Emel Koşar’la Söyleşi

  • 15 Nisan 2019

“Şiirlerim Yaraların Yansımasıdır”

Emel Koşar’la Söyleşi

Konuşan: Okan Yılmaz

Okan Yılmaz: Işığın Nefesi’nin bol, nitelikli okuru olsun, diyerek söze başlıyorum. Şiirlerden önce Nedim’in meşhur “seni” redifli gazelinden bir beyitle karşılıyorsunuz okuru. Ömer Hayyam’dan bir rubai, Şeyh Gâlib ve Nef’î’den de birer beyit alıntılamışsınız. Bugünün şairi için Divân şiiri ne ifade ediyor, siz Divân şiirine nasıl yaklaşıyorsunuz?

Emel Koşar: Sesin yüksekliği, şiddeti ve tınısı onu diğer seslerden ayırır. Seslerin birlikteliğinin ve sürekliliğinin meydana getirdiği ritim şiirin temelinde yer alır. Her şeyin, dünyanın dönüşünün, yıldızların hareketlerinin, kalp atışının ritmi -kendine özgü musikisi- var. Divân şiiri de ses ve musiki üzerine kurulu. Işığın Nefesi’nde sadece Fuzûlî ve Şeyh Gâlîb’in değil Yahya Kemal, Ahmed Hâşim, Baudelaire’in de yakaladıkları sesi kendi süzgecimden geçirerek okura yeniden duyurmayı hedefledim.

Sesin Limanları’ndaki dört unsurun (ateş, su, hava, toprak) kuşatıcılığı ve kâinatı simgeleyen gücü Işığın Nefesi’nde yine dört bölümle devam ediyor. Çünkü ses ve ışık (şiir), kâinatı aydınlatmakta ve nefesiyle hepimizi sarmakta. 

O.Y.: Sezgi Kırıt’a ithaf ettiğiniz bir şiir var. Şu sıralarda Şule Çet’in de davası sürüyor. Bir şair ve akademisyen olarak şiirlerinizde “kadın oluş”a nasıl bakıyorsunuz?

E.K.: Işığın Nefesi’ni (“Portreler, Makamlar, Şarkısız Zamanlar, Sessiz Ağıtlar”dan meydana gelmekte.) bir kadının çığlığı olarak tanımlayabilirim. Geçmişten bugüne kadınlık hâllerinin sesi. Efsanevî kadınların mitsel, tarihsel ve güncel yansımaları. Portreler’de Hera, Kybele, Apollon, Metis, Simurg, Şaman gibi Yunan ve Türk mitolojisinin, Anadolu kültürünün beni etkileyen şahıslarının ve sembollerinin sesini bugüne taşırken kendi süzgecimden geçirdim.

Etrafına ışık saçan bir kadının, felsefe, matematik, astronomi ve müzikle ilgilenen
İskenderiyeli Hypatia’nın trajedisi günümüzde de devam ediyor. Hypatia’nın sadece ismi, yaşı,  mesleği, yaşadığı coğrafya değişiyor. Sessiz ve uysal olması beklenen kadının hayatı sorgulamasının ve erkeklere karşı çıkmasının sonuçları olumsuz oluyor. Saçlarından sürüklenerek, işkence yapılarak acımasız bir şekilde öldürülen Hypatia hâlâ bilimin ve sanatın ışığını yansıtan bir kaynak, mücevher.

Kız Kulesi’nin hüzünlü hikâyesi ve Fikriye’nin trajedisi de şiirlerimi zenginleştirirken başkalaşarak farklı bir şekle büründü. “Balkon”da ise ölümün soluğunu enselerinde hisseden çocuk-annelerin acısını balkona gömmeye çalıştım. Yazarak eksiltmeye çalıştığım acıları belki de çoğalttım. Üstü örtünenlerin ve görmezden gelinenlerin nefesini şiirime taşıdım. Okur da bu kederli nefesin ritmine ortak olacak.

Şiddete ve kadın cinayetlerine toplumun tepkisiz kalması hepimizi yaralıyor. Şiirlerim bu yaraların yansıması diyebilirim. Sezgi Kırıt işkence gören, tecavüze uğrayan ve cesedi kenara atılan kadınlardan biri. Bu coğrafyada erkek şiddetinin, zorbalığın, zalimliğin sınırı yok maalesef. Suçlular hafif cezalara çarptırılırken veya serbest dolaşırken sessiz kalarak bu tür suçlara hepimiz ortak oluyoruz.

O.Y.: Şiirleriniz oldukça kısa ve ritmik. Poetikanızın öne çıkan diğer özelliklerinden bahseder misiniz?

E.K.: Ahmet Hâşim’in dediği gibi “Sessiz bir şarkıdır şiirim”. Rüya dokuyan bir nehir gibi akar şiirim. Hades’i hatırlatıyor şiirlerim. Hades insanlara rüyalar gönderir. Rüyalar yer altı dünyasından çıkarken iki kapıdan geçer. Boynuz kapıdan çıkanlar iyi rüyalar, fildişi kapıdan çıkanlar ise kötü rüyalardır. Şiirlerimi birer rüya metni gibi okuyabilirsiniz.

O.Y.: Işığın Nefesi ile okura verdiğimiz bir armağan var: Okur, kendi sesinizden şiirlerinizi dinleyebilecek. Bir bölüm de “makamlar”a ayrılıyor. Şiirinizin ses ve musiki ile kurduğu bağı açıklar mısınız?

E.K.: Makamlar’da “hüzzâm, rast, hicâz, kürdîlihicâzkâr” gibi Türk sanat müziği makamlarını o makama ait şarkılardan alıntı yaparak şiirleştirdim. Beni çocukluğuma götüren şarkıların ritmini lirik şiirlerimde yakaladığımı ve o melodileri okura ilettiğimi düşünüyorum. Daha önce Attila İlhan da makam şiirleri yazmıştı. Türk sanat müziğinin geçmişi yansıtan ince duyarlığının şiirdeki yansımalarına Attila İlhan gibi ortak oldum.

Şiirlerimi bir tür lirik beste olarak gördüğümü daha önce yazmıştım. Müzik, şiiri düzyazıdan ayıran en önemli özellik. Şarkısız Zamanlar’da çöl rüzgârının bestesini yaparken ve yalnızlık kokan kelimelerin melodisini şiirleştirirken görüntüyle sesin örtüşmesine özen gösterdim.

Sessiz Ağıtlar’da tarihin ve günümüzün karanlık sayfalarından süzülen hüzünlü hikâyelerin bendeki intibaları şiirlerimi besledi. Yaşadıkları dönemde fark yaratan şahısların pencerelerinden hayata baktım. Onların ruhu ruhuma, sesi sesime eklendi, şiirimin ritmine karıştı.

MSGSÜ’deki şiir odaklı derslerimde (Cumhuriyet Devri Türk Şiiri, Yeni Türk Edebiyatında Poetikalar) öğrencilerime şairlerin kendi seslerinden şiirler dinletiyorum. Şiirin nasıl okunması veya okunmaması gerektiğini öğrencilerimle tartışıyoruz. Yahya Kemal’in bu konuda yazdıklarını irdeliyoruz. Nâzım Hikmet ve Attila İlhan’ın şiirlerini kendi seslerinden dinlemek büyük bir zevk. Behçet Necatigil, Orhan Veli Kanık ve Bedri Rahmi Eyüboğlu için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Benim şiirlerimi nasıl okuduğuma okur/dinleyici karar verecek. Bu konuda iddialı değilim. Yine de şiir kitabımı kendi sesimden şiirlerimin yer aldığı bir CD’yle birlikte yayımlayan Vedat Akdamar’a ve Sestanbul’un stüdyolarını bana açan Cemal Erdoğan’a teşekkür ederim.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ