Neslihan Perşembe’den Murathan Çarboğa Söyleşisi…

  • 24 Şubat 2020
  • 196 kez görüntülendi.

Kadem – Bir Aşk Bir Oyun ve Ölüm

Şair, yazar Murathan Çarboğa’nın Temren Yayınları tarafından yayınlanan gerilim türündeki romanı Kadem, sanal dünyada ölümcül bir oyuna dahil olan, günce tutan, sayrılı, yalnız bir genç üzerine kurulu

Söyleşi: Neslihan Perşembe

   ‘Kadem’, gerilim türünde bir roman. Temren Yayınları tarafından yayınlanan şair, yazar Murathan Çarboğa’nın yazdığı Kadem, sanal dünyaya dikkat çekiyor. Ölümcül bir oyuna dahil olan, günce tutan, sayrılı, yalnız bir genci anlatıyor. Kademi kaleme alan Murathan Çarboğa, neredeyse her yazdığıyla ödül alan bir yazar, şair. 2001 yılında Hasan Bayrı Şiir Ödülü, 2003 yılında Uğur Mumcu Şiir Ödülü, 2004 yılında Behzat Ay Deneme Ödülü, 2005 yılında Cemal Süreya Şiir Ödülü, 2007 yılında Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü, 2014 yılında Mahmut Tunaboylu Öykü Ödülü, 2014 yılında Madenci Edebiyatı Öykü Ödülü, 2015 yılında Nihat Akkaraca Öykü Ödülü, 2017 yılında Ahmet Hamdi Tanpınar Şiir Ödülü, 2018 yılında Mustafa Miyasoğlu Hikaye Ödülü, 2018 yılında Dede Korkut Hikaye Ödülü’ne layık görüldü. 1974 Dörtyol doğumlu olan Murathan Çarboğa, Mustafa Kemal Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. Şiir ve yazıları birçok dergide yayınlanan Murathan Çarboğa’nın 2018 yılında İncir Yayıncılık tarafından ‘İshak Kuşunun Çağırdığı Çocuk’ adlı öykü kitabı yayınlandı.

Romanda genç adam, güncesinde ayrıldığı sevgilisi Nehir’i, günce dışındaysa kendini anlatıyor. Sanal dünyaya da dikkat çeken bu hasta genç adama dair ipucu verelim mi?

Kahraman, romandaki günce bölümlerinde kendini temize çeken sayrılı bir karakter. Hayatla uzlaşamayan, sevmeyi, yaşamayı beceremeyen bir adam. Yalnızlığı tercih ediyor. Onun bataklığı; kimsesiz  ve sevgisiz dünya. Kendisi gibi sayrılı karakterleri sanal dünyada buluyor ve ölümcül bir oyuna dahil oluyor. Betondan bir hayatın, sanal duyarlıkların, hayat kaygılarının biçimlendirdiği,  yaşanılan gerçekliğin içinde de her an insanın karşısına çıkabilecek bir tip.

Kadem’i okurken aklıma Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar kitabı geldi. İki roman farklı ama bilinçaltını anlatması, toplumu yaşamı sorgulaması yönünden benziyor.

Dostoyevski ile anılmak benim için onurdur. Her iki romandaki karakterler yalnızlığın girdabında kaybolmuş kişiler. Hayatın rutin akışına dahil olamıyorlar. Farklı duyarlıkları ve sayrıları var. İnsanlığın her döneminde karşılaşabileceğiniz tipler. Kadem’deki kahraman günce bölümlerinde hayatı, insanı, geçmişi ve kendini sorguluyor. Sayrılı ve yalnız varlığıyla gözlemlediği insanı anlatıyor. Bu yönüyle belki de Dostoyevski’nin kahramanını anımsatıyor.

Güncesinde “Yazarak öldürmek mümkün müdür Nehir?” diye soran genç adam, yenilgiyi, itilmişliği sorguluyor. Çocukluğu bahçeler cenneti. Cennet neden kaybedilir?

Kahraman, hayatımdan, çocukluğumdan izler taşıyor. Çocukluğum da kuşların ve ağaçların anlamlı kıldığı sonsuz bahçelerde geçti. Hatay’ın Dörtyol ilçesinde yaşadım çocukluğumu. 80’li yılların bakir manzarasında bir cennetten farksız bir kasabaydı. Akdeniz’in ve Amanos Dağlarının arasında uzanan uçsuz portakal bahçeleri çocuk muhayyilemde derin izler bıraktı. Ben 10 yaşımdayken memlekete, Adana’ya yerleştik. Adana benim için yoksulluğun ve hayal kırıklığının anlamlandırdığı bir şehirdi. Kuşsuz, ağaçsız, denizsiz ve huzursuz bir şehir. Çocuk, mutluluğu yitirdiği anda cennetini de kaybeder. Yazarak öldürme fikri, kinin, öfkenin ifadesi. Çoğu insan hayatının bir döneminde birilerinin ölmesini dilemiştir diye düşünüyorum.

“Bu gaddar adamın hayatımı tamamen değiştireceği kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi” dediği Hasan Usta, genç adam için Deccal. Deccal’i sizden dinleyelim.

Çocukluk yaralandığımız bir dönemdir. Çocukta iz bırakan iki olay, benim çocukluğumun yaralarıdır. Babanın sapan hazırlaması ve her şeyi oyun zanneden çocuğun ölümle, vahşetle tanışması. Babamın ilk sapanımla fırlattığı taş, birkaç serçenin ölümüne neden olmuştu.  Bu manzara benim unutamadığım bir travmadır. Yine sapanla, bir sokak kedisini öldüren pijamalı adam, yani Hasan Usta da şahit olduğum vahşetlerin diğer failidir. Bu iki travmayı, sayrılı ve yalnız bir karakter olan kahramanın yaraları olarak aktardım romanda.

 “Aşk yalnızlıktır… Sana olan aşkım içimi acıtıyordu, bu yüzden eğildim karanlığıma” diyen genç adamın oyunbazlığı, kapitalizmin tanımlarından biri değil mi?

Kahraman sevmeyi ve yaşamayı beceremeyen biri. Aşktan ve mutluluktan ya da başka bir deyişle rutinden kaçmasının sebebi içine çöreklenen karanlık. Kendine yönelen sevgiyi duyumsadığı anda dehşete kapılıyor. Sevmenin ve sevilmenin ilmi yok onda. Sevgiyi karşılamak kolay değildir. Her şeyden önce o sevgiye layık olmak ve bu auraya karşılık vermek gerekir. Maharet işidir bu. Sevmeyi, sevilmeyi ve yaşamayı beceremeyen insanlar toplumun yaralarıdır.

 “Adını çıkaramadığım rüzgârlı, serin bir ağaç kokusuydun sen. İçimde varlığını sürdüren bahçe gibi kokuyordun” denilen Nehir, nasıl bir kurbana dönüştürülüyor?

Dediğim gibi, sevgiye karşılık veremeyecek kadar kararmış bir yüreğin refleksi nefret ve vahşettir. Her gün üçüncü sayfa haberlerinde rastlayabilirsiniz bu refleksin sonuçlarına. Aslında kahramanın karanlığa yürüyüş süreçlerinin ipuçlarını natüralist bir yaklaşımla yansıttım. Kahraman doğduğunda kırklı yaşlarının sıkıntılı bir döneminde annesi. Çocukluğu yalnız ve suskun. Adım adım düşlere gömülen bir çocuk. Yatılı okula gönderilmesi son darbeyi vuruyor. Kalabalığın içinde sosyalleşmesi ve normalleşmesi beklenen çocuk rol yaparak yaşamaya çalışıyor ve bu sahte perdenin ardında daha çok gömülüyor karanlığına. Annesi ve babasını erken kaybetmesi ve yapayalnız kalması sevgiyle bağlarını tamamen koparıyor. Deccal ve oyuna dahil olanlar kahramanın yalnızlık algısını kıran şahıslar. Karanlığını bölüştürmek istiyor onlara. İşin ilginç yanı bir yandan da inanç üzerinden kendini temize çekmeye çalışıyor. Tanrı tarafından görevlendirildiğini düşünüyor. Bu psikoloji günümüz insanıyla örtüşüyor aslında.Sevgisiz, merhametsiz ve bencil bir güruh var. Kurbanını arayan bir güruh…

Kadem’i yazarken ilk kıvılcım nasıl oluştu? Ne kadar sürede yazdınız? Okur tepkileri nasıl? Ödül avcısı olduğunuz şiirleriniz, öyküleriniz arasında romanın yeri nedir?

Her şeyden önce kendimi şair olarak nitelendiririm. Uzun yıllar şiire emek verdim. Edebiyatın diğer türlerine de hiçbir zaman sırt çevirmedim. Şiire yoğunlaştığım dönemde ara ara öykü de kaleme aldım, mektup da deneme de anı da tiyatro eseri de yazdım. Bir de romanım olsun istiyordum. Kadem bu motivasyonla ortaya çıktı.

Kadem’i 2005 yılında yazmıştım. Benim yazma serüvenim uzun bir olgunlaşma süreciyle başlar. Zihnimde bir iklim oluşur Aylarca bir yanıp bir sönen görüntüler, sahneler, karakterlerle dolaşırım. Sonra gün gelir yazıya evrilir bu süreç. Yazma devresi daha kısadır. Kadem de daha uzun bir olgunlaşma sürecinden sonra bir iki  ay içinde yazıldı.

Hangi türde yazarsam yazayım hep aynı türküyü söylüyorum. Yalnızca hayata baktığım pencereler değişiyor. Bir söyleşide Kaybedişin Türküsü olarak adlandırmıştım yazdıklarımı. İnsan hüzünlü bir mahluk. Hüzünlü ve zor bir hayatı var. Kısacık ömre sığdırmaya çalıştığı acılar var. Kaybetmeye mahkumuz. O nedenle şiirlerim de öykülerim de yazdığım roman da hep aynı türkünün bir parçası. Hayatla ve zamanla uzlaşmak için kurduğum bir dil var. Hangi edebi türde olursa olsun ben hep Kaybedişin Türküsü’nü söylüyorum.

Kadem / Murathan Çarboğa / Temren Yayınları / 132 s.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ