetli Enver Ercan, k.İskender erken yaşlarda edebiyatın şerbetini içmişler. Çoğaltılabilir. Erken yaşlarında edebiyat ile söz kesenlerin nefret ile alakası olamaz. Bir savaşım, mücadele elbette olur. Daha iyiyi yazmak için; ama nefret ve savaş şair için bir araya gelemeyecek kelimelerdir. Şairler yalnızca küser. Hem de sıkı küser! Şairler iyidir. İyidir de bazılarını tanıdıktan sonra uzak durmak gerekir. Yazmış oldukları şiirin yüzü suyu hürmetine. Geçen gün bir genç arkadaş, şu an gençlerin en zayıf halkası belki de yazmış sosyal medya sayfasına, şunlar böyledir, bunlar böyledir diye bir serzeniş. Yahu atıflarda bulunduğun kişiler şuncacık zamanda bir şeyler koymuş ortaya da sen ne koydun?! Yıllarını vermiş. Bir beğenmemişlik, bir adamsendecilik…  Bazen yanılıyorsun. Keder kaplıyor içini. Sağdan soldan kulaktan dolma fikirlerle yürüme. Eğil, araştır, tanı… .Ok! Atma.  Çalış, oku senin de olsun…  Peki sen sordun da, sen ne düşünüyorsun?

İCD –Artık ne yazıldığıyla kimsenin ilgilenmediği bir ortamda farklı bir mücadele şablonunun gelişmesi kaçınılmaz. Bugün garip bir nefret iklimiyle karşı karşıyayız. Birbirini tanımayan, birbiri hakkında hiçbir şey bilmeyen insanlar birbirinden nefret ediyor. Bunu herhangi bir şekilde açıklayamıyor. Külhanvari bir sosyal medya söylem dili gelişti ve oldukça garip ilerliyor. Gülümseyen, poz veren, alkış tutan, ne olup bittiğinden habersiz yaşamaktan rahatsızlık duymayan bir edebiyat ortamı var.

MF- Bu hep vardı. Eskiden daha azdı. Şimdi bir film çıkar. Neyse ki düelloya çağırmıyorlar. ‘Lan bak git!” söylemi hiç de güzel durmaz sanki… Ben şahsen vaktiyle tartıştığım kişilere bir ortamda isek el uzatmayı bir erdemlilik sayarım.

İCD- Dergilere, yazılı metinlere bak. Şairlerin kurdukları cümlelere bak. Herkes yazısında birlikte poz verdiği şairlerin adını veriyor. Yazı dediysem edebiyat yazılarından bahsetmiyorum. Yanlış anlama. Sığ bir metin üretme ikliminin içindeyiz. Kendisinden iki kuşak önce tartışılmış konulardan sıkıldığını düşünen bir şair portresi var. İkinci yeni konuşmaktan, garip konuşmaktan, toplumsal dönüşümlerin şiirdeki yansımasını konuşmaktan sıkılmış bir şair portresi. Bu ortamda şair nefretten nefret eder demek zor. Şair nefretten besleniyor ve şairle savaşmaktan başka bir odak noktası bulamıyor kendine. En azından konuşmak isterdim ama korkuyorum diyebilir. Onu da demekten aciz…

MF-Rousseau’daki gibi aklımıza düşünceler, arı kuşları gibi gelmeye görsün. Bazen bazı arkadaşları tanıyamamak diye bir şey beliriyor işte bu noktada… Yalnızlık duygusu da eklenince doğal bir profil çiziliyor. Şimdilerde profiline aşık arkadaşlar yok mu? Daha önce vardı. Şimdi daha fazla. Sosyal medyalarındaki  profillerinden yani  penceresinden gül atacakmışlar gibi eğilmişler, etrafı seyre dalıp, bir laf da ben söyleyeyim hemen de söyleyeyim, ortalık az şenlensin düşüncesindeler. Alanında tanınmış şairlerin sayfalarında ahkâm kesmek, adalet dağıtmak güzel değil. Malum geçenlerde ‘ihbar’ meselesi vardı. Biz unutuyoruz her şeyi. Dost bildiklerimiz, bizlere alt perdeden, mesajlarla fısıldayarak ‘sen bir şey söylemeyecek misin?’ diye sordular. Zaten ortada garabet bir durum var. Sen sorana kadar bana, sözünü söyle! Söylüyormuş gibi yapma, gerçekten söyle. Doğru bulmadığımı ben zaten ilk başlarda dile getirmiştim. Ama sözüm dinlenmedi o ayrı!  O da üzülmüştür bütün bu olanlardan belki de… İster jurnalcilik deyin ister ispiyonculuk deyin ister de şikâyet deyin ortada vahim bir durum var. Adama sormazlar mı, inşaatçı adamın biri çıkıp bu millete sövmedi mi? O zaman neden sustun? Ama son noktada ne oldu biliyor musun? Bu ülkede bir şey olmamış gibi her şey devam etti , devam ediyor. Ben bir şairin, şair olanın, zarar görmesini istemem.  Gündemler değişiyor. Yaşlılar ölüyor. İnternet bozgun savaş meydanı gibi. Her önüne gelenin uzaman olduğu ve ses verdiği noktada bizim konuşmalarımız olsa olsa bir iç boşaltma, bir nefes alış verişi! Zor günler geliyor. Düzen değişiyor sevgili İsmail. Ne diyordu Orhan Veli,

Ekmek karnesi tamam ya / Kömür beyannamesi de verilmiş / Düşünme artık parasızlığı / Düşünme yapacağın yapıyı / El tutar, ömür yeter / Yarına Allah kerim / Dayan havarda gönlüm!”

Nereye gidiyoruz?

İCD – Komplo teorilerine itibar edip etmemek arasında bir yerde değiliz. Belki de dünyada doldurduğumuz hacmin farkına varmamız gerekiyor. Bunun için birinin ölmesini beklememek önemli. Yoksa aklına ilk geleni söyleyip, birinin duvarında bilgi sahibi olmadığı konularda ahkâm kesip kasvetli bir havada zeytin dalı arama klişeleri çok can sıkıyor artık. Çok anlamsızlaşıyor. Nereye gidiyoruz? Dünyayı değiştirebilecek gücümüzün olmadığı ortada. Şiir olmadan yaptıklarımızın bir kıymetinin olmayacağını fark edemiyoruz. “ben ne yazıyorsam şiir odur” anlayışının verdiği zarar tarif edilemez. Kişi bir an için ölümü düşünmeli. Kendisinin olmadığı bir edebiyat ortamı düşünmeli. Bunu yapmak zor gelirse kahve içtiği ve kaybettiği bir şairi düşünmeli insan. Artık aramızda olmayan bir şairin bugün adının neyle anıldığını düşünmeli. Enver Ağabey’den ve İskender’den söz ettiğin için oradan ilerleyebiliriz. İskender’i konuşmak isteyen biri konuşacak çok şey bulabilir. Çok şiir üretmesinden, iyi şiirlerinden, kötü şiirlerinden, edebiyata adanmış bir ömürden, ödediği bedellerden söz edebilir. Yazdıklarından ve cesaretinden her kuşağın öğrenebileceği şeyler var. Enver Ağabey çok iyi bir şairdi. Ama başka şeylere adanmış ömrü kendi şiirlerinin önüne geçti. Ama Enver Ercan adını andığı noktada insanın konuşabileceği onlarca konu başlığı kendiliğinden beliriyor. Varlık süreci, dergiye kattıkları, değişimler, editörlük kavramı, kişinin kendini geliştirme süreçleri yani tam olarak varoluş meselesini Enver Ercan üzerinden konuşmak mümkün. Umarım her şair öldüğünde Türk edebiyatına böyle bir külliyat bırakabilir. Ama senin de belirttiğin gibi farklı bir şair profiliyle karşı karşıyayız. Akıl sağlığı konusunda ciddi endişeler taşıyorum. Neyi ihbar etmesi gerektiğini karıştıran, nerede duracağını şaşırmış, neye taraf olduğunu da tam olarak fark edememiş bir şair portresi. Ait olduğu toplumun verdiği kararlara üzüntüsünü ifade etme şekline gösterdiği tepkiyi ülkesini mahvedenlere gösteremeyen şairle aynı tarafta yer almanın ağırlığını düşünsene.

MF- Bu günlerde cidden kendimi kitaplara verdim. Elime kalem almadım. Doğru dürüst yazmak da içimden gelmedi. Düşünüyorum. Daraldığımda görüştüğüm, takıldığım ender kişilerden birisin. Bir dert ortağı, bir şair, bir dergici, bir yayıncı olma özelliklerini kenara bırakıyorum. Neden böyle olduk? Bir umut doğuyor bazen diyorum ki güzel olacak doğan gün bazen de Uyar’ın şiirindeki gibi o tel cambazının ruh halini yaşıyorum. Kahır ediyorum nedensiz. Nasıl bir ruh halidir bu İsmail? Mesela bizim büyüklerimizden aldığımız bir görgü vardı. Bir nezaket. Şimdilerde sadece bir kadının adı kaldı. Bir dergi, bir kitap gönderiyorsun. Geri dönen, incelik olsun diye teşekkür eden dahi azaldı. Rakamların arasında ne büyüyorsa artık?! Yahu İsmail neden güzel adamlar birden aramızdan ayrılıyor? Mesela ben Enver Ercan’ı özlüyorum. Çok özlüyorum. Toprağı gür ışığı bol olsun…

İCD – Sanırım her geçen gün özlem büyüteceksin.

MF –Şiir nerede diye sorduğumuz dönemlerden geçiyoruz. Birbirini okumayan insanların arsından sıyrılıp onları iteleyerek geçtiğimiz günlerden. Şiir nerede İsmail? Şairin bol şiirin olmadığı günlere denk gelmek nasıl bir şey?

İCD – Şiir insan yaşamını tehdit eden ne varsa orada. 2020 bize şiire dönmek için yeterince hırpaladı. Yoksulluğun nasıl bir şey olduğunu unutmuşuz. Ölümün özendirildiği evler gördük Mustafa. Çocuğunu kaybeden aileleri küçümseyen insanlar gördük. Deprem korkusunu gördük, Tanrı’dan korkmayıp depremden korkan birinin sermayeyle ilişkisini gördük ve bunun ne denli tehlikeli olduğunu. Şiir orada duruyor dostum.

MF-  Yaşamın gülü solmak üzereyken diyorsun. Descartes’in, “öğrencilere verilmesi gereken eğitim geometri ve şiirden” oluşmalıdır. Buna benzer bir sözü vardı belleğim beni yanıltmıyorsa. Şimdi bu günlerde ne geometrisi ne şiiri eğitimde? Bakmak ve görmek ne ise soyut düşünebilmek önemlidir. Bu söylenenlerle sağlanır gerçekten de. Uzaktan eğitim, dijital platform ve dahası ve dahası… Dostlarıma selam eder, onları bu güzel günde baharın hoş gelişini evden-evet evden- dünya şiir günlerini de kalbimden, kalbimle kutlarım. Ve şimdilerde unutulan bir şairin İlhan Demiraslan’ın (1947-1958 yılları arasında Varlık dergisinde düzenli şiirleri çıkan şair) bir şiiriyle sözü bitireyim:

*AKŞAM KONUSUNDA BİRİNCİ ŞİİR

Hangi mektep çocuğu çizmiş defterine

Bu akşam resmini bu yüzleri?

Uzak memleketlerden gelmiş gibi insanlar,

Bir akşamüzeri.

Bu yollar, bu yemiş arabaları

Bu işçi kadınlar askerler bekçiler,

Bu yüzü Çinliye benzeyen çocuk,

Nerde yatar geceleri, ne yer, ne içer,

Bir resim içinde bütün şekiller

Acemi ellerden çıkmış gibi darmadağın

Daha çok geceleri düşündüğüm

Bu yuvarlak yüzlü kadın.

Ya bu tramvay yolu, direkler teller,

Sonra bulut resimleri ilerde

Aydınlığın eteğidir takılıp kalmış

Bacaların ve bulutların üzerinde.

*İncir Ağacı adlı kitabından, 1952

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ