MAHZEN – Şairin Toprağı ve İlhan Berk

  • 03 Aralık 2019
  • 572 kez görüntülendi.

YONCA YAŞAR

Hızlı  bir yaşama itirazsa yazı, dönüp duran dünyayı bir kalem ucunda duraklatıp binlerce yıl eklene eklene sözü saklayansa; bir mahzeni olsa gerekti. Yıllandıkça anlamında eksilme olmayan, çoğaltılsa  bile yazıldığı andan kopmayan belki de tek üretim alanı; edebiyat. Zamanın eleğinden geçip yılar sonrasına gelebilen yazılar, aynı bir şarap gibi her daim eşsiz bir tat bırakır ulaştığı her dimağda.

Ama biliyoruz ki günümüzde herkesin acelesi var.  Yaşamımız sözcüklerimiz gibi.. Birbirinden kopuk, sığ ve çabuk. Kendi sesinden başka sesi duymayan, bir telaş içinde. Şu veya bu şekilde  “hız”a esir olan bizler,  her ne ise yaptığımız bitsin diye yapıyoruz sanki. Doymak için yiyoruz ne yediğimizin önemi olmadan sözgelimi.  Okuyor sanıyoruz ekranlardan gözümüze değen yazıları. Saatler harcıyoruz,  aklımızda bir iz bırakmadan.

Başımızı döndüren hızlı ama hazsız yaşam içinde, büyük bir emek gerektiren “yazı” da tüm diğer üretim süreçlerinin gerektirdiği özensizlikten payını alıyor.Yazıyoruz büyük bir cesaretle hem de. Neyi niye yazdığını bilmeden. Yakınıyoruz üstelik. Yazamıyorum diye… Kendini yiyip bitirenlerimiz bile var, geç kaldım okuruma diye. Yazamazsak dünya dönmeyi unutacakmış gibi davranıp, ne kemikler sızlatıyoruzdur kim bilir ?

Oysa yazı, geçmiş ve gelecek arasında kadim zamanlar boyu akmaya devam eden bir nehir. Acele etmeden hem de. Ve bu nehrin sularına girmeye istekli bizler için öğrenecek ne çok şey var aslında? Bütün derdimiz kendi kurak topraklarımıza bir avuç su taşımakken neden bu çabuk olma hali?

Öyle sözcükler vardı ki asırlar sonra bile özünden ödün vermedi. Yazarlarıyla birlikte nehrin yatağını değiştirdi. İnsanlar okumaktan hiç vazgeçmedi.  Öyle  sözlerdi ki, kimi zaman girdiği öykülerle benliğimizi işledi, kimi zaman  bir şiir dizesiyle başka dünyaları farkettirdi. Kalplerin odacıklarını açtı, haritaları değiştirdi. Cevapları derinlerde saklı sorular vardı her zaman.  O sözlerdi ki; daha güzele, daha iyiye dairdi tüm direnişleri.

Sözcükler diyarında duruluktan, özden, emekten yana saf tutanlar, suları kirletmeden, seyredenlere rahatsızlık vermeden  kendi arkını yapmaya çalışanlar… Bizler  mahzenin peşine düştük. Soruların ve iyi ki yaşamışların izinde demlenmek, bir yudum daha almak için şarabından.

Gözü bu satırlarda gezen herkesedir davetimiz.

Mahzenin ilk seçkisi, çağdaş Türk şiirinin ustalarından İlhan Berk’in “Şairin Toprağı” isimli kitabı. Kitap, 1992 yılında Simavi Yayınları’ndan çıkmış. İlhan Berk’in şiir görüşlerini içeren denemeleri okurken, bir ozanın şiir mutfağında buluyorsunuz kendinizi. Samimiyetle ardına kadar aralanmış bir ozanın dünyasında; şiirin adeta bir tohum gibi toprağa serpilişinden yeşermesine kadarki mucizevi sürecine tanık oluyorsunuz. Ancak tanıklıktan öte ellerini toprağın içinde bulmak isteyenler… İlhan Berk’e göre sizi bir “cehennem” bekliyor. İlhan Berk’in bu enfes  kitabında sözünü ettiği ilk yazıdan alıntıyı  meraklıları için derledik.  İyi okumalar.

“Yazmak Denen Cehennem..”*

…………

 Dünyaya yazmak, dünyaya bir onun için bakmak. Yani dünyada olmayı, bu dünyada yaşamayı bir yana atıp, salt onu yazmak için yaşamak! Yazmakla yaşamayı birleştirmek, birbirine karıştırmak; bu iki ayrı eylemi, tek bir eylemmiş gibi görmek. Cehennem bu. Kişi yeryüzünde böylesine somut, acımasız bir durumu yüklenmeyegörsün, mutsuzluğun dikalasını taşıyor demektir. Bu yerküreyi, bu yerküredeki anakaraları, denizleri, insanları, bitkileri, hayvanları görmemek; nehirlere nehir, gökyüzüne gökyüzü, ormanlara orman, kuşlara kuş, bir sokağa sokak, bir eve ev, bir ağaca ağaç, çocuklara çocuk, sevilere sevi olarak bakmamak; salt yazmak için bakmak! Yaşamaksa yazmak adına yaşamak; hep bir ak kağıdı görmek, oraya bütün bunları dökmek ve kurtulmak… Ne zamana değin kurtulmak? Arpa boyu, yalnız arpa boyu bir süre için. Yerküre durmuyordur çünkü: Güneşler yanılmamışlar, gök, boşanır dediğimiz gök boşanmamış, suyun, toprağın ısısal ölümü ters dönmüştür.

……..

Böyle biri için yaşamak nedir? Her gördüğünü yazmak, her yaşadığını yazmak, biriktirmek, depolamaktan başka? Salt görmek mi? Bir yüze, bir elmaya, bir yaprağa dokunmak; bir sesi, rüzgarları, boraları, çığlıkları dinlemek; havayı, zamanları, kentleri, bitkileri çiçekleri koklamak; bir gök, bir yer bilimcisi gibi yeryüzünde olup bitenleri incelemek, bunları hep yazmak adına yapmak. Kendini her yere böyle götürmek, bu kendini dışlaştırmak değil de nedir? Kişinin her şeyi yani yazmayı bir yana atıp, bir yüze salt bir yüz olarak bakması, bir yaprağa dokunması az şey midir? Bunu yapmamak zulümlerin zulümü değil midir? Buna niçin zulüm olsun denebilir mi? Ya da böyle bir kişiye mutlu bir kişi olarak bakılabilir mi? Dahası insanın yapamadığında mutluluk olur mu? Zindanın ta kendisi bu değil midir? Özgürlük bunun neresinde?

      Öte yandan yazmak, yazmayı seçmek özgürlük gibi görünebilir: Var olmak bir seçme olduğu için, seçen insan varolduğu için. Ama sevinçsiz varolma ne denli sağlıklı bir şeydir? Yazmak hiç mi sevinç vermiyor? Dedim ya çok kısa süreli bir sevinç bu. Bir  şiiri bitirmek, yani yaşamayı bir kağıda gömmek, onu oraya geçirmiş olmayı bilmek, kıvancın ta kendisi elbet. Ama ya sonra? Zindan yine başlıyor. Kağıtların, ille de kendisi için yaşamayı istediği, başka bir yaşama tanımadığı karanlık. Böylece insanlar, sokaklar, kentler, bin göz bin kulak kesilmiş doğa  kağıdın baskı alanına giriyor, kalemlerin uçları açılıp onun adına sıralanıyor, el onun adına kalkıyor. Bütün kapılar, bütün kurtuluş yolları kapanıyor. O amansız kargışlı, ölümcül kağıtla yüzyüze geliyorsun. Her şey sese, renge, kokuya devinime dönüşüp duruyor: “Kurtuluş yok!” diyor. Bütün zehrini akıtıyor, ellenip ayaklanıyor. O zaman kollarını sıvayıp onun buyruğuna girmekten başka çıkar yol olmadığını anlıyorsun.

    Yazmanın böylesine baskısı altında yaşayan birinin, bir kişi olarak özgürlüğü yok demektir. Bir iş adamının yaşamından ayrı değildir yaşamı. Bütün ayrım olsa olsa yazarın bunu kendi seçmiş olmasıdır. O kadar. Öte yandan, buna seçmek demek de zordur. Nedeni de, bu dünyada kendisinin başka türlü doğrulamayacağını anlaması, elinden başka bir şey gelmeyeceğini bilmesidir bu. Hem yazmak böyle bir şey değil midir? Yaratıcı dediğimiz kişiyi bunun dışında düşünebilir miyiz?

Başkalarını bilmem yazmak benim için cehennemdir…”

                                       *(İlhan Berk, Şairin Toprağı, Simavi Yayinlari, sayfa 7-9)

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ