Zerrin Saral ile Öykü Zamanlığı‘na Mehmet Fırat Pürselim Konuk Oluyor…

  • 24 Aralık 2019
  • 474 kez görüntülendi.

Zerrin Saral, Aksisanat Portal için yazarlarla Öykü Zamanlığı‘nda Bir araya geliyor. Öykü Zamanlığı‘nda Zerrin Saral bu defa Mehmet Fırat Pürselim’e soruyor: 

Dünya hızla değişirken, sanatın izdüşümü, sanatçının sanatını ortaya koyma şekli de aynı hızla, değişime/dönüşüme uğruyor. Böylesi bir çağda, veri tabanını koruyan, yaratım sürecinize katkı sağlamış, tüm zamanların öyküsü/öykücüsü dediğiniz öykü ve öykücü(-ler) kimler? Bu tercihi, yazınınızda neye/nereye dayandırıyorsunuz? 

Mehmet Fırat Pürselim: Büyülü gerçekçiliğin ve kafkaesk anlatının büyük ustası olduğu için ve benim en çok da dünya üzerinde yazılmış en güzel öykü olan Demiryolu Hikâyecileri’ni yazarı olduğu için Oğuz Atay, diyorum.

            Atay’ın öykülerinin tamamında ince bir alay ironi göze çarpar, öykü kişisiyle dalga geçilirken aslında toplumun defoları ortaya serilir. Alegoriler, metaforlar, düşsel dünyalar, absürtlükler, abartmalar görülür öykülerde; basit, tuhaf, anlamsızca ardı ardına sıralanmış gibi görülen olayların sırları kazındığında öykülerin yapı bozumu yapıldığında ortaya yoğun bir eleştiri çıkmaktadır. Fakat görünen yüze aldananlar alttan alta vurulan yumruğu hissedemeyerek bunları naif, basit, anlaşılmaz, toplumun uzağında metinler olarak görerek eleştirmektedir. Bireyci, bireyin küçük dertlerini anlatmakla suçlanan yazar aslında bireyden topluma ulaşmaktadır. Simgesel kodlar çözüldüğünde küçük bireyin dertlerinin altında büyük toplumsal yabancılaşmayı okumak mümkündür. Tüm bunları gözümüze sokmadan anlattığı için Oğuz Atay tüm zamanların öykücüsüdür, bence.

            Dostoyevski ile birlikte ışık taşıyıcılarımdan olan Kafka’nın eserlerinde bir korku kaynağı vardır ve bu genellikle belirsizdir. Dava’da olduğu gibi ciddiye alınmayacak kadar absürttür, büyük bir korku yaratmaz ama gene de içten içe sıkıntı verir ve bu sıkıntı büyümeye başlar en sonunda da patlayarak kahramanı yok eder. Benzer bir durum Korkuyu Beklerken isimli öyküsünde de görülür. Kafka’da ortada bir ceza vardır ama suç yoktur, ceza kendi suçunu arayıp bulmak zorundadır. Atay’da da benzer duruma rastlarız, ortada bir suç olmamasına rağmen kahramanımız cezalandırılmıştır. Bir hukukçu – yazar olarak suç ve ceza kavramı üzerinde en çok düşündüğüm ve kalem eksilttiğim husus olduğundan dolayı Atay’ın yeri bende apayrıdır. 

            Başta da andığım, bence dünya üzerinde yazılmış olan en güzel öykü Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya’nın gerçeküstü rüyamasal bir anlatımı vardır. “Ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasında, bir demiryolu istasyonunda çalışan üç hikâyeciydik. İstasyon binasına bitişik yan yana üç kulübemiz vardı. Ben, genç yahudi ve bir de genç kadın. Seyyar hikâye satıcılığı yapıyorduk. İşimiz pek parlak sayılmazdı, çünkü istasyonumuza tren pek seyrek uğruyordu.” diye başlar öykü. Sucuk-ekmekçilerle, ayrancılarla, elma satıcılarıyla birbirlerini ittirerek, çığırtkanca bağırarak ‘mal’larını satmaya çalışan sanatçılardır. Ülkedeki tek taze öykü satılan istasyon olmasına rağmen iki günlük olanlar bile yolcular tarafından yüzleri buruşturularak iade edilir, şefin daktilosundan çıkartılan üçüncü kopyalar silik olduğundan elde kalır. İstasyon şefiyle ilişkileri devlet mekanizması içinde yürür. Şef, onları da memur olarak görür ve her yazılan öyküden bir kopya alıp arşivler ama okumaz. Okuma yazması olmayan diğer seyyarlarla ilişkileri de mesafelidir. Yiyecek satıcıları kimi zaman nasılsa bozulacak yiyeceklerini paylaşır, hikâyeler onlar için değerlidir ama sadece tütün sarmak amacıyla. Dışarıda bütün hızıyla süren bir savaş varken istasyon kapıları kapalı bir kale gibidir. Gün geçtikçe durum daha berbat bir hal alır; istasyona uğramayan yeni ve kestirme demiryolu yapılacağı söylentisi bir yana, genç Yahudi hastalanmıştır ama tedavi ettirecek paraları yoktur, üstelik kahramanımız genç kadına âşık olmuştur. Aşkları ümitsizlik ve yalnızlığın eseridir. Durumu gittikçe kötüleşen Yahudi’nin öykülerini de kahramanımız yazar, istasyon şefi onları küçümseyerek sadece demiryolu hakkında hikâyeler yazmaları için baskı yapmaya başlar, yolcuların öykülere ilgisi de azaldıkça azalır.

            Sözlükleri bile olmayan bu hikâyecilerin hayatından ses bir süre sonra tamamen çıkar; kadınla konuşmadan sessizce sevişirler, Yahudi önce konuşamayacak kadar kötüleşir ardından da ölür, istasyon şefi aksiliğini sadece hareketleriyle ifade etmeye başlar, diğer satıcılarla zaten uzun zamandır araları bozuktur. Gazete alacak paraları bile yoktur zaten gazeteler artık trenden başka araçlarla taşınmaktadır. Yeni hattın açılması ve ekspresin haftada sadece bir kez istasyona uğramasıyla birlikte dışarıda akan hayattan iyice koparlar. Kahraman, büyük şehre gitmeyi ve yeni bir hayat kurmayı aklından geçirse de bunu yapamayacak kadar yaşlıdır ve öykü yazmaktan başka bir iş de bilmemektedir. Yarı aç yarı tok geçen günlerin birinde kahramanın uyuyakaldığı bir gece genç kadın da trene binip gider. Yahudi’nin kulübesine yerleşen kundura tamircisi bir süre yoldaş olsa da, kimsenin uğramadığı bir istasyonda tamir edilecek pek bir şey olmadığından o da fazla dayanamaz.

            İstasyona artık tren uğramaz olmuştur, hatta şef bile ortalarda gözükmemektedir ama yalnız kalan demiryolu hikâyecimiz yazdığı öyküleri sepetine yerleştirip inatla okurunu beklemeye devam etmektedir. “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” cümlesiyle biten öykü edebiyatımızın en vurucu sonudur.

            Aydının yalnızlığı olarak da okumak mümkündür öyküyü. Ülkedeki savaş bile uzağında olduktan sonra ilgisini çekmemektedir. Okuyucunun sapa istasyona gelerek kendisini bulmasını istemektedir ancak okuyucuya kendisi ulaşmaktan korkmakta, belki üşenmekte, cesaret edememektedir. Kitaptaki genel kahraman tipolojisine uygun olarak burada da yakınan ama harekete geçmeyen karakterle karşılaşırız. Uyanınca hatırlanmayan rüyalar gibi diğer karakterler hatta önemli bir yer tutan istasyon bile öykünün sonunda silinirken, sepetinde öykülerle demiryolu hikâyecisi geride kalan olur. Ne olursa olsun, o sepette kalan öyküyü yazmışsak gene de büyük iş yaptığımızı bir mıh gibi aklımıza kazıdığı için Oğuz Atay çok büyük yazardır ve benim ustamdır.

                                                                                 

MEHMET FIRAT PÜRSELİM

1975 yılında Antalya’da doğdu. Üsküdar Anadolu Lisesi ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Halen sosyoloji okumakta, serbest avukatlık ve arabuluculuk yapmaktadır.

BirGün Kitap, Evrensel Gazetesi, BirGün Gazetesi, Yeşil Gazete, Kitap Eki ve çeşitli dergilerde kitap incelemelerine ve edebiyata ilişkin yazıları yayınlanmaktadır. Uzman Tv’de kitap tanıtımı programları yapmıştır.

Eserleri                :

Hayat Apartımanı, 2011, Öykü, 2012 Naim Tirali Öykü Ödülü

Emanetimdeki Hayatlar, 2014, Roman

Akılsız Sokrates, 2016, Öykü, 2017 Türkan Saylan Sanat Ödülü ve 2017 Orhan Kemal Öykü Ödülü

Kumsalda, 2016, Gençlik Korku Romanı

Flamingo Çocuk, 2013, Çocuk Öyküsü

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ