Meltem Dağcı, Mustafa Özel ile “Sansür ve Resim” Üzerine Konuştu

  • 09 Nisan 2019

Mustafa Özel: Sansür bilimsel, felsefi ve sanatsal alanlarda yüzyıllar boyu olmuştur.

“İnsanoğlunun var olduğu günden bugüne kadar çeşitli şekillerde kendini gösteren sansür, bizi ilgilendiren anlam ve uygulamaları yönünden 15. yüzyılın ürünüdür. Bu anlamda sansür, dinî otoritenin düşünce yasakçılığı ile başlar. “

“ Sanatçı kolay yetişmiyor. Bir sanatçı, eser verme safhasına gelinceye kadar hayatın birçok labirentlerinden geçmek ve birçok darbe almak zorunda kalıyor. Böyle zorluklarla yetişen sanatçı, tam topluma faydalı olabileceği bir dönemde basit ihmallerle kaybedilebiliyor. Bunların sanat yapmaları engellenmiş, fikirlerine ve düşüncelerine sansür konulmuş, hatta bu yüzden gençliklerinin en verimli zamanları hapislerde geçmiştir. Bu sebeple fırsat elde iken, henüz kaybetmemişken fert ve millet olarak değerli şahsiyetlerimizin kıymetini bilmeliyiz. “

Geçtiğimiz yıl baskılar nedeniyle resim sergisinde bazı eserlerinin sansürlendiği ressam Mustafa Özel ile resim ve sansür üzerine söyleştik.

1) Marmara Üniversitesi Eğitim Fakültesi Resim – İş Eğitimi bölümünden mezunsunuz. 2001’de Kanada’ya gidip bir süre orada yaşamıştınız. Halen orada mısınız? Yaşamınız nasıl geçiyor?

Montreal’de 4 sene yaşadım. 2005’de döndüm ve halen İstanbul’da yaşıyorum. 2003 yılında GALERIE BERNARD DESROCHES’te sergim oldu. Türkiye’ye döndükten sonra resim çalışmalarım ve sergilerim devam etti.

2) Resimlerinizde işlediğiniz ve insan bedenine dair anlatmaya çalıştığınız konularda farklı sanat dallarından da (müzik ve edebiyat gibi) etkileniyor musunuz? Resim olmasa hangi sanat türüne daha yakınlık gösterirdiniz?

80’ler ve 90’larda Franz Kafka, Dostoyevski, Camus gibi yazarların içerikleriyle yöneldiğim plastik temalarım oldu. Bir kitabı okurken aslında kafamızın içinde yoğun bir görsellik oluşuyor. Ama bu yöntem bugün ki çalışmalarım için geçerli değildir. Şimdi bir bakıma kendi görsel kitabımı oluşturuyorum.

Başka bir sanat dalı tarihi sanırım sinema olurdu.

3) Neden bir süre Kanada’da çalışmaya karar verdiniz?

            Kanada’da çalışma ve yaşama isteği gene sansür ile ilgilidir. 2000 yılında yaptığım resmi, galericim fuarda sergileyemeyeceklerini belirtti. “ Resim bir erkek nü “ idi. Ondan sonra yeni bir ortam arayışıyla Kanada’ya gittik.

Ama bu durum tek bir resmimin sergilenmemesi ve ilgili bir reaksiyon değildi. Benim 2000 yılına kadar üniversitedeki diploma resmim dâhil zaman zaman bazı kişisel sergilerimde resimlerimin sergilenmemesi durumuyla karşılaştım.

4) Çok emek ve zaman isteyen bir uğraştır sanat. Sizi diğer sanatçılardan farklı kılan, başarımın nedeni budur dediğiniz şey nedir?

Ben başarıdan bahsetmeyeceğim, yani diğerlerinden daha başarılıyım gibi. Buna itirazım var.

Ama benim önemsediğim meseleler var yakın tarih plastik süreç ile ilgilidir. Ben sanatçı değilim sadece bir ressamım. Günümüz hâkim sanatı (çağdaş, güncel) sanatçının varlık alanını yok etmiştir. Bugünün sanatçısı sanatın temel verilerini hiçe sayan post modern sanatın içinde algı yönetiminin verilerini kullanır. Ben sanata ulaşmaya çalışırım, post sanatçı ise sadece araç olarak kullanır. Bu noktada post sanatçı duyguyu devre dışı bırakır, insan olduğunu unutur. İnsan formu onun için sadece bir şekildir. Akıl yolu yegânedir. Ben ise diyorum ki; tabi ki aklınızı kullanın ama duygunuzu yitirmeyin.

5) ‘ Beyza’nın Portresi ’ isimli çalışmanız 22 Haziran – 24 Eylül 2017 tarihleri arasında Londra’daki National Portrait Gallery’de gerçekleştirilen BP Portre Ödülleri’nde sergilenmişti. Bu portrenin sizin için anlamı nedir ve sergideki izlenimleriniz nelerdi?

Bu süreç hayatımda oldukça özeldir. Birçok portre yapmama karşın ‘Beyza’nın Portresi‘ daha güçlü bir plastik ile ortaya çıktı ve bu yarışmaya katıldım. Londra’da bir müzede resmimin sergilenmesi güzel bir duygudur. Bazı uluslararası ressamlarla tanıştım, diyaloglarımız sürüyor.

6) 27. si düzenlenen İstanbul Sanat Fuarı, ÜTOPYA teması ile açılmıştı. ‘Popülist propagandadan ve umutsuzluktan kurtulmak için’ sloganıyla açılan sanat fuarından peş peşe sansür haberleri gelmişti. Fuar alanında resimlerinizin kaldırıldığı/ sansürlendiği konusunda meslektaşlarınızdan ya da çevrenizden nasıl tepkiler geldi?

Sansürlenme daha önce söylediğim gibi benim için ilk değildir. Fakat bugünün sosyal – politik gerçeği çok daha radikal baskıcı tavırları barındırıyor. Bugünün Türkiye’sinde fuarı gezen birçok dindar insan benim oluşturduğum görselden rahatsız olabilir. Bu anlaşılır bir şeydir. Fakat fuar sorumlularının sorun olabilecek resim ve heykelleri tespit etmeleri, sanatçılara sahip çıkmamaları çok daha kötü bir durumdur. Benim resimlerim polis tarafından indirildiğinde yurtdışındaydım. Fuarın son iki gününde İstanbul’da fuar alanındaydım. UPSO’nın katkılarıyla resimlerim tekrar asıldı. Fakat biraz da romantik bir bakışla bakarsak eğer bazı resim ve heykeller fuardan kaldırılıyorsa başta resimlerimin sergilendiği galeri, diğer galeriler ve fuar yönetimi etkin bir tavır koymalıydı. Bunu yapamadılar ve durumu idare ettiler. Çünkü tavır koymak onların sistemle olan ilişkilerini zora sokacaktı.

Bana bu olaydan sonra halktan ve sanatçı arkadaşlardan çok mesaj geldi. Destek ve ülkemizdeki sanatsal sürecin geldiği durum ile ilgili. Tabi bu arada birkaç tehditkâr mesaj da aldım.

Sadece şunu düşünelim; dik durursak mı yıkılırız yoksa idare-i maslahat ile nasıl bir duruşumuz olur.

7) Resimlerinizde insan bedeninin psikolojik ve içe dönük ruhsal yapısına, yaşanan çevreye, insanlar arasındaki etkileşimine anlamlar yüklemektesiniz. Sanat eserlerinde insan bedenin çıplak hali görüldüğünde bunun sanattan öte farklı anlamlara yüklendiği bir döneme maalesef ki tanıklık ediyoruz. Sansürlenme gerekçesinde genelde “ erotizm/ müstehcenlik “ kavramlarına sığınmalarının amacı nedir? Durum bu hale nasıl geldi sizce?

Benim resimlerim realist bir paletle gerçekleşir. İnsanoğlunun hayat içindeki varlık alanını sorgular. Ender de olsa cinsellikte içerir. Sorun belki de modelleri çıplak kullanmam da olabilir. Bu resimlerden sıradan bir akıl cinsellik emareleri çıkarabilir. Oysa onlar hayat oyunlarıdır. Mistik bakış açısında kadının kapanma hali söz konusu hepimizin tanık olduğu gibi.  Eğer çıplak bir form karşılarına çıkarsa genel ahlak (neyse o) denen ve dinsel çıkarımlarla beslenen bir akıl rahatsızlık hissetmeye başlıyor.

Özellikle 1980 sonrası sosyal yapıya daha fazla bir dinsel yaşam biçimi yerleştirildi. Diğer taraftan bu durum politik alt yapıyı besleyen bir unsur olarak kullanıldı.

Bu şartlarda kendi adıma resimlerimin sergilenmesi artık pek de kolay olmayabilir. Ama yolumuza devam edeceğiz.

8) Sansüre karşı bir direniş mücadelesi mümkündür. Sansürle başa çıkma yönteminiz var mıdır? Kolektif bir oluşumla neler yapılabilir sizce?

Sansür bilimsel, felsefi ve sanatsal alanlarda yüzyıllar boyu olmuştur. Aykırı gibi gözüken her şey öncelikle sıkıntı yaratmıştır. Daha birkaç ay önce MOMA’da Balthus’un bir resminin sergilenmemesi için New York’ta bir kamuoyu oluştu.

Kollektif bir oluşum olmuyor. Daha çok sanatseverlerin tepkileri sosyal medyaya yansıyor. Eğer kollektif bir oluşum olsaydı fuardaki galeriler kınamanın ötesinde daha etkin bir hareket yapabilirlerdi. Bu tür durumlar henüz doğru dürüst tartışılmadı bile.

“ Gezi “ sürecinin hayata ve doğaya karşı sınırlama, yok etmelere ( Bu da bir sansürdür) karşı oluşan sosyal tavrın doğal bir kollektif hareket olduğunu düşünüyorum.

Meltem Dağcı

Dipnot: Akrostiş Dergisi’nin 7.sayısında yayımlanmıştır.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ