BİLİMİ SÜREN GÜÇ: STAR TREK

  • 24 Ocak 2020
  • 400 kez görüntülendi.

FEHMİ D.

Star Trek bir Amerikan TV dizisi olarak yayın hayatına başladı. Yayın hayatına başladığı 1966 senesinde dünya daha yeni yeni uzay kavramını öğreniyordu. Sadece daha beş yıl önce (1961) Yuri Gagarin ilk defa uzaya çıkmayı başarabilmişti. Aynı yıl içerinde Alan Shepard da uzaya çıkmayı başarabilmişti. İlk yapay uydu olan Sputnik yalnızca dört sene öncesinde uzaya yollanabilmişti. Bir başka değişle Star Trek döneminin çok daha ilerisinde olan bir diziydi.

Star Trek’in konusu yazının başında da anlatıldığı gibi insanoğlunun uzayda yaşadığı maceralar ve keşiflerdi. Star Trek her ne kadar da onun yaratıcısı olan Gene Roddenberry’nin hayal gücü ile doğru orantılı olsa da geçekte insanoğlunun ne çeşit teknolojik yenilikler ile tanışacağını bizlere yıllar öncesinden göstermişti. Star Trek dizisi dünya genelinde geleceği tahmin etmede ne kadar başarılı olduğunu şöyle görebiliriz: Dünya ilk bluetooth kulaklık kavramını ve taklidini Star Trek dizisinin ilk bölümünde teğmen Uhura’nın kulağında tanıdı. O zaman için böylesine bir teknolojinin hayal edilmesi bile imkânsızdı. Sadece bluetooht kulaklıkla da kalmadı Star Trek. O zamanda tabletler, yiyecek yapma makineleri, eşzamanlı dil çeviriciler, düz ekran tv’ler,  Siri veya Cortana gibi sesli asistanlar ve yapay zekâ ile donatılmış “hayal âleminde” fakat gerçekçi bir “hayal âleminde” olan bir diziydi Star Trek. Peki, bir dizi geleceği bu denli isabetli nasıl öngörebildi? Belki de teknoloji tahmini o zamanlarda daha keskin bir şekilde yapılabiliyordu veya biz bu teknolojilerin çıkması için böyle sanatsal akımlara bağlamak istiyoruz. Her iki seçenekte eşit derecede doğru olabileceğinden dolayı sadece teknoloji tahmininden başka bir yere dikkatinizi çekmek isterim.

1989 senesinde o zaman için yeni olan bir Star Trek filmi vizyona girmişti.  Star Trek 5 Son Savaş. (Star Trek 5 the Final Frontier) Filmin ilk dakikalarında Kaptan Kirk ipsiz olarak, yani free solo, ABD’nin Kaliforniya eyaletinde olan El-Capitan yani ElCap’a tırmanmaktaydı. Kaptan Kirk o güne kadar kimsenin serbest olarak tırmanamadığı bu duvara tek başına tam tırmanacaktı ki arkadaşlarından birisi onun yanına ayağında roket botları ile uçarak geldi. Bu esnada dengesini kaybeden Kaptan Kirk bu duvardan aşağı düşmeye başladı. Tabi ki arkadaşı olan Spock böyle bir şey olmasına izin vermedi ve Kaptan Kirk’ü roket ayakkabılarının yardımı ile kurtarmayı başardı. Yere sağ salim inen iki arkadaşın aralarında şöyle bir konuşma geçti:

  • Spock, eğer sen gelmeseydin tarihte ilk defa ben bu duvara serbest olarak tırmanabilmiş olacaktım ve adım tarihin sayfalarına altın harfler ile yazılacaktı.

Tabi ki Spock güldü ve uzay gemilerine dönmek için yola çıktılar. O filmdeki tarihin sene 2200’ler küsur olduğunu düşünürsek demek ki ElCap’a serbest tırmanmak çok büyük bir olay. Şimdi gelelim yaşadığımız zamana. Bundan çok değil üç sene önce, yani 2017 senesine,  Alex Honnold 6 Haziran tarihinde ElCap’e gerçekte serbest olarak tırmanabilen ilk kişi olarak tarihe geçti. Bunu yaparken hiçbir güvenlik ekipmanı kullanmadı. Sadece yanında 1 litre su ve yarım kiloya yakın pudra vardı. Alex bunu nasıl yaptı? Alex bunu sadece ve sadece ellerini kullanarak yaptı, çünkü tırmanmayı kafasına koymuştu. Alex’in bunu neden yaptığını bilmenin pek mümkün olmadığını düşünüyorum açıkçısı ve bunu neden yaptığını da pek merak etmiyorum. Benim merak ettiğim şey ise bence sizlerin merak etmesi gereken yerdir. Star Trek’in böyle şeyleri nasıl bu kadar net, açık ve keskin tahmin edebildiğini merak ediyorum.

Bu merakım da beni bu seriyi ortaya çıkartan adamın hikâyesine götürüyor. Gene Roddenberry’nin renkli ve heyecanlı hayatı, 19 ağustos 1921′ de texas-el paso’ da başladı. Çocukluğu Los Angeles’ta geçti. Liseyi burada okudu. Ardından ilgisi havacılık mühendisliğine yöneldi ve pilot lisansı aldı. 1941 sonbaharında, Birleşik Devletler Hava Kuvvetleri’ne katılmak için başvurdu ve savaş başladığı sırada, bir harp okulu eğitimine başlamış oldu.

Texas’taki Kelly Field askeri üssünden teğmen rütbesiyle mezun olduktan sonra, güney pasifik’e gönderildi. Burada toplam 89 görev ve sortiye katıldı. Başarıları sayesinde “distinguished flying cross” ve havacılık madalyası sahibi oldu. Güney Pasifik’teyken yazmaya da başlamıştı. Uçak dergileri için yazılar yazmaktaydı, daha sonra da aralarında The New York Times’in da bulunduğu çeşitli yayınlara şiirler yolladı. Savaştaki görevi sona erince, Washington’daki Hava Kuvvetleri’nde sorun giderici olarak çalışmaya başladı: Uçak kazalarının sebeplerini araştırıyordu. Savaşın sonunda, Pan American Hava Yollari’na girdi. Bu sırada bir yandan da Columbia Üniversitesi’nde edebiyat dersleri alıyordu. Kalküta’dan yola çıktığı bir uçuşunda, uçağı iki motorunu kaybetti ve alev alarak Suriye çöllerine çakıldı. Uçaktan mucize eseri sağ olarak kurtulan Roddenberry, kurtulan tek kıdemli memur olduğundan kurtarma çalışmaları için büyük çaba sarf etti. Daha sonra kendisine bu gayretlerinden dolayı bir ödül de verildi.

Roddenberry bir süre daha uçmaya devam etti ve daha sonra bu işi bıraktı. Televizyonla o sıralarda çalıştı. Bu yeni aletin parlak geleceğini doğru tahmin ederek Hollywood’a gitti, ancak tek bulduğu hayal kırıklığıydı. Çünkü o sıralar yeni yeni yerleşen televizyon dünyasında yeni yazarlar için çok az imkân vardı. Bu yüzden, bir arkadaşının tavsiyesiyle Los Angeles polisine katıldı. Zaten polislik onun için bir aile mirasıydı. Polis departmanındaki bazı tesadüfler sonucu, özellikle de Los Angeles polisini tanıtmaya yönelik bir program sayesinde TV dünyasında yazarlığa adım attı. Çavuş rütbesine terfi ettiği sıralar, “goodyear theater”, “dragnet”, “four star theater” gibi şovlara senaryolar yazıyordu. Bir süre sonra, iki işi birlikte yürütemeyeceğini anladı ve istemeyerek de olsa polisliği bırakmak zorunda kaldı. Böylece artık tüm gün çalışan bir yazar olmuştu. “have gun, will travel” dizisinde yazarlık yaptı. Kendi yaratıp yapımcılığını üstlendiği “the lieutenant” dizisini hazırladı. ve ardından star trek geldi (1966-69). Star trek için çekilen ilk pilot bölüm olan “the cage” nbc tarafından geri çevrildi. Ancak, Oliver Katz’ in da yardımıyla yetkilileri ikna etti ve kanal ikinci bir pilot bölüm isteyerek tarihe geçti. Ancak tabi ki dizi bir kere yayına girdikten sonra büyük bir başarı elde etti… 1986 yılında hayranları ona Hollywood ünlüler caddesinde bir yıldız hediye etti ve böylece bu onura erisen ilk yazar/yapımcı oldu. 24 Ekim 1991’de, Roddenberry aramızdan ayrıldı. Ölümünden bir yıl sonra, külleri Columbia mekiğiyle uzaya yollandı ve bir simge olarak hala gezegenimizin yörüngesinde dönmekteler…

Ekşi sözlük yazarı olan Locutus’dan alıntıdır. Belli ki kendisi de bir Star Trek hayranı, çünkü takma ismi Kaptan Pickard’in(kaptan kirk ün selefi) Borg ismi Locutus.

Fakat bu hikâyede bazı yerler eksik. Umarım ben eksik noktaları doldurabilirim, sizler de hazırsanız başlayalım. 1948 yılında ABD yönetimine bağlı olan silahlı kuvvetlerinin bir kolu olan US Army Chemical Ops yani kimyasal operasyonlar bölümü Maryland eyaletinde bir takım deneyler yapmaya başlarlar. Deneylerin amacı insanlara birtakım kimyasallar(uyuşturucu türevleri) vermek sureti ile onlara istedikleri eylemleri yaptırabilmek idi. Bu çalışmalara bir doktor olan Andrija Puharic önderlik etmekteydi. Dr Puharic sadece zihin kontrol deneyleri yapmakla kalmıyor ayrıca duruma göre uzaktan zihin birleştirme gibi iki beynin mekân gözetmeksizin birbirleriyle iletişim kurup kuramayacağını araştırıyordu. 1952 yılında birtakım deneylerin ardından psişik yeteneklere sahip olan bir denek çok farklı bir şeyle ortaya çekti. Denek, kendilerine kâinatın 9 gücü olan fiziki olağan bir varlıkla iletişime geçtiğini bildirdi. Dr Puharic derhal bir Hindu mistik ve Doktor olan bir arkadaşını bu deneylere gözleyici olması için çağırdı Dr Vinod. Deneyler yapılırken önce gözlemci olan Dr Vinod Denek olmak istedi ve kendisi de deneylere dahil oldu. Sonrasında ise psişik yeteneklere sahip olan o denek gibi ayni transa kendi de girdi ve ayni 9 güç ile iletişime geçmeyi başarabildiğini bildirdi. Üst yönetim bu konuda Dr Puharic ile aynı görüşlere katılmasa da Dr Puharic başarabildiklerini düşünmekteydi ve aynı sene The Realm derneğini kurdu. Bütün finansmanını kendisi yaptı.  Dr Puharic bu dernekte sadece ve sadece bu alanda çalışmalar yapmaya başladı, kontrollü ortamları sağladı ve aynı tip denekler buldu. Silahlı kuvvetlerin aksine burada yapılacak olan seanslara/deneylere gözetmen olarak derneğe üye olan insanların girebilmesini de sağladı. Her ne hikmetse bu gözetmenlerin biriside Gene Roddenberry idi. Gene gözetmen olarak oradaki seansların neredeyse hepsine giriyor fakat kendi konusunun dışında ise bir diğer seansa geçiyordu. Gene bir gün bir kadın deneğin transına denk geldi ve Star Trek için ilk senaryoyu yazmaya başladı. Gene’in hayatındaki bu detayı öğrenince Start Trek’te anlatılan farklı teknolojilerin kaynağının neresi olabileceği biraz daha su üzerine çıkıyor gibi. Gene’in hayatındaki dönüm noktalarından birisinin bu olabileceği herhalde kimsenin aklına gelmezdi. Belki de Gene bir akıl hastasının fantezilerini kendisi yorumlayarak Start Trek’i yarattı. Belki de hakikatten uzaylı güçlerle telepatik iletişim kurabilen başka zeki medeniyetlerin yaşamış olduğu maceraları derleyip Star Trek’i yarattığı her iki seçenek de bizlere ilhamın bir yerlerden geldiğini anlatmaya çalışıyor.

Apollo uzay görevleri:

Apollo uzay görevleri belki de insanoğlunun mühendislikteki sınırları zorlama süreci olabilir.

Sene 1960lar ve NASA’da kendi alanlarında uzman olan mühendisler ve akademisyenler tarihin en zorlayıcı görevlerinden birisi için çalışıyorlar. Bu insanlar ülkenin ve dünyanın dört bir yerinde kalkıp gelmişler ve ayni ortak gaye için gecelerini gündüzlerine katıyorlar. Farklı kişiliklerde olan bu ileri mühendisler birbirleriyle hep kavga ediyorlar ve kesinlikle iyi anlaşamıyorlar. Gerçi insanların pekiyi anlaşabildiği söylenemez, lakin bu gruptaki insanlarda bu anlaşamamalı durumu biraz daha fazla ve daha yoğun. Bu kadar anlaşılmaz bir grubun ortak yani ne olabilir ki sizce?

Uzatmadan söyleyeyim; hepsi daha küçük bir insan iken Jules Verne kitapları ile büyümüş olmaları.

Bilimi Süren Güç: İşte bir milyar dolarlık soru ve sıfır cevap. Bilimi ne sürer, bilimi ne iter? Hangi güç? Yüzyıllardan beri bu sorunun cevabi aranıyor ve ortaya çıkan cevap ise bir sürü safsata ve laf salatası.

Uzun uzun anlatmanın bence gereği yoktur, kısa ve kestirme olması her kesim tarafında anlaşılabilir olmasını sağlamaktadır.

Bilimi süren güç sanattır, sanatı süren güç ise hayal gücüdür. Yani bilimi hayal gücü sürer.

Unutulmamalıdır ki elektrik öncesi zamanda aksamları aydınlanmak için ilk olarak balina yağı kullanılıyordu.

Sonrasında gazyağı ve türevleri kullanıldı. Fakat elektriği yağcılar icat etmedi.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ