Aynur Uluç: “içimizdeki yükleri atmak”

  • 16 Ağustos 2019

evimdeki bir çok şeyle yolumu ayırıyorum bugünlerde. öyle böyle değil ayrıldıklarım. resmen obje sayısını azaltıyorum. gelip baksanız belki kalanlar halâ çok diyeceksiniz ama  ben bile inanamıyorum vazgeçtiklerime… ne gidecek, bundan sonra benimle ne kalacak derken hayata atılmış çentikler de çıkıyor karşıma yer yer… meselâ şu cümleyi bir deftere not almışım. bomboş bir defter, başka da not yok defterde, tek bir sayfasında sadece şu cümle yazılı: 

“insanlara ağır gelen gerçeklerdir; sırlar değil… bu yüzden gerçekleri sırlaştırırlar.”

 illâ ki not alırım bu sözü kim söylemiş diye..altına not almışım: murathanmungan, “kibrit çöpleri” kitabında fısıldamış kulağımıza.

kum saatini şöyle bir kulağından tutup terse çeviren bu cümle karşısında bir iki saniye kaldım önce. bilmediğimiz bir şey söylemiyordu aslında ama allah için güzel söylüyordu; gayet de derli toplu… ancak beni vuran yanı o değildi… tam da kendisi gibi ; görmezden geldiğimiz bir şeyi söylüyordu cesaretle. gerçeklerle yüzleşemediğimiz için bazı şeylerin üstünü örttüğümüz yetmiyormuş gibi bunu böyle yaptığımızın da üstünü örtüyorduk  genelde. hatta bazen öyle tersinden bir hâl alabiliyordu ki durum, evlere şenlik. içimizdeki o su geçirmez örtüler yavaş yavaş buzlaşırken; gün gelip sırlara güzelleme düzecek kadar bile geçebiliyorduk kendimizden.

bu “kendimizden geçme” sözü iki anlamı da barındırıyor. kendinden geçip bundan zevk almaya başlama hâli işin ikinci aşaması. ilki, kendinden bu denli vazgeçmek safhası; hiç duramamak kendi varlığının arkasında… bu da toplumla bir nevi uzlaşmak sayılabilir aslında… kötü addedilmiş her şeyimizi apar topar saklamak ve bir riyanın içine yerleşivermek çaktırmadan… sonra kalakalmak yaralarla… bedenimizden ve ruhumuzdan uzaklaştığımız her şey günün birinde yara olarak dönmek zorunda.

sırlarını en kıymetli şeyi olarak taşımak, içini hiç sızdırmayıp tamamen susmaktansa nispeten güzel bir cesaret tabii. çünkü bunda şu dip mesaj geçer aslında bize: “size söyleyemediklerim var benim ve bunlar benim için kıymetli, beni ben yapan şeyler. ancak size anlatsam beni paçavra edersiniz, çünkü siz öncelikle kendinizle barışık değilsiniz.” hiç değilse sırrım var deyip sırrının arkasında durmak bir nevi… asıl her şey böyle normalmiş gibi yapılan ve görülmeme alanı yaratan ya da onu aynen devam ettiren şeyler çok fena. insanlığın yokmuş gibi saymayı bilerek tercih ettiği şeyler. örneğin çocuklarınıza düğün dernek halaylar yapıp o gece sevişilmiyormuş da çocukların mürüvveti görülüyormuş gibi gibi yapmalar, yalandan yere kutsallaştırmalar pek çok yaşamdan şeyi, hayatın devamının bir ucu olan sofraları ustalıklı adap, estetik, görsellikle süsleyip  eylemin diğer ucu olan tuvaleti ayıp saymalar… örnekler çoğaltılabilir, keşke çoğaltılamaz olsaydı…

*

*

 bu eskileri karıştırmak çok faydalı bir şeymiş, yeniden gözden geçirmek ,zamanında kıymetli diye saklamışım tabi ki hepsini… ve tabii ki kıymetliydi de. o anda öyle olması gerekiyordu ki öyle de oldu. ama insan hep aynı kalmamalı. ve bunu fark eden içim şimdi nasıl bir ermişliğe büründüyse direk salıyorum hayata. ama süreci dolmuş mu dolmamış mı diye bir inceden bakıyorum elbet ayrılık öncesinde. bunu yaparken de şu anki ben, hangilerini seçerdim oluyor nirengi noktam. hangisini yaşamıma yeniden alırdım ben bunların, hiç girmemiş olsalardı mesela… şu anda katar mıydım hayatıma… bu geçmişe saygısızlık değil, değişime ve ana saygı. tek tek kendinde kendinin kıymetli izlerini aramak, kıymetlilerine yeniden bakıp kıymet katmak, süreci dolanla usulca vedalaşmak.

o yüzden ince ince bakıyorum tüm benliğimle; hangisi bedenimde ve ruhumda sürüklediğim tortu, hangisinin rengi halâ sıcak içimde… bazılarıyla yolumuz ayrılıyor, bazılarıyla ise belli ki birazcık daha sürecek yolculuğum var. bunu en iyi insanın içi biliyor. çünkü akılla değil bu seçim. aslında eşyalarımı değil içimi temizliyorum galiba ben. içimdeki yükleri atıyorum her bir sembolle teker teker. her bir sembolde bu gerçekten gerekli mi bana diyorum. evet şimdiye dek birlikte çok şeyler yaptık her birisiyle,  ne badireler atlattık büyük küçük, ama şimdi saygıyla uğurlama zamanı…

*

*

eski evrakları, defterleri seçerken ilgimi çeken bir defter çıktı karşıma az önce… canım oğlumla bir sohbetimizden inciler dökmüşüm oraya ; aramızda geçen bir konuşmayı tek tek yazmışım üşenmeyip… ne diyebilirim; seviyorum oğlumun incilerini toplamayı hayattan.

sırlar dedik, yaralar dedik ya yazımızın başında; konuyla tam da ilgili çıkmasın mı bu sohbette. şimdi gözünüzde canlandırın bir yara dağlama sahnesindeyiz. devreye hangi mekanizmalar giriyor açmışız tek tek sohbette. biz erkek adamız ağlamayız mı denir er kişiysek… ya da dişiysek kızılcık şerbeti içmeye övgüler mi düzülür döne dönüle… biçimi ne olursa olsun içimize gömmeye mi gider işin özü. öyleayyyy ne arabesk yaklaşımlar bunlar, yapmayın hemen… pratik hayatınızda, bal gibi de yaptığınız şey bu. içine sıklıkla düştüğümüz hâller. söylemler arabeskin dibine vurunca sanki sizde hiç yokmuş gibi sıkılmasın canınız hemen. tamam beni kandırın ama kendinizi kandırmayın. 

dikkat dikkat! burası son kaçma kavşağıdır.  halâ bir şansınız var yazıdan kaçmak için.

kaçmadınız mı… buyrun o halde, anlatıyorum:

devin çınar’la yaptığımız sohbetin başlığı gerçekten enteresan:. “dişi ve erkek yanlarımız ve yaralar…”

önce kadın yanınla yaranı fark edeceksin, demiş ilk cümlede… hımm, bakalım konu nasıl devam edecek…  ister kadın olalım, ister erkek, dişi yanınla fark ettin ya yaranı… acısını yaşayacaksın, bütünleşeceksin  onunla. sonra zamanı gelince eril yanınla orayı dağlayacaksın ve aşacaksın. oo ne var bunda ben bunu hep yapıyorum zaten diyenleriniz çıkacaktır illâ sözün burasında;  yok yok acele etmeyin şapkadaki tavşan şimdi çıkacak.

fark etme aşamasında kalındığında (yani sırf dişi taraftan bakılıp orada kalındığında ) o halâ sizi acıtan, sakatlayan ve açık bir şey. ve dağlanmayı yaşamadan aşamaz. dağlanacak ve bu dağlanma sizde iz bırakacak. ve o yara işte o zaman savaşa katıldığının ve hayatta kaldığının sembolü olacak… cesaretinin sembolü senin… o savaşa girmiş olduğunun işareti ki işin savaş kısmı erkektir.

dağlamak örtmek gibidir bir yanıyla. şöyle düşünmek lâzım; örtmekte sakınca yok. örtülecek elbette zaman içinde. kurşunu çıkarmadan örttüğünde sorun var. önce birinci aşamayı ( yüzleşip tanışma) yaşayıp, sonra ikinci aşamaya vardığında (yani kurşunu çıkardığında) yara halâ açık. işte ondan sonra dağlıyorsun orayı. izi artık senin cesaretinin sembolü o zaman oluyor. bir çok insan kurşunu çıkarmadan dağlamayı seçiyor. işte bu sıkıntılı. dağlamak için hazırlık irini boşaltmakla oluyor önce. duyguları bilmek yetmez, boşaltmak gerekir derler. o yüzden ağlatırlar sizi ve o yüzden yastıkları yumruklatırlar. o yüzden bilmediğiniz bir dilde bağır çağır, boşalt, dök içini derler. hırla çığlık at hatta tepin. bedeninizin buna ihtiyacı var. sonra tamam deme vakti geldiğinde net hâllere geçebilmek zamanı için önce bir çırpınılacak, bu kaçınılmaz… doğrulup hayata devam edebilmek için önce bir durulacak o çukurda.

kötü diye mimlediğimiz ezberlerimiz var ama nasıl olacak bu iş… meselâ depresyon… depresyon sizi iyileştirmek içindir aslında. tüm dış verileri azaltıp sadece içinizdeki o görmediğiniz alana bakabilmeniz ve kendinize bir koruma kalkanı yaratmak için. gelen verileri azaltır ki kafanız karışmasın ve odak olan ana sorunu görün. o yüzden hayattan koparır sizi. bilinçaltınız bakar ki siz bunu yapamıyorsunuz bağlantınız kesilmiş içinizle. beden yapmak zorunda kalır o odaklanmayı…ve  azaltır verileri.

*

*

bunları yeniden anımsayınca ister istemez içime baktım hemen… dedim peki ben yolun neresindeyim. yaralarım açık mı, örttüm mü? dağladım da mı örttüm, akıttım mı örtmeden öncekileri. bunu yaptığım alanlar oldu ve yapamadığım ki bunca anı biriktirmişim. fark ediyorum; ama şimdi atma zamanı gelmiş büyük çoğunluğunun. bunu da fark ediyorum. onca yıl biriktirdiğim kitaplara kıymak bile değil yaptığım; direk bırakmak… öyle ki vedalaşma ihtiyacı bile duymadan bir bir bırakmak sanki… bedenin sürecinden okumak olup biteni…

*

*

bunu nereden mi anladım; işaretlerden tabii… geçenlerde kolumda bir sinyal olunca anlamıştım… sol elim zonkluyordu ve parmaklarım tek tek… önce ne oluyor bana diye öğrenmek  için doktora koştum. beyinmr görüntüleri, ekg, kan, idrar sonuçları derken her şey çok düzgün çıktı. sonuçların tamamlanması bir süre aldı. haber verdim tabii ki aileme… ben bu testlere giriyorum şu şu sebepten diye… sonuçlar düzgün çıktığında kardeşimden gelen yanıt müthiş bir çözümleme içeriyordu: “ne harika bir haber ablacım, demek ki hayatı akışına uygun yaşamışsın ki bedeninin içinde her şey yolunda” demiş mesajında. tüm bu testlere sebep olan kolumun uyuştuğu güne gitti aklım mesajı okuyunca, söylediği şeyin sağlamasını yapmak istedim. testler çıkana kadar çözmüştüm çünkü ben sorunumu ve kolumun zonklamasını ve uyuşmasını.o gün geçirmiştim bile kendi kendime… nöroloji doktorunda sıra beklerken hastaneden dışarı çıkmak istemiştim, çıktım. kadıköy’dehalitağacaddesi’ni bilenler bilir trafiğe kapalı, çok kalabalık bir caddedir.  yanda kafeler, dükkânlar, büfeler, sokak satıcıları… yaşayan bir yerdir, şehrin kalplerindendir resmen soluk alıp verir.

işte o caddede kaldırımda bir bankta oturmuştum. tanımadığım bir kadın yanaştı yanıma. elinde parti kağıtları vardı; tarih seçim öncesi. ne düşünüyorsunuz, diye sordu. ilginç bir yanaşma biçimi, dedim içimden yalan yok. direk yüzüne baktım. elindeki seçim kâğıtlarını hızla arkasına sakladı.

hayır hayır, dedi. sorumun bununla ilgisi yok, gerçekten sizi merak ettim. ne derdiniz var, size nasıl yardım edebilirim. belki bir fincan kahve ısmarlasam size şuradaki kafede… hemen kaldırımın yanındaki kafeyi işaret etti bir yandan da eliyle. size yardım etmek istiyorum.

o anda yüzüne baktım. gözlerinde hakiki bir ilgi vardı. o kadar mı belli oluyor, dedim. evet, deyince içi dışardan görülen olmanın dayanılmaz iç titremesiyle olacak, ağlamaya başladım birden. ve şu anda yardımcı oldunuz işte, dedim. o kadar zarifti ki gözleriyle beni anladığını belli etti ve direk uzaklaştı yanımdan. beni yalnız bıraktı. hiç yormadan, ikinci bir cümle kurmadan. bilip bilmeden akıl vermelere ya da gereksiz meraklara girmeden hiç… bu kadar nezih bir sorma ve yalnız bırakma biçimi… hayranlık duydum resmen kadına. buacaip olgun tavrına. bilginin bilgesi olan hâline.

şöyle bir durdum. göğsüme götürdüm elimi. bakışlarında kendimi görmüştüm. gözümde içimi görmem için sinyal olan yaşlarla burnumdaki sızıya baktım. ahh dedim aynur, demek bu kadar çoktu içindeki arbede… nasıl da saklamışsın vallahi bravo sana, dedim. bir saniye önce farkında bile değilmişim içimde dönen fırtınaların. kolum sinyal göndermiş ama ben halâ değilmişim işte… daha ne yapsın beden. 

o anda dışardan da görünmesi benim için bir anda görünür yapmıştı ya her şeyi ve buz dağı eriyivermişti ve gördüm ki hakikaten iyi değildim; kolum elbet zonklardı. parmaklarımın teker teker zonklaması bile yetmemişti işareti görmeme demek… insan insanın aynasıdır derler ya; ayna göndermesi gerekmişti doğanın. ama bu sefer görmüştüm işte. işte bu nokta çok, çok önemli… bir güzel ağladım …doya doya ağladım; sonra anladım ben seni dedim kendime. o gün çözdüm sorunumu biliyor musunuz. o gün ayıldı kafam…

*

*

ahh bu nokta da işte soruyu kendinize sorma yeri .bırakın şimdi beni, ben konu mankeniyim sadece şimdi… 

*

*

siz ne yaptınız bir sorun bakalım içinize. ya da yapmanız gereken yerde ne yapmadınız? nasılsın diye bir sorun bakalım içinize… şefkatle ve ilgiyle sorun her zaman birisi gelip oturduğunuz banka yanaşmayabilir yardım için. sorunun hakkını vererek sorun ama… bu soru pek bir ayağa düşmüştür çünkü… yalandan yere kullanmaya alışkındır toplumun dili… eh kendimizi toplumdan ayrı düşünülebilir miyiz bize de bulaşmıştır illâ ki… aman diyeyim aman; sizin sorunuz arada kaybolmasın sakın… kendinizle usulen konuşmayın. size bir şeyler diyebileceği kadar bir bağlantı bıraktınız mı, içinize önce onu bir sorun.

anlatmaya niyetlenirse dinleyecek misiniz asıl… nasıl anlatacak peki, dili yok ki garibin; nasıl rehberlik edecek size… rüyalarınızda açacak kapısını yeterince gevşetebilirseniz civataları ve güvenebilirse size. minik minik sızılar gönderecek önce .burnunuza meselâ. boğazınızda yumru gibi sinyalleri olacak ya da… belki bir ağlama duygusu. o zaman anlayacaksınız ki doğru yerden almış soruyu…

belki zamana yayılacak yol alması; size nasıl güvensin yıllarca duymadınız. ama bir şey söyleyeyim mi,sorarsanız mutlaka dinlemelisiniz. böyle bir aralık kapı bırakmadıysanız bile şimdiye dek, samimi bir soru kapıyı aralayacaktır emin olun. bıraktınızsa zaten; ah ne güzel… nasıl rahatlar ve anlatır kendi lisanı meşrebince… dinlendikçe içi nasıl da coşar. ve bu nasıl güzel bir duygu.

kendinle kucaklaşmak…

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ