Perfect Underground Neslihan Yalman’la Başlıyor…

  • 24 Ekim 2019

Levent Karataş’ın yönettiği Perfect Underground başlıklı soruşturma çalışmasının birinci sorusu şöyle:

2010’lu yıllardan sonra yazılan şiirde poetik olarak; tematik benzerlikler ve tematik özgünlükler gösteren şairler kimlerdir?

Ve yine, 2010’lu yıllardan sonra yazılan şiirde -’80’-’90’-‘2000’ Kuşakları’na kıyasla-  tematik benzerlikler-tematik özgünlükler gösteren güncel poetikalar nelerdir?

Neslihan Yalman: 2010’lu yıllar itibarıyla (!), tematik benzerlikler gösteren -bunu olumsuz anlamda imliyorum- birçok şair var. Çünkü, Türk şiiri ne yazık ki, eski ve yeni düzlemde bir ivme sağlayamadı. Hemen hemen çoğu şairin (özellikle, merkeze geçme çabasında olanların) yeni kitapları eskilerini aratır derecede yavanlaşıyor.

Bu yönde, Kırmızı Kedi Yayınları, Metis Yayınevi, Everest Yayınları vb. diye bilinen yayınevlerinden kitapları çıkan birçok şairin kullandıkları temalar, oluşturdukları yapılar, şiir dilleri giderek birbirine benziyor. Özgün şairler arasında, hiç yaş almadığını/ yaşlanmadığını düşündüğüm Özkan Mert yer alıyor. Çünkü, kendisi tüm dünyayı, diğer ülkeleri, evreni bir bütünsellik dahilinde okuyor, bunu yaşam enerjisi yumağı şeklinde görerek coşkulu şiirler meydana getiriyor.

Ayrıca, şiirimizde geçmiş kuşağın tasavvuf dilini ısıtıp ısıtıp yeniden önümüze koyması yahut İkinci Yeni üstünden geliştirilen dilin aşılamaması, yaşları birbirinden farklı olsa da, dilleri birbirinin aynı jenerasyonlar yaratıyor (20, 40, 60, 80 diye giderek…). Yenilik peşinde koşan şairlerin köksüzlükleri ve çağı genel düzlemde algılayamamaları da cidden problemli… Onlar da, sürekli ben dilini ortaya koyan ve erkek-egemen duygusallık barındıran şiirler ortaya çıkarmaya devam ediyorlar. Toplumsal sıkışmalar, travmalar şiirlerde yer almıyor. Eski kuşakların sayıklamaları ve taşlaşmışlıkları, yeni kuşakların uçan balon misali köksüzlükleri ve otantiklikten uzaklıkları da yeni bir şiir dili ortaya çıkaramıyor. Özgünlükten ziyade, her şey fotokopi ve diğerini andırıyor.

Aynı şekilde, kadın şairlerin çoğu da varlıklarını ve tepkilerini erkek-egemen ‘‘persona’’ üstünden kurdukları için, sistemin parçası olmayı sürdürüyorlar. Herkes kendini ve diğerini kandırıyor, şov yapıyor. Orada da, kadın olmaklık teması şiirlerde eksik ve etkisiz bir dille kuruluyor. Yazık ki, Türk şiirinde kimler yayıncıları, yayınevleri veya dergiler aracılığıyla kendilerine aşırı paye edinmişlerse, o payelerin hiçbiri tersi düzeyde de şairlerin varlıklarında bulunmuyor. Simülasyon yüzyılının etkisinden çok uzakta şiirler yazan şairlerin çoğu, ne gerçekten erotik yazını geliştirebiliyorlar, ne hakikat düzeyinde feministler, ne toplumcu-gerçekçiler, ne de gerçekten iktidar karşıtlıkları var. Üstelik, estetik kalıpları yenileyerek/zorlayarak, cesaretle deşemiyorlar da…

Bu yönde, aklıma gelen diğer bir isim de küçük İskender… Yığınla şairin çeviri için şiir yazma telaşına girdiği, kendisini temsil çarkına kaptırdığı, festival çılgınlığıyla var ettiği bir zamanda, ne olursa olsun Türkçe’de ısrar ederek yeni bir dil kuran küçük İskender’in yeri bambaşka…

2010’lu yıllardan sonra, ağırlıkla genç şairlere yüzümüzü dönme gerekliliği doğdu. Çünkü, geçmiş kuşakta kalmış şairler festival yürütücülüğü, dernek başkanlığı, dergi editörlüğü vb. işlerle uğraşarak, şiirden çoktan vazgeçtiler. Fazla kibirliler… Hatta, okuyucu kendilerini unutmasın diye şiir olarak sürekli geveleme karalıyorlar. Bu durum da, onları sönük kişiliklere büründürüyor; aksine, giderek huysuzlaşıyorlar. Genç şairlerden dikkatimi çeken isimlerden biri Umut Yalım… Yalım şiire görsellikle de katkı sağlayarak, absürd bir dil kurma çabasında… Yine, Erkut Tokman ‘‘Lupoc’’, Erkan Karakiraz ‘‘Gürült.’’ adlı kitabıyla dil arayışına giriyor. Buradaki tematik benzerlikler, genelde çapraşık dünya, popüler kültür, varoluş ve kapitalizm üstünden oluşuyor. Karakiraz ‘‘Açık Şiir’’ çalışmaları bağlamında, şiiri yerleşik bir platformdan öteye taşıyarak, onu yeni çağın dili anlamında farklı kulvarlarda genişletiyor. Performans, sinema, dans, fotoğraf vd…

2010’lu yıllarda tematik benzerlikler, gördüğüm kadarıyla, ben dili üstünden uygulanan yalnızlıklarla kurgulanıyor. Yazık ki, hüzün duygusu hâlâ geçmişteki etkisiyle aktarılmaya devam ediyor. Bu da şiirleri yetersiz anlatımların tekrarlarına hapsediyor. Bugün Türkiye’de genel okuyucunun takip ettiği hangi şair varsa, o kişiye şerh atıyorum. Onun doğru bir model olduğunu düşünmüyorum. Hele bugünün kitlesinin zevk eşiğine hiç güvenmiyorum. Kimin merkez ekseninde öne çıkarıldığı görülüyorsa, aslında sadece temsili şişiriliyor. Ama, yazdıklarının gücü azalıyor.

Bugün şiir bir tıkanıklık yaşamakta… Belki de bu durum, geçmişten gelen etkilerle de birleştiğinde yapısal bir soruna tekabül ediyor. Üstelik, şu hız çağında hiçbir şey aşılamayacak da… Maalesef, günümüzde insan oluşluğun büyük zorluğu, varoluşsal kırılmalar, parçalanmalar, ikiyüzlülükler, teknolojik etkiler, tüketim çılgınlığı şiire derinliğiyle sirayet edemiyor. Bu sebeple, şiir takipçilerinin de şiiri duyumsamaları ve algılamaları anlamında bilinçli oldukları kanısını taşımıyorum. Kendilerini yaşadıkları gerçek duyguların yırtıcılığıyla, sarsıcılığıyla yüzleştirecek şairlerin de farkında değiller… Yüzyılımızda dünya algısı inanılmaz değişti. Cinselliğe, birlikteliğe, aşka bakış değişti, güç savaşları keskinleşti. Bager Akbay adlı mühendis, robot şair Deniz Yılmaz’ı bile kurguladı da, ona vatandaşlık almaya çalışıyor. Lakin, Türk şiirinde hâlâ içlen içlen bitmeyen bir dil hüküm sürüyor. Bu beni gerçekten çok şaşırtıyor. Şu dünyaya bakıp geçmeler, onda kalıp dertlenmeler, sevgiliye hitaplar/kendini teslim etmeler, naif hayaller, bu minvaldeki anlatımlar beni etkilemiyor. Yahut, ona karşı duruş sergileyen protest dil de sahicilikle, ürkütücülükle ya da yabancılaşmayla aktarılamıyor.

Günümüz insanlığının çatırtılarının çoğu şiirlerde tematik şekilde işlenemiyor. Ay’ın kriterleri şiirlerde yok. Aldatmalar şiirlerde yok. Babaya öfke şiirlerde yok. Metresler şiirlerde yok. Çocuk düşürme şiirlerde yok. Çokeşlilik şiirlerde yok. Robotlar şiirlerde yok. Şamanların kadim sesleri şiirlerde yok. Afrika şiirlerde yok. Batan mülteci gemileri şiirlerde yok. Dünyada insan derisine yakın bir deriden telefon üretiyorlar, durmaksızın uzay çalışmaları yapılıyor; şiirlerde bunların zerresi yok. Biz ısrarla-hâlâ, anlatımcı ‘‘persona’’nın diğerine özlemi üstüne pasif dizeler okuyoruz. Dizelerin kimileri de durmaksızın uyaklı oluyor, tekerlemeye dönüşüyor. Özlem bayatlayarak karşımıza çıkıyor. Bunları kesinlikle özgün bulamıyorum artık.

Özgünlük gösteren temalar genelde, iktidar karşıtlığı, erkek-egemen sistem karşıtlığı, devlet karşıtlığı, evren karşıtlığı şeklinde vuku buluyor; lakin, onların da tam olarak aktarıldığını göremiyorum. Bugün aklıma genellikle küçük İskender’den dizeler geliyor, İsmet Özel’den dizeler geliyor, Ece Ayhan’dan dizeler geliyor, Özkan Mert’ten dizeler geliyor, Metin Eloğlu’dan dizeler geliyor. Mehmet Mümtez Tuzcu’nun kendi dilini kurması, bunu yaparken değişik bir şekilde sistemi sorgulamaya girişmesi beni etkiliyor. Özgür Balaban’ı düşünüyorum, Çayan Okudici kendi kimliği üstünden yaratıcı şeyler üretiyor. Türkler’in kökenleriyle, mitolojileriyle ilişkileri bağlamında Fatih Akça’nın kendisine has, otantik bir dili bulunduğunu düşünüyorum. ‘Vahşi Veraset’’ kitabıyla, Fergun Özelli’yi önemli buluyorum. Başka şairlerin şiirleri/dizeleri -özel durumlar hariç- gelmiyor bile aklıma eskisi kadar…

Bir de, ne olursa olsun ‘‘Kaos Çocuk Parkı Yayınları’’nın takip edilmesi gerektiğini fark ettim. Şiire değişik bir perspektif kazandırdı, genç isimleri bünyesinde barındırıyor, ortamın nabzını tutuyor. Diğer yayınevlerinin çoğu duvar gibi, varoluşlarını ve o hareketliliği çoktan yitirdiler. Şiir piyasalaştıkça, varlığını terk etti, ediyor da daha… İnsan güncelleniyor. Etki katsayılarının azaldığı bir sürece doğru gidiyoruz.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ