Nezihe Altuğ, Mustafa Fırat’la Derin Uyku’yu Konuştu…

  • 14 Ocak 2020

                                               “İLAHİ İNSAN”

            Edebiyat eseri bir yandan içinden çıktığı dönemin toplumsal koşullarına ve sosyal gerçekliğine ışık tutarak, bir yandan da eserin yazarı bir yaratma edimi içersindeyken bile belli bir “sosyo-kültürel” ortama arkasını yasladığı için, sosyolojik incelemeye konu olabilecek önemli bir araştırma nesnesidir. Edebiyat, ayrıca yazarlar, kitaplar, basın-yayın-dağıtım kurum ve örgütleriyle okuyucu gruplarından oluşan dört boyutlu ilişkiler ağına dayanarak var olduğu için de toplumsal bir olgudur. Mühür Yayınlarının amacı; imkânsız bir kitabın mümkün olan her formülasyonunu sonuna kadar tüketmektir; tamamen yaşamın yerine geçecek, hatta yaşamımızı metnin bütün kombinasyonlarını içeren engin bir okumaya dönüştürecek kitaplar ve dergiler yayımlamak. Bundan böyle polisiye, fantastik ve psikolojik gerilim eserlerini de yayınlanacağını Fobos Yayınları adıyla hayata geçirdi. Mustafa Fırat’ın Fobos Yayınlarından’ Derin Uyku adıyla çıkardığı psikolojik gerilim romanı raflarda yerini aldı. Dersaadette Sabah Cesetleri adıyla yayınladığı ilk romanının kahramanı Ali Canib’le Mustafa Fırat, okura roman dalında ilk gözünü kırparken, onunla yaptığım bir söyleşide “bir sonraki kitapta bambaşka bir düzen, bambaşka kahramanlar göreceksiniz. Geçmişten yararlanan bir kurgu daha geliyor diyebiliriz. Bu arada bütün bunları ne zaman yazdığımı soran arkadaşlarıma hep söylüyorum bu koşuşturma içinde. Diyorum ki uykumdan çalıyorum. İnanın buna. Uykudan çalınmamış zaman ne kadar değerlidir ki?” demişti. Mustafa Fırat Derin Uyku romanının atmosferini en ince ayrıntılarına kadar, bir matematikçi ve şair titizliğiyle kurarak, okuyucuyu adeta bu atmosferin en kuytu köşelerine çeker. Derin Uyku gerçekte de uykudan çalınmış zamanların kitabı mı? Ya da edebiyatla psikanalizin buluştuğu yerin kitabı mı? Diye sordum.

Nezihe Altuğ- Derin Uyku’da tümüyle kendimize ait, tanıdığımız, şeytanı, vampirleri, perileri olmayan bir dünyada öyle bir olay meydana gelir ki, o bildiğimiz dünyanın yasaları bunu açıklamaya yetmez. Olayı algılayan kişi iki olanaklı çözümden birisini benimsemek zorundadır: ya duyulardan kaynaklanan bir yanılsama, düş gücümüzün yarattığı bir şey söz konusudur ve o zaman yasalar olduğu gibi kalır; ya da olay gerçekten oluşmuştur, gerçekliğin bir parçasıdır. İşte o zaman bu gerçekliği bizim bilmediğimiz yasalar yönetir. İçinde bulunduğu an’dan şimdi’den geçmişe, ya da geleceğe kaçan bir hayalperest gibi benzeri şimdiki zamanın dışında olma anlamına gelmezdi. Tam tamına karşıtıydı. Psikanalize baktığımız zaman, yakın durduğu sanat türleri içerisinde edebiyatın oldukça ayrıcalıklı bir yerde olduğunu görebiliyoruz. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, dostlarının “Bilinçdışının Kâşifi” unvanını reddederek “Ustalarınız Kimler? Diye sorulduğunda kütüphanesini dolduran edebiyat eserlerini gösterir. Derin Uyku yazmasaydım delirecektim diyen an’ların yani bilinçdışınızın keşfinin romanı mı? Ya da bilinçaltı dediğimiz kütüphanenizde etkilendiğiniz yazarlarınızın romanı mı?

Mustafa Fırat- Bilgi, iletişim ve hayal aktarımı için asırlardır kullandığımız tasarım nesnesi olan kitaplarla geçiriyorum hayatımı. Ve onun “yüz”ü ile… Bir şeylerin iyileştiriciliğine inanmaya ihtiyacımız, dört yandan akan verilere ulaşma hızımıza paralel biçimde günden güne artıyor. Kimi fizikseli kimi psikolojik öncelikli bir “iyi olma”  algısıyla motive oluyor ya da farkında olmadan kaygımızı körüklüyoruz. Bazen de yalnızca “kötü/hasta olma” ihtimalinden kaçmaya çabalarken sürdürüyoruz arayışımızı. Bu hız ve arayış çağında, edebiyatın ve okumanın bize sunabilecekleri neler olabilir? Sorusuna yanıttır beki de bu romanım. Kurgu okumak, insan beyninde başka insanlarla ilgili bölgeleri net ve kesin bir şekilde aktifleştiriyor. Edebiyat okurları, kendilerinin ve başkalarının hayatlarına bakışlarında olumlu değişiklikler belirtiyorlar…

 Nezihe Altuğ-Ya da esriyerek geçmişi ve geleceği tümüyle unutup şimdiki zamanla eksiksiz bir biçimde özdeşleşme mi? Geçmiş gibi gelecek silinecek olursa, içinde bulunduğumuz an kendini, yaşamın, yaşamın zaman dizisinin dışına, zamandan bağımsız olarak sanatla sanrı arası dediğimiz bir mekânda bulurdu kendini Derin Uyku’bir esrime mi? Böylesine bir anlam mı taşıyor?

Mustafa Fırat- Esrime demek ne kadar doğru olur bilemiyorum. Esrimenin de içinde olduğu bir ruh hali demek daha doğru olur kanaatindeyim. Kapsayıcı kelime travma diye düşünüyorum. Hepimiz gündelik hayatımız içinde irili ufaklı travmalardan geçiyoruz çoğunu fark etmiyoruz bile ya da fark etmediğimizi sanıyoruz oysaki beynimiz her şeyi kaydediyor. Bilinçaltımız dehlizlerle dolu. Romanı çok da fazla ifşa etmeden şunu belirtebilirim, ben Derin Uyku’ da bu dehlizlere düşüp kaybolan birinin hikâyesini anlatmaya çalıştım.

Nezihe Altuğ- Okuduğumuz her edebi eser, izin verdiğimiz ölçüde bizi iyileştirir, bu yüzden bir kitapla ilişki başlar ama bitmez, kendi ritminde gidebildiği yer kadar gider. Psikanaliz, kişinin kendisini olabildiğince anlatması için gereken koşulları yaratma çabasıdır. Bu bakımdan diyebiliriz ki, Freud içlerindeki şiiri tam olarak dile getirmeseler bile, insanların olabildiğince açıkça ifade edebildikleri bir ortam veya tedavi (seans) icat etmiştir. Seans yaklaşık ortalama 40 dakika sürer her hafta aynı saatlerdir; tıpkı bir sonenin her zaman 14 mısradan oluşması gibi. Gerçekte yaşanmış bir olayı, kişilerin iç dünyasını şair kimliğinizle bir şiir gibi mi anlattınız?

Mustafa Fırat- Kişilerin iç dünyasını teknik verilerin ötesine taşımak ve bunu sembollerle, meteforlarla estetize ederek bir sanat haline getirmek kuşkusuz edebiyatın işi. Bu bağlamda, yazmak zihinsel karmaşayı ya da duygusal çatışmayı düzenlemek olarak da nitelendirilebilir. Ve buna eşlik eden okur da kendi zihinsel ve duygusal süreçlerini kurduğu özdeşimler yoluyla, yazardan devraldığı düzenleme ve anlamlandırma eylemine devam edebilir. Buradan hareketle, okur üzerinde bu denli iyileştirirci etkisi bulunan edebiyatın yazar üzerindeki etkinsi nasıl değerlendirmeliyiz sorusuna da kendi kendine cevap vermelidir.

Nezihe Altuğ-Bireyin kendi yok oluşunu karşısına alması yaşamın trajik yanının yaşanmasıdır. Varlık alanını bir sis gibi örten hiçlik ile yüz yüze gelerek, kendi beklentisine, istemine, emeğine, çabasına rağmen varlığın yokluğa düşmesine karşı, hiçlik bulutunun içine yeni bir varlık alanını yaratmak üzere dalabilmesidir. Bu deneyim sembolik olarak kısmi bir ölüm ve tekrar-doğma olarak sık sık karşımıza çıkar. farkındalık ile bilinçlilik arasındaki ayırım önem taşıyor. Yani nevroz, usdışı kaynakların yüzeye çıkışıdır da. Psikolojinin merkezinin kayışı da bilenlerin (terapistlerin) bilinenleri (hastalan) bilememelerinden kaynaklanmıştır zaten; bunun sonucunda ontolojik açlık diye bahsettiğimiz bu daha derin bilme isteği ile felsefeye başvurmak gerekmiştir. Terapi bir yaratma sürecidir, bu yaratma sürecinde terapist usdışı kaynakların bulunduğu hastanın tuvali gibi davranmak durumundadır; hastanın eline tutuşturulan canlı bir fırçadır terapist. Sizin “Derin Uyku”nuzun felsefesi “derin bilme” isteğiniz de mi? Bu yüzden siz kahramanınıza yaratma sürecinizde  “tual” yerine kalemi bu yüzden mi verdiniz? Hastayla terapistinizin birbirlerini nasıl tamamladıklarını mı göstermek istediniz sizin felsefeniz neydi?

Mustafa Fırat- Bu sorular burada dursun ama bir eleştirmenin amacı hiçbir yazarı analize tabi tutmak ya da yazdıklarını psikanalitik bir bakışla yorumlamak değil.  İnsanın söz konusu olduğu yerde psikolojiden uzak kalması mümkün değildir. Ancak iyileşmenin okur tarafına ek olarak yazar tarafını da görebilmek “edebiyatın iyileştirici gücü” adına faydalı olacaktır. Elbette bu roman edebiyatın “bir gül bahçesi” vaat ettiğini savunmuyor; tıpkı psikoterapinin de vaat etmediği gibi… Bireysel travma ile kentin karanlık yüzünün ringe çıktığı bir kaos bu. Bir hesaplaşma, bir tanışma, bir anlaşma veya şiddet ortamındadır artık; onu koruyacak bir kimliği de yoktur. Ayna karşısına sadece süslenmek için geçenler, bu kere de suçlanmak için geçecek cesareti gösterebileceklerse, “Derin Uyku”yla ne demek istediğimi anlayacaklar. Bir sinir boşalması, empati kurma, “benimde başıma gelebilirdi” gerginliğinin atlatılması refleksidir, ya da cennetteki cehennemi gözetleme deliğidir kim bilir…

Nezihe Altuğ-İyi bir yazar dünyayı değiştirmek, gerçeği farklı kılma ülküsü güder. Bilim yinelemeye gelmez, bilimde sadece yeniliğe yer vardır. Yeniliği getiren ise kuşkudur. Kuşkulu okur ise, yazar tarafından kendisine sunulanın gerçeği ne kadar yansıtıp yansıtmadığını kavramaya çalışır ve yazarın nesnelliğini sorgular. Okurken oluşan bu esrime anının işitsel imgesi bıkkınlığımızın gündelik dekoru olur. Bizi hiçbir şenliğe, hiçbir mistik deneyime davet etmeyen bu esrime bize ne demek istemektedir? Acıyı yaşamak mı, yazmak mı, okumak mı daha zor? Bedenimiz savaş alanımız mı?

Mustafa Fırat- Sondan başlamak en iyisi; evet bedenimiz savaş alanımız. Yaşadığımız dünyada hepimiz bedenimizle varız ve mücadele ediyoruz. Bu mücadele öleceğimiz ana kadar da devam ediyor. Bu bağlamda baktığımız da bedenimiz ve ruhumuz savaş ve savunma alanımız. Bir de tabii ki bedenimizin ve ruhumuzun içinde olan savaşımlar var. Bazılarının farkında olduğumuz bazılarının farkında olmadığımız. Bu savaşlar daha doğrusu yaşamak bedenimizde ve ruhumuzda tahribatlar açıyor, açabiliyor. Bazılarıyla baş edebildiğimiz bazılarıyla baş edebildiğimiz tahribatlar. Gündelik yaşamın gelgitleri arasında alışkanlıklarımızın bizi getirip bıraktığı tahribatlar belki de.  Anlatmaya çalıştığım şu; hayatta kalmak için savaşmak zorundayız. Güne somurtarak da gülerek de başlayabilirsiniz. İkisi de sizin kararınızdır. Ama sizi götürdükleri yerler farklıdır.  Dünyayı değiştirme sorusuna gelince bütün fantastik yazarlar dünyayı değiştirmek isterler mi bundan o kadar emin değilim. Onların bence yapmak istedikleri, dünyayı değiştirmekten ziyade başka bambaşka bir dünya yaratmak. Fantastik romanlar yazan bir yazar olmadığım için –en azından şu ana kadar- dünyayı değiştirmek ya da yeni bir dünya yaratmak en azından bu kitabımla ilgilendiğim konular değil. Sadece yaşadığı ağır travmadan ötürü kafası oldukça karışmış bir insanın hikâyesini anlatmak istedim.

Nezihe Altuğ-Kitabınızın başında  “Ben bir yazarım. Haliyle, aklım başımda değil” Karanlıktır İnsan Ruhu diyen Edgar Allan Poe’yiişaret ediyorsunuz. Düşün psikolojik gerilim olabilmesi için deliliğe götürmesi ya da yakın olması, gerçeklikten taşması ve iç içe olması gerekir. İç içelik; gerçek ile gerçek dışılığın birbirine karışması düzeyindedir. Düş normalde uykunun ve gecenin uzamındadır. Gerilimin olabilmesi için ya uyurgezer etkinliği olan gecede gündüze özgü davranışlarla olması ya da çıldırmaya, sanrıya kadar gidebilen uyanıklıkta düş diye adlandırabileceğimiz gündüzde gece olmalıdır. Düş ve gerçeklik arasındaki kararsızlık ise fantastiğin ta kendisidir. Anlatı kişileri artık hangi düzlemde olduklarının ayırımında değillerdir. Bir tür delilik söz konusudur artık. Kahramanlarınız gerçekte yaşadıklarından dolayı mı, ya da yaşamadıklarından dolayı mı deli oldu?

Mustafa Fırat- Şunu söylemek isterim, çok da akıllı insanlarla dolu bir dünyada yaşadığımızı söyleyemeyiz. Biraz tarih bilgisi biraz da ülke ve dünya gündemini takip etmek yeterli bunu görmek için. Teşhis edilmiş delilik zararsızdır bence asıl korkulması gereken teşhis edilmemiş aramızda normal insanlar gibi dolaşan deliler. Bu taksisine bindiğimiz şoför, her gün ekmek alırken selamlaştığımız fırıncı, üst kattaki komşumuz olabilir. Daha geçen bir kızcağız evinin önünde bir psikopat tarafından bıçaklanarak öldürüldü. Beni asıl korkutan neydi biliyor musunuz o psikopat değildi, nihayetinde yakalandı cezasını çekecek, beni asıl korkutan sosyal medyada o psikopata hak veren (!) yazılar yazan ‘’aklı başında’’ insanlardı.  Beni asıl korkutan işte bu hastalıklı durum. Bu durumdan nasıl kurtuluruz, kurtulabilir miyiz onu da bilmiyorum açıkçası. Romana dönersek kahramanımız da ne yazık ki birilerine zarar veriyor, burada toplumsal bir mesaj verme kaygısından ziyade gerilimi artırmak amacıyla yararlandım.

Nezihe Altuğ- “Derin Uyku”’da geçmiş zaman içerisinde kaybolmuş zaman parçacıkları şimdiki zaman düzleminde yeniden ortaya çıkar ve bu durum süre dizinsel zaman akışıyla zıt bir durumda oluşturabilir. Geçmişte şimdiki zaman yaşanabileceği gibi gelecekte de şimdiki zamanda yaşanabilir. Farklı iki zamansallıkta birlikte bulunma gerçekle olan kopukluğu gösterir. Bu zamanın gizemini içerir. Güncel zamana yerleştirilmiş zaman, gerçeğin ötesinde bir evren oluşturur. Gerçek dünya kaybolur ve kişinin kendisince yine kendisi için üretilmiş korku ve gerilim dolu evren oluşur. Örneğin Kafka’nın K’sı gibi en az gösterene indirgenen birey aslında bireyin kişisizleştirilmesinin eğretilemesidir. Joseph K. sıradan, kendini işine ve değiştirmeye hiç niyetli olmadığı basit hayat standartlarına adamış biridir. Halk arasında 657’li diye adlandırdığımız memur tipine çok uyar. Ama bir protaganistten beklenmesi gerekecek kadar zekidir. İşte böyle halk arasında zorlanmadan yer edebilecek, ofisindeki sinekten başka bir şeye zararı olmayacak bu adam, kitabın başlangıcında tutuklanır. Derin Uyku’daki idealist bir baba ve eş figürü olan Cenk ve Funda bir kâğıt parçasıyla hayatı alt üst olur ancak bir kadının terapi seansları sırasında var ettiği gerçekte de böyle bir kahramanın olmadığı ancak kadının seanslarda uyku sırasında yarattığı Cenk Bey, günümüzde ülke içinde yüzlerce Joseph K. gibi kalbinden bıçaklanmaktadır. Bizse bu sistemde romandaki, Bay K.’ya selam veren çamaşırcıdan ya da Funda hanımdan daha farklı değiliz. Kalbinden bıçaklanan kurbanlar arasına girmeden bir çözüm yolu bulması gereken bizler Kafka’nın tüm uyarısına rağmen hiçbir şey yapmadan sıramızı mı bekliyoruz. Öyle değil mi? Suç ve Ceza birçok yönden tartışılabilir. Suç işleme eğilimi insanda doğuştan mı vardır; siz ne yaparsanız yapın insan ilk fırsatta suç işler mi? Yoksa insan doğuştan suçsuz mudur ve onu suç işlemeye iten toplumsal koşullar mıdır? Siz romanınızda ne yapmak istediniz?

Mustafa Fırat- Kafkaesk bir ülkede yaşadığımız rahatlıkla söylenebilir. En basit adalet kuramıdır; sizi suçlayanlar buldukları delillerle sizi suçlamak zorundadırlar ve her zanlı aksi ispat edilinceye kadar suçsuzdur, bizde artık olaylar tam tersi şekilde cereyan ediyor siz suçsuzluğunuzu ispat etmek zorundasınız, aksi ispat edilene kadar da suçlusunuz. Bu duruma bir gecede gelmedik tabi ki nedenlerini tartışmak bu söyleşinin sınırlarını oldukça aşacağı için oralara girmek istemiyorum. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim adalet kafamıza göre çekiştirip bükebileceğimiz bir olgu değildir ta yüzyıllardan bu yana damıtıla damıtıla gelmiş yazılı olan ve olmayan evrensel normları vardır bunlara uymak değil uymamak bir toplumu felakete götürür. Suç ve ceza romanı bu açıdan tam bir sosyolojik laboratuar işlevi görür işlediği suçun ağırlığında ezilen insan. Ama Suç ve Cezanın çok öncesinde Shekaspeare Lady Macbeth’le ruhlarımıza kazımıştır suçlunun vicdan azabını. Sorunuza dönersek suç işleme eğilimi canilik ya da adına her ne derseniz deyin her insanda bulunduğu kanaatindeyim. Çok duymuşuzdur karıncayı bile incitmezdi nasıl böyle bir şey yaptı anlayamadık. Sam Peckinbach usta Dogs (Köpekler) isimli muhteşem filmiyle bu sorunuzun cevabını çok da güzel vermiştir aslında. İzleyenlere bir kez daha izlemelerini izlemeyenlerin ise mutlaka izlemelerini tavsiye derim. Romanımda ne yapmak istediğime gelirsek; Benim yapmak istediğim iyi bir gerilim romanı yazabilmekti açık konuşmak gerekirse. Finali çok önceden belliydi, romanın finalden geriye giderek kurguladım diyebilirim. Ama yazarken çok tuhaf bir şey oldu final bölümünü yazarken belli olan finalin yerine çok başka bir finale götürdü roman beni.

Nezihe Altuğ- Korku’nun yaratmış olduğu ‘dehşet’in pençesinde kıvranan kahramanın çoğu zaman anlatıcının içinde bulunduğu durumu gözler önüne sermek için ayrıntı bolluğuna, özelikle de kurgunun genel gidişiyle doğrudan ilişkili görünmeyen hususlardaki ayrıntılara başvurur. Böylelikle de anlatıya bir gerçeklik havası kazandırır. Sonuçta, okuyucu, anlatıcıyla aynı ruh halini paylaşır hale gelir. Diğer taraftan, olayların gerçekten meydana gelip gelmediğini tartışmaz, ona göre, bunun kararı okuyucuya bırakılmalıdır. Öykünün kendi gerçekliği bulunmalıdır, bunun bizim bildiğimiz gerçeklikle çakışıp çakışmadığı önemli değildir. Kafka’ da insanın kötülüklerini zayıflığını, bu insanların ahlaksal açıdan yargılandıklarını görürüz. Tarihte sadece aptalca şeyler mi yapılmış bu yüzden de uygarlıkla barbarlık yan yana mı yürümüştür. Bugünkü durumumuzu düşünürsek binlerce cinayetin işlendiği günümüz hakkında siz ne dersiniz? Korkuyor muyuz? İyi bir toplumun kurulması kötüleri ortadan kaldırıp iyileri yaşatmaktan mı geçer, yoksa kötülerin üremesini önlemekten mi? “İyi”nin ve “iyilik”in sizce ölçüsü nedir?

Mustafa Fırat-“ Benim özüm korkudan başka bir şey değildir” diyen Kafka gibi düşünürsek, bir yandan dünya ile örneğin korkunun belirlediği böylesine büyük bir gerilim ilişkisi içerisinde bulunmak, öte yandan da özellikle bu gerilimi asıl benliği diye olumlamak belki de sanatçılığın bir koşuludur. Çünkü koşulun yalnızca birinci bölümümü yerine getiren, kendi adımlarını her şeyin ölçütü kılma ve kendi yolunu yenidünya niteliğiyle savunma gücünü bulamayan, adımlarını dünyaya uyduramaz. Böylesinin sonu ancak delilikle noktalanır. Koşulun ikinci bölümümü yerine getiren ise kendisiyle ve dünyayla bütünleşecek, böylece de, kendine özgü bir dünya yaratmak bir yana, dünya üzerine söyleyecek hiçbir şeyi olmayacaktır. Kafka bu iki koşuluda yerine getirerek bu karşıtlığı bir bütüne dönüştürebilmiştir.  Belagat yapıp, insan özünde iyidir, bütün çocuklar melektir demeyi çok isterdim. Ama ne yazık ki öyle değil. İnsan kötüdür. Ama insanı bu kötülüklerden koruyan bir kalkanı da vardır; vicdanı. Diğer canlılarda olmayan bir şey.  İyi kötüden ziyade insanları vicdanlı ve vicdansız olarak ayırmalıyız bence. Vicdanı olan bir insan istese de kötülük yapamaz.

Nezihe Altuğ- Kurgular yalnızca gerçek olaylardan ibaret olmayıp hayal ile gerçek arasında edebi bir anlatımla her okuyucunun zihninde oluşturduğu dünyasına adeta bir yolculuktur. Elbette insanın davranışlarını içinde bulunduğu koşullar belirliyor, ama biz şimdilik kısaca olumsuz bireysel eğilimle olumsuz çevre koşulları bir araya geldiğinde suç oluşuyor kahramanlarım “suçsuz “ mu diyorsunuz?

Mustafa Fırat-.  Bir metnin yorumu, öyleyse, edilgen bir açıklık değil, metinle karşılıklı bir söyleşmedir; kuru kuruya bir gözünde canlandırma değil, yeni bir yaratıdır, anlamada yeni bir olaydır. Metnin okura ilk yabancılığının giderilmesi, metindeki değişik görüşlerin kaynaştırılması ile olur böylece. Bilmediğine bu yapı aracılığıyla açılır okur. Zaten insan, yaşam ya da dünya tarafından tutuklanmıştır. Burada yargıyı okura bırakalım. Suçlu ya da suçsuz olduklarına onlar karar versinler.

Nezihe Altuğ- Bir büyük bilinç mi Derin Uyku aynı zamanda? Sıra dışı bir yazarla mı karşı karşıyayız. Romanda. Decameron” sözcüğüyle Giovanni Boccaccio’ nun Decameron Hikâyeleri’ni hatırlattınız. Decameron başlı başına bir grup insanın bir araya gelip, zamanı da olunca, hatta yapacak hiçbir şeyleri olmayınca, seçilen konu hakkında, her birinin ayrı ayrı bir öykü anlatması ile oluşur O dönem bu öykülere Dante’nin ölmez eseri “İlahi Komedi“nin aksine “İnsani Komedi” demişlerdir. Düştüğünüz bu yolda duyulmayan, kaybolan kelimeler de bitmeyen zamanların sesi oldunuz, kurgunuzdaki bu yenilik ise, okuyucunun bütün dikkatini gizem üzerine değil de dedektif romanı üzerine, bir gizemin çözülmesi için atılan çözümleyici adımlar üzerine odaklamasıdır. Dikkat, düğümün kendisinden çok düğümün açılması üzerine yoğunlaştırılır. Heyecan sadece sürprizde değil, insan beyninin keşfedilmemiş yeteneklerinin ortaya serilmesinde yatmaktadır. Siz bu romanınızla serüven romanlarını karakter portresi sınıfına sokarak onu edebi bir düzeye yükseltiniz. Sonuçta, okuyucu, anlatıcıyla aynı ruh halini paylaşır hale geldi. Diğer taraftan, olayların gerçekten meydana gelip gelmediğini tartışmaz, ona göre, bunun kararı okuyucuya bırakılmalıdır. Romanın kendi gerçekliği bulunmalıdır, bunun bizim bildiğimiz gerçeklikle çakışıp çakışmadığı önemli değildir. Sizin bu eserinize ise “İlahi İnsan” diyelim mi siz bu çağrışıma ne dersiniz?

Mustafa Fırat- Romanda birçok gönderme ve metafor var. Bunları anlatarak açık etme niyetinde değilim. Romandaki anlam kaymaları ve mantık hataları da bilinçli olarak yapıldı. Romanı okumayanlar için spolier vermek istemediğimden nedenini nasılını açıklamak istemiyorum. Romanı okurken bu mantık hatalarını bulup(!) iştahla kalemlerine sarılacak eleştirmenlere sözüm, kalemlerini yavaşça masanın üzerine bıraksınlar… Bir kitap, iki kapaklı bir yer altı kovuğudur. Yalan söylemek için eşi bulunmaz bir yer. Ama bu yalan her zaman kendisini kuşatan gerçek yaşam aracılığıyla anlam kazanır. Ben yazdım bundan sonra kitap okurun o ne derse desin…

Nezihe Altuğ- Eleştirmenler korksunlar mı, dehşete mi düşsünler, ya da ruh çözülmeleri mi yaşasınlar. Ruhun çözülmesi, aklın ve kalbin kasılıp kalması gibi hatırlanması bile dehşetle ürpermeye neden olacak korkunç bir duygudur. Gerçek korku bir zamanlar yaşanan düşsel dehşetin hatırlanması gibidir. Korku cezadan çok daha beterdir, çünkü ceza bellidir, ağır da olsa, hafif de, hiçbir zaman belirsizliğin dehşeti kadar, o sonsuz gerilimin ürkünçlüğü kadar kötü değildir. Sizi en çok gerçek hayatınızda suçtan arınmışlığınız mı tedirgin ediyor? O yüzden mi şöyle adamakıllı bari romanlarda kirleneyim diye kendinizi dünyada insanoğlunun işleyebileceği ne kadar suç varsa hepsini kocaman bir mıknatıs gibi Derin Uyku”diye adlandırdığınız psikolojik gerilim kitaplarında çekerek bulmayı mı hayal ediyorsunuz?

Mustafa Fırat- Evet suçtan arınmışlığım bugünlerde beni de tedirgin ediyor. Bütün bu olayların temelinde, uygarlığımızdaki birtakım yanlışlıklar yer almaktadır. Uygarlık denen şeye bir kez bir önyargı musallat olmasın. Bu çağa korku egemendir, çünkü insan, hemcinsleriyle insanca bir dil aracılığı ile iletişim kurabilme, böyle bir dille insanca tepkiler uyandırabilme olanağından yoksun kalmıştır. Kafka’nın Dava’da betimlediği yargılama süreci, böyle bir çağın en güçlü simgelerinden biridir, insan insanın korkusu olarak kaldığı sürece psikolojik gerilim, polisiye ve dedektif romanları güncelliğini ne yazık ki hiç yitirmeyecektir. İyi seçilmiş bir psikolojik gerilim kitabı, sık rastlanan ruhsal sıkıntılar için mükemmel bir dispanserdir; tedavi edici olmasının yanında önleyicide olabilir Çare uzakta değil Fobos Yayınları’nda.  Bir edebi metin ile okuyucunun kişiliği arasında dinamik bir ilişki kurulmasıyla başlayan bu süreç üç evrede gerçekleşir: Özdeşim ve yansıtma, arınma, içgörü ve bütünleşme. Birinci evre, kitapla okuyucuyu buluşturan Fobos Yayınlarının kurulmasıydı onu hayata geçirdim, diğerleri sırasıyla gerçekleşecek… Doğru zamanda, doğru bireyle, doğru kitabı buluşturarak kişinin duygusal sorunlarını anlamasına ve içinde bulunduğu gelişim dönemine özgü gereksinimlerini tanımasına daha nasıl yardımcı olabilirim düşüncesiyle hareket etmeye çalışıyorum. Bu ilişkiyle okur, duygusal sorunlarıyla yüzleşebilir ve olumlu yönde değişebilir. …

Nezihe Altuğ-Bundan sonra bütün gerçekte yaşanan iç içe geçen, bir birinin sonuna ya da başlangıcına dönüşen binlerce, on binlerce, yüz binlerce hikâyenin arasında korku ya da dedektif romanı mı var?  Şiir nerede? Suça ulaşamamanızdan dolayı eksik bir ruhun ağırlığı altında mısınız, o yüzden mi şiire ara verdiniz?

Mustafa Fırat- Rene’e Char“  Sayısızlığın ve karasızlığın açık alanında yolunu çizen şiir, dağınıklığın bir araya gelmesidir” der. Benim dağınıklığımı şiir ne zaman çözer kestiremiyorum açıkçası. Tezgâhta bekleyen roman taslakları elbette var ama bunlar neye nasıl evrilir ben onu da tam olarak bilemiyorum. Le poète travaille diyelim…

SONUÇ-Mustafa Fırat’ın okuyucuda bıraktığı bu canlı etkinin en büyük nedeni, tarifi imkânsız bir hayal gücüne ve son derece keskin bir analiz yeteneğine sahip olmasıdır. Sadece kendine has olan ve onu bütün diğer yazarlardan ayırt eden şair özelliği ve hayal gücünün olağanüstü genişliğidir. Gözlem yeteneği, analiz gücü ile birleşince en gerçekdışı olaylar dahi bir gerçeklik duygusu yaratıyor. Freud bilinçdışı kavramını antik tragedyalarla, Shakspeare’in ve Dostoyevski’nin kahramanlarıyla da desteklemişti. Psikolojik iyileşme için yazı yazmanın keşfedilmemiş potansiyeline kalıcı olarak bu yüzden dikkat çekmişti. Sonuçta her yazar, şöyle ya da böyle, insan psikolojisinden beslenerek kurar metnini. Edebiyat psikolojiden, psikolojide edebiyattan beslenir. Hal böyle iken derdi de, dermanı da içindedir bir bakıma. Edebi karakterler ruhsallığımıza neyi katıp, neyi katmayacağımızı belirlememize yardım ederler. Benliğimizi yeniden inşa ederken, bir psikoterapist hassaslığıyla herhangi bir şeyi dayatmadan, serbest çağrışımlarımıza kulak vermemizi sağlar. Dostoyevski, kişiliğindeki saldırgan tarafları ya da kumar alışkanlığını, yarattığı karakterler sayesinde sağaltmış olabilir mi? Yusuf Atılgan’ın babasıyla yaşadığı problemler, Aylak Adam’daki C. ve Anayurt otelindeki Zebercet karakterleriyle nereye evrilmiştir acaba? Aşklar, ayrılıklar, yalnızlıklar, haksızlıklar, zalimlikler… Edebiyat bunları dert edinir; tıpkı insanın da dert edindiği gibi… Derin Uyku, küçük bir romanın yalın bir dille nasıl devleşebileceğine ve ileride sinema filimi bile yapılabileceğine iyi bir önek. Bir ailenin basit hayatını ve nesiller arasında akıp giden duygusal gelgitlerini sakin ama güçlü bir şekilde aktaran, işaret etmeyen ama orada olduğunu hissettiren, sade ama zengin bir psikolojik gerilim romanı. Bol okurlu, hayırlı olsun!

11.01.2020-İSTANBUL

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ