Göksu N. Çakır’dan İnan Çetin Söyleşisi

  • 07 Ekim 2019

Göksu N. ÇAKIR – 2003’te Bin Yapraklı Lotus adlı kitabınızı yayımlayarak edebiyat dünyasına katıldınız. Ardından; İblisname, İçimizdeki Şato, Şahmaran İle Lokman Hekim’in Hikâyesi, Uzun Bir Ömür İçin Uzun Bir Elbise, Ludingirra İle Attika adlı kitaplarınız geldi. Bize yazma sürecinizden kısaca bahseder misiniz?

İnan Çetin – Çocukluğumdan beri okuyup yazmaya hevesliydim ama sevdiğim kitaplar, yazarlar çoğaldıkça bu hevesim dönüşüp büyüdü. Kurmacanın kuralları, kuralsızlığı, yöntemleri, sanatla, felsefeyle ilintisi derken çok yoğun bir okuma dönemi yaşadığım yıllarda hem çalışıyor hem de sanat tarihi, felsefe, resim gibi çeşitli dallarda özel dersler alıyordum. Dünyada gerçeği saklamanın pek çok incelmiş araçları bulunur ki dayanılmaz gerçekliğe çekilen perdeleri aralayan edebiyatı sevdiğimi bu yoğun çabalarım sayesinde anladım. Benim için edebiyat, fiziki gerçekliğin yanı başında duran bir başka gerçekliktir. Bu konuda çok kafa yordum, okuyup yazdım. Yazarın amacı ne olursa olsun, has edebiyatın perdeyle gizlenmiş olanı ortaya çıkarma gibi bir huyu vardır, bu cazip, güzel, heyecan verici bir serüvendir. Yazma sürecim bu temeller üstüne inşa edildi. Daha öncesinde yazıp yayınlamadıklarımı saymazsak, ilk öyküm 1995’te Adam Öykü’de yayınlanmıştı. Özellikle de Adam Öykü dergisi benim yazarlık mutfağımda önemli bir yere sahiptir. Semih Gümüş’ün kapısı genç yazarlara hep açıktı, ondan çok şey öğrendim, yazarlık sürecimde hem dergici kimliği hem de eleştirmen kimliğiyle önemli katkıları vardır. Böylece, 1995’ten 2003’e kadar dergilerde öykülerim, yazılarım yayımlandı, sonra ilk kitap doğdu ve yazmaya devam ettim.

G.N.Ç.- Semih Gümüş Öykünün Bahçesi adlı eleştiri kitabında sizin Bin Yapraklı Lotus öykü kitabınız için, “Sanırım uzun süren seçici bir okuma ile kendi yazacağı öykü üstüne kararlı bir düşünme sürecinin ürünleri bu öyküler. Belki bir kaynakları var, ama o kaynakların neler olduğunu anlamak kolay değil,” diyor.  Öyküleriniz ilham kaynağını nerden alıyor?

İ.Ç. –  Hayatımızın temel eserleri yaşadığımız hikâyelerdir. Anlatacak bir hikâyeniz yoksa ölüsünüzdür. Okuyacak bir hikâyeniz yoksa çok yalnızsınızdır ki böylesi bir hayat çekilmez. İlham kaynağım yaşadıklarımdır ama bunları dile getirmem çok güç. 2015’te yayımlanan öykü kitabım Kureyş’in Kurtları’nda yer alan Tahtacı Resmi öykü kişisinin şu sözü belki derdimi anlatmama yardımcı olur: “Kafa denilen bir tas büyüklüğündeki kabın yapıp ettiklerini öğrendikçe Allah’ın orada gizlendiğine inanasım geliyor.”

G.N.Ç.-  Yazar her kitabını bir annenin evladını sevdiği gibi sever, hiçbiri arasında ayrım yapamaz. Yine de sormak istiyorum, en çok sevdiğiniz kitabınız var mı, varsa hangisi?

İ.Ç.- En sevdiğim kitabım henüz yayımlanmamış olandır. Yazıp yayımladığım kitaplar benim olmaktan çıkıyor gibi, sık sık bu duyguya kapılıyorum. Ama henüz yayımlanmamış olan bana ait. Örneğin, ileriki günlerde yeni romanım yayımlanacak: Vadi. Bu ara onu çok seviyorum.

G.N.Ç.- Yazılarınızı yazarken belli bir mekân seçiyor musunuz, otobüste, yolda, yoksa arkadaşlar arasında gibi herhangi bir yerde aklınıza geleni not alır mısınız?

İ.Ç. – Çalışma odamda yazmayı seviyorum. Yazdığım mekân sessiz, sakin olmalı, orada yalnız olmalıyım. Yalnızken kendimi yazdığım hikâyeye, konuya ait hissediyorum. Bana ait olmayan bir dünyadaymışım gibi, ben ona aitim. Gürültülü bir mekânda yazamam. Nerede olursam olayım, aklıma yazmakla ilgili bir şey gelirse not alırım. Bu daha çok yalnızken oluyor, yürürken, uzun bir yolculuk sırasında ya da bir yerde oturup bir kahve içerken… 

G.N.Ç.- Yazılarınızı yazarken hayal gücü sınırlarını zorladığınızı hissedip bunun toplumsal yargılara ters düşebileceğini düşündüğünüz anlar oldu mu? Olduysa sildiniz mi yazdıklarınızı?

İ.Ç –  Yazarken yalnız değilim, benimle aynı dünyada yaşayan karakterlerim var ki onların bazı şeylere müdahale ettiğini düşündüğüm oldu. Bu çok tuhaf görünebilir belki, ama karakterlerim bana şu soruyu sordurabiliyor: mide bulandırıcı bu olayın veya bu hareketin ya da bu davranışın burada ne işi var, bunların metne ne gibi bir katkısı var? Böyle düşünüyorsam, yazdıklarımı metne bir katkısı yoksa, o anki öfkeden, aykırılıktan ya da her neyse ondan kaynaklanıyorsa siliyorum.

G.N.Ç.- İblisname severek okuduğum, gizem dolu bir roman. Roman kişisi Emir, eski eşi Oya’nın izine K. Kentindeki Merhamet Evi’nde rastlıyor. Merhamet evi nedir? Neyi temsil ediyor?

İ.Ç. – Bir efsaneye göre, biri ölür de onu toprağa gömüp mezarının üstüne bir meyve ağacı dikerseniz, o meyve ağacının kökleri kişinin bedenini yer ve ağaç ölünün şeklini alır. İblisname’yi bir bakıma buna benzetebiliriz, ölü bedenin şeklini alan bir ağaç. Yaratıcılığını kaybetmiş, başkalaşamayan gelenekler, inançlar… Boş, yenilenemeyen, köhnemiş zihinler… Bu bakımdan Merhamet Evi başkalaşımı sağlayan yerdir bana göre. Biçimleri yinelemeyen, kendisine sığınan kişileri eğiten, geliştiren, yaratıcılığı teşvik eden bir mekândır. Neyi temsil ettiği her okura göre değişir mi? Değişir. Edebiyatın güzelliği de bu.

G.N.Ç.-  Edebiyat hayatınızın neresinde?

İ.Ç. –Hayat dişlileri olan bir makine gibidir, bu makinenin dişlilerinden biri edebiyat ise ondan kurtuluş yoktur, onsuz çalışmaz. Edebiyat sadece manevi değil, maddi dünyama da nüfuz ediyor, hayatımın pek çok yerinde var diyebilirim, fikirlerime hükmeden dünyam.

G.N.Ç.- Yazarlık hayatınız boyunca öğrendiğiniz en büyük tecrübeniz nedir?

İ.Ç. – Sanırım yazarlığım sayesinde dünyaya daha büyük bir pencereden bakmayı öğrendim. Rengârenk bir dünya var, her parçası, her anı bize bir başka fırsat sunabiliyor. Bunu değerlendirmenin yolu ise empati kurmak, başkasının yerine geçip onun gözleriyle dünyaya bakabilmektir. Bu deneyim paha biçilmezdir bence.

Bu güzel röportaj için ve edebiyata katkılarınızdan dolayı teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ