Önder Çolakoğlu, Aydın Şimşek’le Konuştu…

  • 13 Şubat 2020

Önder Çolakoğlu– Metinlerarasılık… Çok sık duyduğumuz bir kavram. Julia Kristeva “Metinlerarasılık sonsuz bir süreçtir ve her metin bir alıntılar mozaiği gibi oluşur” der. Modern ve hatta postmodern şiirin poetikasında metinlerarasılık; önceden yazılan şiirlerle, yeniden kurulacak olan ilişkiyi, geleneği dönüştürmeyi ve geleneğin yeniden üretilmesini öngörüyor. Tam da burada Harold Bloom ise “Gelenek sadece nesilden nesle bir geçiş ya da yumuşak bir aktarım süreci değildir; aynı zamanda geçmişteki deha ile şimdiki yönelimler arasında bir çatışmadır” diyor. Yeni yazılan şiirin ses, müzik, yapı ve biçimsel açıdan daha önceki herhangi bir şiiri anımsatma – hissettirmesinin son zamanlarda arttığını görüyoruz. Aynı biçim, aynı yapı, aynı ritim hep. Esinlenme, çalıntı vs. kavramsallarla bunu açıklamak kolaycılık belki; ama böyle olduğu gösterildiğinde de şairin, durumu metinlerarasılık kavramına bağlayıp işin içinden sıyrıldığını görüyoruz.
Yani bir anlamda “yeni şiir” oluşturabilme sürecinde metinlerarasılık bir can simidi mi, yoksa bir tuzak mı? Bu konuda ne düşünüyorsunuz? Metinlerarasılık sonsuz bir süreç mi? Türk şiirinde yeni soluklanmalar ve yeni devinimler için ayağımıza vurulmuş bir pranga mı?

Aydın Şimşek: Soru aslında son yirmi yıldır genelde sanatın tüm disiplinlerde, özelde de edebiyat/şiir bağlamında can yakıcı bir yerde duruyor. Çünkü; ilk edimlerini sözlü anlatıdan sonrasında da folklorik olandan alan ve uzun yıllar bu kastta varolan şiir dilimiz, modernizmin her evresine -Fütürist, Dadaist, Sürrealist ve performans sanatların tümüyle de- geç ilişkilenmiştir..

Özellikle de 80’li yıllarda inşa edilen küreselleşme ekonomisinin kültürel yansıması olarak hayatımıza giren postmodern atakların en popüler kavramı da Metinlerarasılık oldu.  Kavramın içeriğini doldurmakta uzunca zorlanılsa da, özellikle alıntılar ve batılı okumalarla bazı anlamsal açıklıklar oluşturuldu. Sonrasında da çevirilerle kavram olgunlaşmış gözüküyor.

Her “yeni” ile karşılaşan ya da buna eğilim gösteren, ön hazırlığı ve bilgisi olmayan edebiyat insanı/şair de önkabule hazır bir pozisyon almaktan geri kalmamış gözüküyor. Hiç şüphesiz ki yazar/şairin doğrudan kendisi ömrünü iki metin arasında tamamlar. Kendisinden önce yazılanlar ve kendi yazdıklarıyla birlikte kendi döneminde yazılanlar… Bu yazılan her şeyin sonsuz bir süreç olduğunu doğrular gibi olsa da, aslında burada sözkonusu edilen nitelikli ürünün sonsuz bir süreç olduğudur. Diğer yandan diyalektik bağlanma yasası, hemen hiçbir şeyi öncesiz-köksüz bırakmadığına göre yazılan her metin kendinden önce bir geçmişin birikimine duygu-düşünce bağlamında bağlıdır. O zaman yazar aynı içerikler iyeni biçimlerle, formlarla üreten bir öznedir. Bu üretim aşamasında onu “biricik” kılan ise, kendi tözüdür. Yani özgü olandan genele, genel olandan özgü olana bir ilişkilenme kaçınılmazdır. Bu durum bir bakıma metinlerarasılık kavramını işaret ederken, diğer taraftan da “özgünlük” durumunu biçimselleştirir. Metinlerarasılık, Göstergelerarasılıkla igiderek güçlü bir şekilde ilişkilenir.

Birden karşılaştığımızı düşündüğümüz ve tuhaf bir şekilde şaşkınlık imleriyle tepki verdiğimiz her şey aslında minimalist göstergelerle hayatımıza girer ve sonra kendine güçlü bir yer açar zamanla da ya kalıcılaşır ya da dönemsel etkisiyle anılır. Metinlerarasılık kavramı da aslıda bir yüzyıldır farklı adlandırmalarla tartışılmaktadır. Rus biçimcileri özellikle bu tartışmaların odağında iyi izlenmeli, okunmalıdır. Mihail Bahtin’in (1895-1975) ortaya attığı ve artık günümüzde geçerli bir çalışma alanı olan sanat-edebiyat için KARNAVAL yaklaşımı metinlerarası ilişkilenmede öncü yaklaşımdır. Yine Jacgues Derrida’nın (1930-204) YAPISÖKÜM yaklaşımlarındaki “dilin ikili karşıtlıklar üzerine kuruluşu” önermesi gözden kaçırılmamalıdır.

20.yy ikinci yarısından itibaren batı edebiyatında kendine yer açan ve tartışma-uygulama zemini bulan kavramın bizdeki etkisini ancak 2000’liyılların sonunda görüyoruz. Bunun en önemli nedenlerinden birisi, yönetsel demokrasinin sıklıkla kesintiye uğramsıdır. Bu tür süreçlerde eleştirel-analitik olan gerilerken, sembolik-folklorik ve nostaljik olan güçlenir. Özellikle 12 Eylül askeri-faşist darbesinin sonrasında ikili bir nostaljinin tüm alanları kuşattığına tanık oluruz. “Bastırılanlar ve kışkırtılanlar” başlığı altında toplayabileceğimiz bu ikili durum, bastırılanları bağlı oldukları ideolojik yapıcıları, sembolleriye birlikte ev içlerinde çoğaltırken, kışkırtılanlar sembollerini sokağa çıkartmıştır. Bu dalga tüm alanlarda etkili olmuştur ve bunun genel anlamda sanata özel anlamda edebiyata yansıması da kaçınılmazdır

 Unutmamalıdır ki semboller artıkça çeşitlilik azalır ve tek tipleşme çoğalır. Sembollerin ve mitlerin gücü altında toplanan ikili durum (Derrida’ya atıfla) keskin çizgilerle mevzilerini korumak-güçlendirmekle belirginleşirken, bunların dışında kalan-kalmaya çalışan, daha çok da liberalizmin kültürel alanlara taşıdığı post açılımlarla birlikte  güçlenen yeni anlayışlar Metinlerarasılık kavramının içeriğini doldurmadan, bunun estetik-ideolojik tartışmalarını çoğaltıp olgunlaştırmadan, kaba ve çok tekrarlanmış-kullanılmış-eskimiş ve unutulmuş arkaik olguları da biçimsel bir form olarak şiirimize dahil edince, ortaya tuhaf, amorf bir dil ve yapı çıktı. İdeolojik-estetik merkezini sosyopolititk nedenlerle kaybetmiş olan eleştiri kuramı ve akademik altyapının yetersizliği bu dalganın bir süreliğine güçlenmesine katkıda bulundu. Bir başka yazının konusu olabilecek olan “şiir okurunun gi

derek azalması” bağlamında da bu etkiden bahsedilebilinir. Belki bir başka zeminde de “şiir okuru ve metinlerarsılık olgusu” ciddi ciddi konuşulmalıdır. Yeni tip sermaye hareketleri, özellikle de teknosermeyenin atakları ve hızz denilen yeni bir ideolojinin aşındırıcı güçünün dil-duygu psişiğini nasıl etkilediğini, şiirin bu nedenle nerelere çekildiği ya da savrulduğu da bu önerdiğim içerik üzerinden yeniden tartışılmalıdır.

Bazen kimi sorular perspektifimizi daraltır, sınırlar bazı sorularsa tam aksinedir. Bence bu soru çoklu tartışma ve yanıtlar içeren renkleriyle uzun süre gündemimizde kalacaktır. O nedenle doğrudan, kesin bir söylem yerine tartışmayı büyütmek ve soruları çoğaltmak daha kıymetli olacaktır. Şiir ise, her dönem ve durumda kendi gerçeğini koruyacaktır, sadece sanat disiplini içerisinde (bana göre şiir bağımsız bir sanat disiplinidir, diğer edebi türlerle keskin çizgilerle ayrılan özellikleri vardır) tanımına yaklaşamayacağımız ya da sınırlayamayacağımız-kuşatamayacağımız bir disiplin olan şiirin arayışlarını ve şairin aranışlarını izlemeye devam edeceğiz. Şiire hiçbir şey pranga değildir, şairden başka!

Önder Çolakoğlu – Günümüz şiirinde şiirin oluşma süreçleri ve dili kullanmada şiir- öykü- düzyazının birbirine giderek yakınlaştığı ve hatta dibinde bittiği düşüncesi var. Bir şiirde öykü ya da düzyazı bileşenlerini var eden tüm damarları gördüğümüz gibi, bazı yazılarda da “ şiirsel dil” ile yazılmış “şiir bu” gibi sesleri çok sık duyuyoruz.

Yeni e’nin Ocak 2019 tarihli sayısında Nilay Özer’ “Günümüzde şiir, birincisi yapısı daha belirgin, kısa, lirizmi daha net şiirler; ikincisi yapısı dağınık, sözcük listesi geniş, düzyazısal ve sanatlar arası biçimsel özelliklere sahip şiirler olmak üzere iki hatta güçlü bir biçimde ilerliyor” diyor. Ki ikinci söylediği damarın ciddi bir yol kat ettiğini düşünüyorum. Bu bir tespittir elbette.

Tüm sanat dalları için mevzubahis olan hibridleşme-içiçe girme-kültürel melezleşmeyi şiirde nereye yerleştireceğiz? Bu yakınlaşmalar şiir-öykü- düzyazı gibi yazın türlerinin birinin gerçeğini-kimliğini yitirmesiyle sonuçlanma tehlikesi var mı? Şiirde melezleşme var mı? Bu kavramla şiirde lirizmin üstünün tamamen çarpılanması (ironinin doruğa çıktığı, toplumsallık ve gözle görünür ideolojik karşılığı olmayan ve mutlak bir “ben” ile sürüklenen  bir sürec, ya da deneysel şiir kavramını da buna ekleyebiliriz ya da sanki tüm şiirimizin en büyük sorunu lirizmmiş gibi davranmak) arasında bir  ilişki görüyor musunuz? Antilirizm kavramının bugünkü ve gelecekteki şiirimiz için anlamı ne ne olabilir?

Aydın Şimşek: Sevgili Önder, arka arkaya gelen soru dizilimine yanıt vermek hiç de kolay değil. Her soru geniş bir tartışma zeminini hak ediyor. Hoşgörüne sığınarak, biraz daraltıp, topluca bir yanıt vermeyi deneyeceğim. Umarım başarılı olurum.

Her dönem irili ufaklı çıkışların şiir estetiği üzerinde etkisi olmuştur. Kimisi dönemsel kimisi de kalıcı etkilerdir. Önceliğini -ilk soruyu yanıtlarken bahsettiğim gibi- sözlü kültürden, folklorik olandan alan şiir yapımız düzyazıyla daima iç içe ilerlemiştir. Bu nedenle düzyazı şiir ya da şiirsel metinler söylemi çok eskilere uzanan bir oluşum. Yeni bir şey değil, heyecanlandıran bir şey de değil. Daha dün Cemal Süreya “Folklor Şiire Düşman” derken bizim güncelliğimizi eskitivermiştir. Yani tartışanın eksenine bu durumu koymayacak kadar eski bir şeyi konuşuyoruz. Nilay Özer’in tespiti de çok eski bir tespittir ama tespittir. Şiir düzyazı ilişkisinde ben bir beis görmüyorum. Dün vardı bu gün de var. Bu durum “has şiir” ya da “saf şiir” bağlamında bir tartışmayı içermeyecektir. Biraz ironi yaparak; bir bakıma nostaljik modernlerle, modern avangartların şiiri minyatürleştiren tartışmasıdır. Bu genellemenin içerisine lirizmi, sözcük savurganlığını, eksiltme sanatını, postiş akımını vs. eklemek mümkün.

Kavramların bir özelliği de olgunun ortaya çıkmasından sonra, o olguyu sınırlayacak, tanımını kolaylaştıracak, anlam katmanından onu alıp anlaşılabilirliğe indirgeyecek özelliğinin olmasıdır. Her kavram oluşur, genleşir ve sönümlenir. Elimizde-önümüzde şiir üzerinden genleşen bir kavram olarak duran düyazı şiir ya da şiirsel metin duruyorken bunu yok saymak, şiir dışı saymak bize rağmen olanları yok saymak anlamına gelir. Oysa varolanı yok edecek olan niyet değil, karşıtlık üretmektir.

Beni daha derinden düşündüren, türler arasındaki geçirgenliğin yoğunlaşması, bir türün başka bir türün içinde hareket ediyor, kendine yer buluyor olması değil. Yani melezleşme bu dönemin sosyal kimliğidir.

Yine de aynılaşma ve ayrışma, ben-öteki vs. tarihsel olanla ilişkilidir. Bazen uzlaşmaz çelişkilerle mevzilenenler bazen de doğasına aykırı birliktelikler oluşturur. Her iki durumda da bir birlerinin içinde -erimekten çok-  bir alaşım yaratıp, sonra yeni toplumsal koşullar ortaya çıktığında çözülerek ayrışıp, kendi alanlarına keskin sınırlarına çekilirler. Buradan uzak durmakla buna yakın olmak can yakıcı değildir. Benim için esas tartışılması gereken modern ütopyaların çöküşü de değil. Esas gözden kaçırılmaması gereken sanattaki Distopik dalgaların azalması. Politik, ekolojik, siprütüel, ekonomik, biyolojik vs. distopyaların sanattan, dilden çekilmesi ve bunların yerini mitik fantezilerin, çağdışı kalmış sembollerin ve imgelerin almasıdır. Gayrı resmi tarih okumalarının sanata yansımasında devrimci ruhun yitirilmesi, yerine kötülcül, kanlı, zalim karakterlerin taşınarak sanat yoluyla olağanlaştırılmasıdır. Bu yakın gelecekte şiirimizin de en büyük sorunu olacaktır. Önümüze baktığımız kadar karşıya da bakmak gerekiyor.

Senin antilirizm diye dikkat çekmek istediğin yer de çok önemli. İşte avangart atılımlar bu nedenle önemli. Lirizm sadece aklın ve duygunun inşası üzerine duygu-nostalji ikiliğini besletip büyütüyor, insancıl içeriklerden, insanın ne olabileceğinden uzak duruyorsa buraya tek darbelik bir vuruş geliyor demektir. O vuruş sürekli olmasa bile, sonrasında artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Şiirin sorunu da burada…

Bence biraz ileriye bakmakta yarar var. Ütopyacı yaklaşımlar çözülmüş, yer yer çökmüşken, Distopyalar modernizmin bataklığına saplanıp, nostaljik modernlerin gündelik hayatlarına yönelik birer sembollere dönüşmüşken ve tüm bu gelişmeleri ideolojik-politik olgulardan soyutlayan şair toplamı varken, aynı yerde biteviye aynı tartışma devam edecektir. Üstelik Apokaliptik hareketler tüm dünyada giderek güçlenirken…

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ