Abuzer GÜLPINAR: “Kitle Şairleri, Felsefi Şiir Ve Toplumsal Şiir Üzerine “

  • 22 Şubat 2019

Şiir öznellik içinde yaratılır. Bu öznellik başka özneler için de anlam ifade ederse ürettikleriniz başka öznelere dokunursa kendiliğinden toplumsallaşır. Ama toplumsal olma kaygısı ile yola çıkılıp öznellik daha baştan öldürülürse ortaya politik bir şiir çıkar. Politik şiirlerin ne kadar sanat olduğu çok tartışmalıdır. Çünkü o şiirlerde sanatsal kaygılardan çok “konu ve konuya bakış açısı” öne çıkar. Sanatın toplumu değiştirmek, toplumun acılarına çare bulmak amacı taşıyan bir etkinlik olduğunu düşünmüyorum. Sanat sadece sorunlara işaret edebilir. Öğüt vermez ve çözüm sunmaz. Çözümlemek felsefenin, çözüm bulmak bilimin, onu uygulamak ise siyasetin işidir. Öğüt veren,  reçete sunan sanat eserlerinden her zaman uzak durdum. Sanatın yaratacağı aydınlanma siyaset üstüdür.Sanat kalıcı olmasını da buna borçludur.

            Bugün toplumsal olduğu söylenen şiirlerin genellikle politik şiirler olduğu söylenebilir. Bu şiirlerde bir dünya görüşünün önerildiği ve hayata ideolojik gözlüklerle bakıldığı kolayca görülebilir. Politik şairlere göre, ortada bir acı varsa bunun nedeni kesinlikle karşı tarafın ideolojisidir ve ancak kendi ideolojisi iktidar olduğunda bu acı bitecektir. Çünkü kendi ideolojisine sonsuzca güvenir,  ideolojisinin tartışılmasına bile izin vermez. Ona göre ideolojisi iktidar olduğunda bir yeryüzü cenneti ortaya çıkacaktır. Oysa hangi türden olursa olsun ideolojik göz her zaman kördür. Acı sadece acıdır ve bu bireysel yaşanır, bireysel ifade edilir. Acı karşısında siyasi-ideolojik bir bakış açısına değil insani bir bakış açısına ihtiyacımız vardır.

            Toplumsal olayım derken politikleşen şairler kadar, şiir ile felsefe yaptığını iddia eden şairlerin durumunu da sorgulamak gerektiğini düşünüyorum. Bugünlerde sık sık duyduğumuz “felsefi şiir” adlandırılması da sorunludur bence. Şiirin felsefeye yakınlığı vardır elbet, ama şiir ile felsefe yapılamaz. Felsefe okumak istediğimde Platon, Descartes, Spinoza, Kant, Nietzsche, Kuçuradi gibi filozofların kitaplarını okurum, şiir okumak aklıma gelmez. Şiire toplumsal, politik, felsefi bir misyon yüklemek şiiri şiir olmaktan uzaklaştırır.Zaten şiirin felsefi bir yönü vardır, doğru; fakat bu anlamda özel olarak benimsenmiş felsefi bir çaba şiiri öldürür. Felsefe yapmak isteyen felsefe kitabı yazabilir, ama şiirle felsefe yapılamayacağını bilmelidir. Felsefi şiir yazmakla övünen şairlerin şiirle felsefe yapmanın bir artı değil, bir kusur olduğunu gözden kaçırdıklarını düşünüyorum. Varsayalım ki bu şairler gerçekten felsefi bir şiir yazıyor. Peki, bunlar felsefenin çözümleyemediği hangi sorunu şiirleriyle çözümlemişlerdir? Felsefeyi yıllardır açmaza sürükleyen felsefi konuların şairlerimiz tarafından bir şiirle çözülüyor olması(!) hız ideolojisine uygun bir örnektir.

            Felsefi şiir ya da toplumsal şiir yazmanın değil,sadece şiiryazmanın önemli olduğunu düşünüyorum. Ben bunu yapmaya çalışıyorum. Şiir yazmak dışında hiçbir iddiam da yok. Şiirin evinden[1] ayrılmamakta da ısrarlıyım. Şiirin evinden bir kez olsun ayrılanın da dönüş yolunu bulabileceğinden emin değilim.

Bazı şairlerin “yaratıcı yazarlık” ya da “okuma atölyeleri” gibi çeşitli adlar altında para karşılığında ders verdiğine tanık oluyoruz.Bu adlar altında yapılan çalışmaların şiir yazmaya ne ölçüde katkısı olabilir acaba? Bu nokta da hayli tartışmalıdır.Üstelik bunu yapanlar kendilerini toplumcu olarak gören şairler. Atölyelerde meta üretilir, para kazanılır. O yüzden şiiri meta olarak görenler atölyelerde şiir öğretir ya da şiir öğretisi satar. Para karşılığında şairlik ya da yazarlık öğretmek toplumculuk mudur? Yazarlık ya da şairlik para ile ders alınarak öğrenilebilecek bir şey midir? Bu atölyelerin edebiyat dünyamıza kazandırdığı bir tane yazar-şair gösterebilir misiniz? Bu noktayı daha fazla irdelemek bizi konudan uzaklaştıracağı için bu sorular üzerine düşünmeyi okuyucuya bırakıyorum.

Birey, birey olmaktan çıkıp “kitle bireyi” olursa kendi kişiliğini kaybeder. Kitle bireyi duygu ve düşüncelerini bağlı olduğu kitleden telkin ve bulaşım (sirayet) sonucu alır. Artık kendisi olmaktan çıkar,telkinle aldığı direktifleri gerçekleştirir. Bağımsızlığını kaybedip bir otomata dönüşür. Freud,  kitle bireylerinde vicdani ve insani sorumluğun giderek azaldığını söyler(2017, s. 30). Bu yüzden kitle bireyi olmuş bir sanatçının“vicdanlı” olabileceğine inanmıyorum. Kitle bireyi olmuş bir sanatçının büyük eserler üretebileceğine de inanmıyorum. Çünkü bağımsızlığını kaybettiği için düşünsel başarısı da azalacaktır. Kitle örgütleri, sanatçının ruhunu öldürüp onu bir otomata dönüştürerek ondan kendi ideolojileri yararına eserler üretmesini beklemektedir. Kitlenin gönlüne göre şiir yazmaya hiç niyetim yok.

           Öznellik özellikle sol kesimde küçük görülmüş, suçlanmıştır. İkinci Yeni şairlerine öznel oldukları ve toplumsal konulara uzak durdukları eleştirisi yöneltilmiştir. Hatta “dönemin baskıcı şartlarından korktukları için” toplumsal konulara uzak durdukları iddia edilmiştir. Oysa İkinci Yeni şairlerinin bize en büyük mirası politik konuların şiirde nasıl işleneceğidir.  Onlar gerek kendilerinden önceki gerekse dönemlerindeki şairler gibi kuru politik şiirler yazmamışlardır. Bu tutum korktuklarından dolayı değil, sanatsal kaygıları şiirin temel meselesi saymalarından kaynaklanmıştır. O dönemde hem sağ hem de sol kesimin ilah olmuş şairleri vardı. Bunlar -iki kesimde de- büyüklüklerini siyasi fikirlerine uygun olarak yazdıkları şiirlerine borçluydular. Okuyucular bu şairleri edebî yollarla değil;oy verdiği partiden, okuduğu siyasi gazete ve dergiden, mahalledeki siyasi abilerden ya da miting alanlarından tanıyordu. Yani genellikle bu şairlerle tanışmak edebî bir zeminde değil, siyasi kanallardan oluyordu. O yüzden bu şairler hem sağda hem solda baştacı edilmiş, yüceltilmiştir. Acaba bu şairlerin şiirleri gerçekten şiir olma niteliğine ne kadar sahiptirler? Onların basit diye küçümsedikleri Garip şiirinden tek farkları politik soslu olmalarıydı. Hiçbir derinlikleri yoktu. Hem sağda hem solda abartılan bu şairlerin isimlerini ısrarla vermemem okuyucunun gözünden kaçmamıştır. Vermiyorum; çünkü benim buradaki amacım isimler değil, şiir olanla şiir olmayanı birbirinden ayırt etmenin önemini belirtmek, kitle şairi olmak ile şair olmak arasındaki farkı vurgulamaktır.Hem sağın hem de solun ilahlaştırdığı kitle şairleri o dönemde politik fikirlerinden ve politik şiirlerinden dolayı ilahlaştılar, ama günümüze politik olmayan şiirleriyle kaldılar. Ve geleceğe kalacaksalar da bunu politik olmayan şiirlerine borçlu olduklarını düşünüyorum.

             İkinci Yeni şairleri şiiri politikadan uzaklaştırmıştır. Evet, toplumsal konuları da işlemişler; ama öznel bir açıdan. Yani olması gerektiği gibi. Korkmamışlardır, hatta o dönemin toplumsal kabul edilen şairlerinin bile kullanmaya cesaret etmediği kelimeleri üstelik politika yapmadan kullanmışlardır. Dileyen Turgut Uyar’ın Yokuş Yola şiirine bakabilir. Artık yazılacak toplumsal şiir İkinci Yeni’nin aşağısında olmamak zorundadır. Seviye çizilmiştir. Ama bu miras kendisinden sonraki kuşakların çoğu şairi tarafından (1970 – 2000 arası)heba edilmiştir. İkinci Yeni’nin çıkmazlarını, yanlışlarını görmüşler; ama ne olumlu taraflarını fark edebilmişler ne de o seviyeyi aşmışlardır.  İkinci Yeni’den sonra gelen şairlerin büyük kısmı bu seviyenin altında ve bağlı oldukları kitlenin gönlüne göre şiirler yazmışlardır.İkinci Yeni’den sonra Yorulan bir şiirin ayak değiştirmesi[2]ancak 2000’li yıllardan sonra olmuştur. Oysa bu değişimin doğal olarak İkinci Yeni’den sonra gelen kuşaklar tarafından gerçekleştirilmesi beklenirdi. Ama bu değişimi 2000’den sonra yazan genç şairlere borçluyuz.

İkinci Yeni’nin eleştirisi çok yapılmıştır. Bu eleştiriler sayesinde İkinci Yeni’nin yanlışları ve çıkmazları ortaya çıkmıştır. Bu da onları takip eden şairlerin işini kolaylaştırdı. Ancak toplumcu gerçekçi şairlerin eleştirisi günümüzde dahi neredeyse hiç yapılmamıştır. Çünkü hiç kimse bu şairlerin geniş siyasi takipçilerini karşısına almak istemiyor. Toplumcu gerçekçi şiirin ilahlarına bugün bile kimse bir şey söyleme cesareti bulamamaktadır. Bu da toplumcu gerçekçi şairlerin şiirlerinin gelişmemesine, basit düzeyde kalmasına neden olmuştur. 1940’lı yıllarda yazılan toplumcu gerçekçi şiirlerin aynısı 1980’de, 1990’da tekrar edilmiştir. Politik okur istiyor diye tekrar 1940’lı yılların şiirine dönemeyiz. Toplumcu gerçekçi şiir temelde ideolojik bir şiirdir. Dünyaya politik gözle baktığı için kendini eleştirmesi, yanlışlarını görmesi de pek mümkün değil.

            Ben toplumcu gerçekçi şairleri ortaokul ve lise yıllarımda okudum, ondan sonra bir daha da elime almadım. Çocukluk yıllarımda şiiri sevmemi sağladılar, ama şiirimin gelişmesine katkıları olmamıştır. Beni etkileyen Cemal Süreya, Turgut Uyar, Ece Ayhan, Edip Cansever gibi İkinci Yeni şairleridir. İkinci Yeni ile şiirlerimde bir akrabalık vardır.

Attilâ İlhan’ı diğer toplumcu gerçekçi şairlerden ayırmak gerekir. O farklı bir şiir yazmıştır ve toplumcu gerçekçi şiire yeni bir soluk getirmiştir. Bizim eleştirdiğimizi o da eleştirmiş, bu konuda çok yazı yazmıştır. “Toplumculukta Siyasal Esnaflık” yazısını örnek olarak verebiliriz. Toplumsal ile siyasalı karıştıranları, partisinin ortaya attığı sloganlardan siyasal metinler çıkaranları, ağalık edebiyatı moda diye ağaya veryansın edip köylüyü melekleştirenleri, toplumcu olmanın şartının proletaryanın gönlünü okşayacak slogan gibi dizeler yazmak oluğunu sananları eleştirir (2002, s. 216-218).

                        Bu kafa, oynak sınıfsallık gerçeğini gündelik politikanın lâf ebelikleriyle karıştıran heveskâr            kafasıdır. Eğer sanatçı nesnel olarak yönetici çevreleri, burjuvaziyi ve kanatlarını, kendi koşulları          içerisinde saptayabilir, saptaması belirli bir zaman ve yerdeki toplumsal gelişmenin verilerine uygun          düşerse, ayrıca işin içine işçi sınıfını, partisini, ya da gündelik politikanın söylevlerini ne diye karıştırmak            gerekli olsun? (2002, s. 218-219)

            Attilâ İlhan, toplumcu gerçekçiliği böyle anlayanların “siyasal esnaflık” yaptığını söylemiştir.Toplumcu gerçekçiliğin nasıl olması gerektiğini ise şöyle anlatır: “Öyleyse, toplumcu sanatçının kompozisyonuna temel oluşturacağı gerçek, yukarıdan evrenseli, aşağıdan bireyseli de içeren toplumsal bir diyalektik süreç olarak düşünülecektir”(2002, s. 218). Bu fikirlere ben de katılıyorum.

           Tarkovski,  filmlerinin toplumcu gerçekçi (sosyalist gerçekçi) olmadığı için Sovyetlerde baskı ve sansüre nasıl uğradığını yazılarında uzun uzun anlatır.Andrey Rublev’de düşmanı güzel ve neşeli gösterdiği için kınanır (2009, s. 35-36). Çünkü onlara göre düşman çirkin olmalıdır. Stalkerfilminin öğrencilerin ahlakını bozacağı için gösterilmemesi emri verilir (2011, s. 278). Otobiyografik başyapıtı Ayna anlaşılmaz bulunarak bazı bölümlerin çıkarılması istenilir (2011, s. 106).El yazısı günlüklerini ülke dışına çıkarmasına izin vermezler (2011, s. 315). Dağıtılan kopyaların azlığı, tanıtım yazılarının yetersizliği, filmlerinin festivallere gönderilmemesi gibi birçok bürokratik ayak oyunlarına ve müdahalelere uğrar.Bu durumdan şöyle yakınır: “Sanat insana ait olduğundan, bu onlar için kötü bir şey, çünkü onların tek amacı yaşayan her şeyi, en ufak insaniyeti, her türlü özgürlük arzusunu ve kasvetli uykumuzdaki herhangi bir sanat oluşumunu ezip geçmek”. Bu yakınışına şunu da ekler: “Bağımsızlığın her türlü belirtisini yok edip insanları hayvan düzeyine indirgemeden içleri rahat etmeyecek”(Tarkovski, 2011, s.61).

            Tarkovski, birey ve toplum ilişkisinin nasıl olması gerektiğini en güzel ifade edenlerdendir. Bu tarif hem sanatçı hem de iyi bir yaşamacı için benim de dileğimdir.

                        Hayatlarımız hep yanlış. Bir bireyin topluma ihtiyacı yoktur, bireye ihtiyacı olan toplumdur.            Toplum bir savunma mekanizması, bir çeşit oto korunmadır. Birey, sürüde yaşayan hayvan gibi değil,                kendi yalnızlığında, doğaya, hayvanlara ve bitkilere yakın, onlarla ilişki halinde yaşamalı (Tarkovski,           2011, s. 155).

            Aynı şekilde “toplumcu olmamak”suçlaması Kieslowski için de yapılmıştır. Onlar toplumun doğru ve yanlışlarıyla ilgilenmemiş, ahlaki yorumlardan kaçınmış, reçeteler sunmamış, olaylara kişisel ve insani bir açıdan bakmışlardır. Büyüklükleri de buradan kaynaklanmaktadır. Kieslowski, tamamen siyasi bir konu olan Fransız devriminin ideallerini (özgürlük, eşitlik, kardeşlik)Üç Renk Üçlemesi’nde (Mavi, Beyaz, Kırmızı) kişisel ve apolitik bir şekilde anlatma ustalığını göstermiştir. Bu ideallerin modern bir dünyada nasıl karşılık bulduğunu toplumsal değil kişisel bir düzlemde ele almıştır (Andrew, 2016, s. 31).İşte zor olan budur. Yani politik bir konuyu bile apolitik bir şekilde anlatma ustalığı. Zamanında toplumcu olmamakla suçlanan bu iki yönetmen bugün sinema sanatının en büyükleri arasındadırlar. Onların sanat zaferinden bugün kimse kuşku duymuyor.

            Başka bir örnek olarak Picasso’nun Guernica’sını anabiliriz. Guernica savaşın acımasızlığıyla özdeşleşmiş, 20. yüzyılın en efsaneleşmiş resmidir. Guernica şehri Naziler tarafından uçaklarla bombalanarak yerle bir edilir. Bir hafta geçmeden Picasso bu resme başlar. Ama resimde kent yoktur, asker yoktur, uçak ve bombalar yoktur. Yani savaşla ilgili bir resim olmasına karşın savaşı hatırlatacak hiçbir şey yoktur. Pek çok solcu resmi belirsiz olmakla suçlamıştır (Berger, 2017, s. 179). Picasso kendi çektiği acıları resmetmiştir çünkü. Atın dili, parçalanan bedenler ile olay karşısında çektiği kişisel acıları anlatmıştır. O yüzden tamamen öznel bir eserdir. Hiçbir toplumcu imge içermez bu resim.  Ama benzer duygular taşıyan birçok insanı etkilediği için toplumsallaşmıştır. Resim savaş öğeleriyle donatılsaydı, bir yerlere mesaj verme kaygısı taşısaydı, bu kadar etkili olamazdı.

            Roboski’de uçakla bombalanarak öldürülen köylüler ile ilgili yazdığım Kar Mevsimi ya da anadili ile ilgili yazdığım Yaza Geç Kalan Bülbül şiirlerim de böyle okunmalıdır. Bunları yazarken halkın çektiği acıları yazmak gibi bir görev hissetmedim. Ya da siyasi bir mesaj vermek gibi bir derdim olmadı. Bir olay karşısında bütün doğru ve yanlışların dışında insani olarak kişisel acılarımı ifade ettim. Bu anlamda hiçbir zaman toplumcu, politik ya da felsefi bir şiir yazmadım. Nezihe Altuğ, Kira Kuşları kitabımla ilgili yazdığı inceleme yazısında şiirlerimde ideolojik bir gözün değil felsefi bir gözün olduğunu belirtir. Felsefi bir gözün nasıl olması gerektiğini ise şöyle belirtir:  “Felsefe, bize, zaten bunun için, yani felsefi bir göz edinmek için gereklidir. Felsefi bilgi üretmek için değil. Felsefi bilgi üretme işi, kuşkusuz şairlerin değil, felsefeciler ile filozofların işi (Altuğ, 2018).

            Bireyselliği küçük görüp toplumculuğu yüceltenlerin psikoloji ve psikanalizi dikkate almadıklarını ya da bilmediklerini düşünüyorum. İçsel hayatı anlatmanın zorluğu, toplumsal olayları anlatmaktan kesinlikle daha zordur.

            Şiir toplumsallığı değil öznelliği yansıtmalıdır. Bu yaratılan öznellik başka kişilerin de öznelliğine mutlaka uyacaktır. Zaten herkesin öznelliğine uymak zorunda da değildir.

           Türkiye’nin yetiştirdiği önemli felsefecilerden olan Sevgi İyi’nin Dünya Sorunları Karşısında Şiir adlı yazısında sorduğu soruları ben de okuyucuya sorarak yazımı bitiriyorum:

                        Şiir böyle bir şey yapabilir mi ya da şiire böyle bir işlev yüklemek ne ölçüde doğru bir iş olur?      Şiire bir işlev yüklemek acaba onu kendinden, özünden uzaklaştırmak, onu o olmaktan çıkarıp yapay      bir hale getirmek olmaz mı? Şiir, felsefe gibi bir şey midir ki ondan da felsefenin yapabileceği ya da         yapabileceği düşünülen bir işi görmesi beklenebilsin? Ayrıca felsefeye bile böyle bir işlevin yüklenmesi           tartışmalı olurken şiir için bunu düşünmek bir ölçüsüzlük ya da şiirin ne olduğunu bilmemenin getirdiği      bir aşırılık olmaz mı acaba? (İyi, 2003, s.4)

KAYNAKÇA

1. Freud, S. (2017). Kitle Psikolojisi. Kâmuran Şipal (Çev.).  İstanbul: Say.

2. İlhan, A. (2002). Hangi Edebiyat. İstanbul:  İş Bankası Kültür.

3. Tarkovski, A. (2009). Şiirsel Sinema.  Ebru Kılıç (Çev.). İstanbul: Agora.

4. Tarkovski, A. (2011). Zaman Zaman İçinde.  Seda Kervanoğlu (Çev.). İstanbul: Agora.

5. Andrew, G. (2016). Üç Renk Üçlemesi.Merve Erol (Çev.) İstanbul: Alfa.

6. Berger, J. (2017). Picasso’nun Başarısı ve Başarısızlığı.Yurdanur Salman ve M. Gürsoy Sökmen (Çev.). İstanbul: Metis.

7. İyi, S. (2004). Dünya Sorunları Karşısında Şiir. Hürriyet Gösteri, 263, 42-43.

8. Altuğ, N. (2018, 16 Mart).Felsefi Şiir Üzerine Bir Yorum Denemesi.Birgün Gazetesi. Erişim adresi: https://www.birgun.net/haber-detay/felsefi-siir-uzerine-bir-yorum-denemesi 208147.html

31 Mart 2018,  Antalya / Kaş


[1] Sevgi İyi

[2] Ece Ayhan

Not: Yazının PDF dosyası aşağıda verilmiştir.

Reklam
ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ